text stringlengths 21 17k | label stringclasses 187 values |
|---|---|
Son yılllarda geliştirilen yeni üretim teknolojisi kuru dekorasyon, seramik yer ve duvar karolarının, özellikle de porselen karoların daha iyi teknik ve estetik özellikte üretilmesini sağlamıştır. Kuru dekorasyon yarı mamul halindeki motifin preslenmeye hazır bir ya da birden fazla toz tabakası ile ya da daha önceden preslenmiş altlık üzerine uygulanması ile oluşturulmaktadır. Yarı mamul ürünler farklı sistemler ile öğütülüp elenerek uygun tane boyut dağılımına ayarlanan ve toz sır, grit, granül olarak isimlendirilen fritler olup, kompozisyonlarına bağlı olarak karo pişirimi esnasında ısıl işlem ile birlikte kristallenme eğilimindedirler. Devitrifikasyonla oluşan kristaller ve artık camsı faz, sertliği ve mekanik mukavemeti yüksek cam-seramik kompozit yapıyı oluştururlar. Bu kristallerin görünümü karonun mermer, granit, taş gibi doğal ürünlerden ayırt edilemeyecek estetik ve teknik özellikler kazanmasını sağlar. Bu çalışmada, daha önce üretilen malzemelerin kompozisyonlarına bakılarak yeni kompozisyonlar dizayn edilmiş ve mat-transparan ve mat-opak görünüm sergileyen yarı mamul ürünler üretilerek karakterizasyonları yapılmıştır. Maliyetler geliştirilen mat-transparan ürün ile % 79, mat-opak ürün ile % 87 oranında azaltılmıştır. | Seramik Mühendisliği |
Bu çalışmada; alüminyum levhaların yüzeye dik gelen yüksek hızlı çarpma dayanımlarına, mermi hızı, levha kalınlığı gibi girdilerle birlikte, çeşitli performans artırıcı yöntemlerin (yüzey kaplama, destek katmanı eklenmesi) etkileri deneysel ve sayısal olarak incelenmiştir. Levhaların balistik dayanımlarına kaplama uygulamalarının etkilerinin belirlenmesi amacıyla atışlar hem kaplamasız, hem de farklı kaplama çeşitleri kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Kaplamanın uygulandığı levhaların çarpma dayanımlarında belirgin artışlar gözlenmiştir. Destek katmanı eklenmiş levhalarla gerçekleştirilen atışların sonucunda, kaplama uygulanmış levhalara yakın balistik dayanım belirlenmiştir. 7075 alaşımı levhalar, polietilen destek katmanlı olarak üç farklı tasarım koşulunda test edilmişlerdir. Alüminyum-polietilen katman sıralaması ile yapılan atışlarda, mermi polietilen levha tarafından tutulmuştur. Modelleme için MSC PATRAN ve çözüm için MSC DYTRAN ticari sonlu elemanlar yazılımları kullanılarak sayısal çözümler gerçekleştirilmiştir. 6.35 mm kalınlığındaki AA 2024 T351 levhalara yapılan çeşitli hızlarda atışlar üzerine kurulan modelde, levhada oluşan çökme ve şişme değerleri açısından deneysel sonuçlara yakın ve uyumlu sonuçlar elde edilmiştir. | Savunma ve Savunma Teknolojileri |
ÖZETBİLGİSAYAR AĞ YAPILARINDA EN İYİLEME YÖNTEMLERİBu çalışmada önce bilgisayar ağları hakkında temel ilke ve kavramlar gözdengeçirilmiş, bu kapsamda ağ çeşitleri, ağ topolojileri, ağlar arası aygıtlar hakkında bilgiverilmiştir. Daha sonra bilgisayar ağlarında yönlendirme konusu ele alınmış,yönlendirme yöntemleri, yönlendirme algoritmaları, yönlendirme protokollerianlatılmıştır.Çalışmanın sonraki kısmında ise, bir bilgisayar ağı kurulacağı zaman bilgisayar ağlarıarasında paketlerin yönlendirilmesini sağlayan yönlendiricilerin en iyi şekilde ağda nasılyerleştirilmesi gerektiği incelenmiştir. Bilgisayar ağ yapılarında en iyileleme yöntemleriolarak kullanılan algoritmalar gözden geçirilmiş ve uygulama olarak da kullanılanGenetik Algoritma hakkında genel bir bilgi verilip, bu çalışmada nasıl ve nedenkullanıldığı açıklanmıştır. Genetik Algoritma Matlab ortamında yazılmış olup, yüksekdeğerler için bu algoritmanın çok iyi sonuçlar verdiği görülmüştür.En son bölümde yapılan çalışma ile ilgili bir değerlendirme bulunmaktadır. | Elektrik ve Elektronik Mühendisliği |
Amaç: Bu çalışma, ebe gözetiminde gebelerin yaptığı I. ve II. Leopold manevralarının gebelik distresine ve annelik rolü algısına etkisinin incelenmesi amacıyla yapılmıştır.
Materyal ve Metot: Bu araştırma Randomize kontrollü deneysel olarak 28.07.2023-30.01.2024 tarihleri arasında yapılmıştır. Araştırmanın evrenini, Sağlık Bakanlığı Muş İl Sağlık Müdürlüğüne bağlı Hasköy Aile Sağlığı Merkezinde 28.07.2023-30.01.2024 tarihleri arasında araştırmaya katılma kriteri taşıyan gebeler oluşturmaktadır. Araştırma, randomize edilen 60 kontrol, 60 deney olmak üzere 120 gebeyle tamamlanmıştır. Araştırma verileri toplanırken "Kişisel Tanıtıcı Bilgi Formu", "Tilburg Gebelikte Distres Ölçeği" ve "Anlamsal Farklılık Ölçeği- Anne Olarak Ben" kullanılarak toplanmıştır. Verilerin istatistiksel analizi SPSS programı ile değerlendirilmiş olup analizinde veriler, yüzdelikler, ortalama, ki kare testi, bağımsız gruplarda t testi, bağımlı gruplarda t testi, Mann Whitney U, lojistik regresyon, ki kare ve Wilcoxon testleri, kullanılmıştır.
Bulgular: Gebelerin gebelik distreslerini değerlendirmek için yapılan gruplar arası karşılaştırmada deney grubundaki gebelerin genel TPDS puan ortalaması 12,62±5.62, kontrol grubunda 27.93±5.32'dir. Grupların TPDS puan ortalamaları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.05). Grupların AOBÖ toplam ölçek puan ortalamalarına bakıldığında ön-testte anlamlı fark bulunmazken son test ölçümleri arasındaki fark anlamlı bulunmuştur (p<0.05).
Sonuç: Ebe gözetiminde gebelerin yaptığı I. ve II. Leopold manevralarının gebelerde gebelik distresini azalttığı ve annelik rolü algısını arttırdığı belirlenmiştir. | Ebelik |
Kıkırdak, eklemi oluşturan kemiklerin uçlarını saran ve kemiklerin birbirleri üzerinde kaymalarını sağlayan yumuşak, parlak, mavimsi beyaz renkte ve kaygan bir dokudur. Yaşlanma, kaza ve yaralanmalar, geçirilmiş iltihabi veya romatizmal hastalıklar, doğuştan gelen eklem düzensizlikleri, eklem kıkırdaklarında dejenerasyona, kıkırdağın sıvı kaybetmesine ve incelmesine neden olabilir. Böylece eklemi oluşturan kemikler arasındaki mesafe de kısalır.
Bu çalışmada girişimsel olmayan bir yöntem olarak insan dizindeki patella kemiği üzerinden kas yorgunluğuna bağlı oluşan titreşimleri kaydederek analiz yapmak böylece bu titreşimlerin özelliklerinden faydalanarak eklem kıkırdak kalınlığının tespit edilip edilemeyeceğini belirlemeye çalışmak amaçlanmıştır. Bu amaçla piezoelektrik titreşim transdüseri, transdüsere uygun bir yükselteç ile kayıt almak ve analiz yapabilmek amacıyla bir bilgisayar ve bu amaçla hazırlanacak olan özel bir yazılımdan faydalanıldı. Ayrıca titreşimleri oluşturacak kas kasılmaları ve titreşim kayıtları ile eş zamanlı olarak yüzeyel elektromiyografi de kaydedildi. Ön denemeleri yapılan bu yeni yöntemin başarılı olması durumunda birkaç dakika içinde diz eklemi kıkırdağının durumu hakkında hekimin bilgi sahibi olma imkânı olabilecektir.
Anahtar sözcükler: Diz eklemi kıkırdak titreşimi, titreşim dalgalarının analizi, DASYLAB, piezoelektrik transdüser. | Biyofizik |
Bu çalışma, Türkiye Zeytinyağı sektörünün uluslararası rekabet gücünün analiz edilmesi amacıyla yapılmıştır. Üç bölümden oluşan çalışmanın ilk bölümünde araştırmanın küreselleşme bağlamında dünya tarım ve gıda sektörünün genel görünümü açıklanmıştır. İkinci bölümde, zeytinyağı sektörü detaylı analize konu edilmiştir. Üçüncü bölümde ise rekabet kavramı, rekabet gücü tanımları yapıldıktan sonra zeytinyağı sektörünün uluslararası rekabet gücü detaylı analiz edilmek üzere araştırma kapsamında ele alınan endeksler ile açıklanmaya çalışılmıştır. Zeytinyağı ihracat yoğunluğumuza göre belirlenen hedef pazarlarda, rakip ülkeler tespit edilmiş ve bu ülkeler karşısında Türkiye'nin rekabet avantajı hesaplanmıştır. Elde edilen bulgular doğrultusunda sonuç bölümünde zeytinyağı sektörünün geleceğine yönelik politika tedbirleri önerilmiştir. | Ekonomi |
Gayrimenkul, dünyanın hemen her yerinde uzun vadede değerini koruyan ve getiri özelliğine sahip bir yatırım aracı olarak görülmektedir. Gayrimenkul yatırımları, gelişmiş ülkelerde sermaye piyasası araçlarıyla sağlanabilirken, finansal piyasaların gelişmediği, finansman yöntemlerinin sürdürülebilir olmadığı ülkelerde doğrudan yatırım şeklinde gerçekleştirilmektedir. Gayrimenkul projeleri ve kentsel dönüşüm projelerinin gerçekleştirilmesinde en önemli sorun ise kaynak yetersizliği olmaktadır. İnşaat ve gayrimenkul sektörünün ekonomik büyümeye katkısı da dikkate alındığında, yüksek sermaye gerektiren gayrimenkul yatırımlarında uzun vadeli ve düşük maliyetli finansman modellerinin geliştirilmesi, ülke ekonomileri için zorunlu hale gelmektedir.
Çalışmanın konusunu, Türkiye'de sermaye piyasalarının gelişmesiyle birlikte gayrimenkul yatırımları ve kentsel dönüşüm projelerinin uygulanmasında yeni bir finansman modeli olarak sunulan gayrimenkul sertifikaları oluşturmaktadır. TOKİ öncülüğünde Park Mavera III Projesi üzerinden uygulama alanı bulan model, hem bir finansman yöntemi, hem de yatırımcılar açısından alternatif bir sermaye piyasası aracı olarak incelenmiştir. Çalışmada, modelin yasal çerçevesi ve işleyişi, olumlu yanları ve riskleri ortaya konulmuş, proje üzerinden ihraç ve uygulama süreci değerlendirilmiştir. Gayrimenkul sertifikası getirisi, seçilen farklı yatırım araçlarıyla dönemsel karşılaştırmalar yapılmak suretiyle incelenmiş ve yatırımcının bu süre içindeki durumu değerlendirilmiştir. Ayrıca üç temel değerleme yaklaşımı kullanılarak alternatif bir proje değerlemesi yapılmış ve bu uygulamada ihraç fiyatının yüksek belirlendiği sonucuna ulaşılmıştır. Çalışma sonuçlarına göre ihraç fiyatının yüksek belirlenmesi ve yeterli tanıtımın yapılmamasının, gayrimenkul sertifikasına olan talebin düşük olmasına neden olduğu ve bu durumun ikincil piyasayı da olumsuz etkilediği saptanmıştır. Sonuç olarak gayrimenkul sertifikaları hem proje geliştirici, hem finansman sağlayan yatırımcı, hem de sermaye piyasası yapıcılarını ilgilendiren çok yönlü bir uygulama olduğundan, her safhasında gayrimenkul geliştirme ve yönetimi uzmanlarının istihdamının gerekliliği ön plana çıkmaktadır. | Maliye |
Amaç: Hepatit A, günümüzde aşı ile önlenebilen hastalıklardan biridir. Kronik Hepatit B ise aşı ile önlenebilir olmasına rağmen, ülkemiz için hala önemli bir sağlık problemidir. Akut hepatit A ve hepatit C hastalığı, herhangi bir kronik karaciğer hastalığı olan bireylerde (örn. kronik hepatit B) ve ileri yaşlarda daha ciddi ve komplikasyonla seyretmekte, hatta fulminan karaciğer yetmezliğine neden olabilmektedir. Bu nedenle kronik karaciğer hastalığı olan bireylere önceden kazanılmış bağışıklık yoksa (Anti-HAV IgG ve Anti-HBs negatif iseler) hepatit A ve hepatit B aşısı önerilir. Bu çalışmada, İstanbul ili ve çevresinde HBV ile enfekte bireylerde yaş gruplarına göre HAV seropozitifliği, hepatit A aşılaması gereksinimi ve eş zamanlı HCV enfeksiyonu oranlarının saptanması amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Ocak 2014-Haziran 2019 tarihleri arasında Enfeksiyon Hastalıkları Polikinliğimize başvuran ve yaşı 16'nın üzerinde olan 1570 kronik hepatit B hastası retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaşı, cinsiyeti, serum HBV DNA düzeyi, HBsAg, Anti-HBe, HBeAg, Anti-HCV, HCV RNA, Anti-HAV IgG ve Anti-HIV sonuçları kaydedildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların verileri hastane bilgi işletim sisteminden toplandı. Normal dağılım gösteren nicel değişkenlerin iki grup arası karşılaştırmalarında Student t testi kullanıldı. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında ise Pearson Ki-Kare testi ve Fisher's Exact test kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık p<0,05 olarak kabul edildi.
Bulgular: Kronik hepatit B hastalarında serum anti-HAV IgG pozitif saptanan olguların yaşları negatif saptananlardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p=0,001; p<0,01). Serum anti-HAV IgG pozitifliği oranı 16-25 ve 26-35 yaş aralığında diğer yaş gruplarına göre daha düşük oranda, sırasıyla % 69,2 ve % 74,9 olarak saptandı. Cinsiyete göre anti-HAV IgG pozitifliğinin istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermediği belirlendi. Anti-HAV IgG ile HBeAg arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. HBeAg negatif olan grupta anti-HAV IgG %93,3 oranında pozitif, HBeAg pozitif olan grupta ise %76,7 oranında pozitif bulundu. Hastalarımızda eş zamanlı anti-HCV ve HCV RNA pozitifliği oranı %0,3 saptandı.
Sonuç: HAV epidemiyolojisinde görülen enfeksiyonun ileri yaşa "kayma paterni", çalışmamızdaki kronik hepatit B hastalığı olan kişilerde de saptanmıştır. Çalışmamızın anti-HAV IgG seroprevalans oranına göre 35 yaş üstü kronik hepatit B enfeksiyonu olan kişilere seçici aşılama, 35 yaş ve altındaki kişilere ise evrensel aşılama yapılması önerilebilir. Ülkemizdeki HBV ile ilişkili kronik karaciğer hastalığı olan kişilere uygun aşılama stratejisini oluşturmak için çalışmamız veri sunarak ülkemizin aşılama stratejisine katkı sağlayabilir. Çalışmamız HBeAg pozitif kronik HBV enfeksiyonu veya hepatiti olan kişilerde HAV ile karşılaşmama ihtimalinin yüksek olduğunu ve anti HAV IgG taramasının mutlaka yapılması gerektiğini göstermektedir. Çalışmamızda kronik hepatit B hastalarında anti-HCV ve HCV RNA pozitifliği %0,3 olarak diğer çalışmalara göre daha düşük oranda saptanmıştır. | Klinik Bakteriyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları |
Anahtar Kelimeler: Delphi, Adım Motoru, Paralel Port, Optik Algılama Bu çalışmada, serbest düşme deneyinin gerçekleştirilmesinde kullanılan bir bilgisayar kontrollü sistemin yapısı yazılım ve donanım olarak gerçekleştirilmiştir. Deney sistemi, DELPHI görsel programlama dili ile yazılmış kullanıcı ara yüzü ve bunun kontrolünde çalışan atış düzeneği içermektedir. Serbest düşme deneyinin gerçekleştirildiği atış düzeneğinin yapısı atışlarda kullanılan bilyeyi taşıyan elektromıknatıs, yükseklik seviyesini ayarlayan adım motoru ve bilyeyi düşme noktasında algılayan optik sistemden oluşmuştur. Kullanıcı ara yüzünden girilen atış yüksekliklerine göre, atış düzeneği kontrol edilerek, her bir yükseklik için tekrar sayısınca atışlar gerçekleştirilerek sonuçlar kaydedilebilmektedir. Aynı zamanda elde edilen sonuçlar listelenebilmekte veya grafiksel olarak sunulabilmektedir. | Teknik Eğitim |
ÖZET VAN GÖLÜ KUZEYİNDE YÜZEYLEYEN ADİLCEVAZ KİBEÇTAŞININ MİKROFASİYESLERİ YEŞİLOVA, Çetin Yüksek Lisans Tezi, Jeoloji Mühendisliği Anabilim Dalı Tez Danışmam: Yrd. Doç. Dr. Türker YAKUPOĞLU Aralık 2004, 79 sayfa Bu yüksek lisans tez çalışması, Van Gölü kuzeyinde yüzeyleyen Alt Miyosen (Burdigaliyen) zaman aralığında çökelmiş olan Adilcevaz kireçtaşının fasiyes analizi ile ilgilidir. Tezin amacı arazi gözlemleri, petrografik ve paleontolojik incelemeler kapsamında, Adilcevaz kireçtaşınının fasiyeslerini ve çökelme ortamalarmı belirleyerek çalışma alarmım paleocoğrafik evrimine katkı koymaktır. Çalışma alanındaki birimler, yaşlıdan gence doğru; Üst Kretase yaşlı Ahlat- Adilcevaz Kompleksi, Eosen-Oligosen yaşlı Ahlat konglomerası, Alt Miyosen yaşlı Adilcevaz kireçtaşı, Orta-Üst Miyosen yaşlı Aktaş konglomerası ve bu konglomeralar ile yanal-düşey geçişli olan Develik formasyonu, Pliyosen yaşlı Çukurlarla kireçtaşı, Üst Pliyosen-Pleyistosen yaşlı traverten ve alüvyon ile aynı yaş aralığına sahip volkanitler ve Pleyistosen-Holosen yaşlı gölsel ve alüvyal çökeller ile karakterize edilen Van Gölü Formasyonundan oluşmaktadır. Arazi çalışmaları sırasında Adilcevaz kireçtaşmdan 12 ölçülü stratigrafik kesit ölçülmüş ve toplam 210 örneğin ince kesiti yapılmıştır. Yapılan ince kesitlerin petrografik ve paleontolojik incelenmeleri sonucu bu kireçtaşmda altı mikrofasiyes ayırt edilmiştir. Bu fasiyesler şunlardır, 1. Kırmızı algli, iri bentonik foraminiferli vaketaşı-istiftaşı fasiyesi 2. Kırmızı algli, Lepidocyclina 1ı vaketası fasiyesi. 3. Kırmızı algli, Bryozoa'lı bağlamtaşı fasiyesi. 4. Kırmızı algli, Mercan'h bağlamtaşı fasiyesi. 5. Kırmızı algli, iri bentonik foraminiferli kireç çakılı taşı fasiyesi. 6. Globigerinoidaelı vaketaşı-istiftaşı fasiyesi. Bu fasiyesler Adilcevaz kireçtaşının, kırmızı alglerin egemen olarak yayüım gösterdiği Burdigaliyen yaşlı bir karbonat şelfinde geliştiğini göstermektedir. Arazi gözlemleri ve fasiyes incelemelerindeki bulgular, Adilcevaz kireçtaşının gelişimi sırasında mercan resiflerinin gelişimine ilişkin yeterli ekolojik koşulların yörede bulunmadığını da ortaya koymakladır. | Jeoloji Mühendisliği |
Bu çalışma, giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın giriş bölümünde Mısır'da edebiyatın bir türü olan romanın gelişim seyri ve bazı yazarların hayatı hakkında kısaca bilgi verilmiştir.
Çalışmanın birinci bölümünde, 'Âişe 'Abdurrahmân'ın hayatı hakkında bilgi verilmiş, ikinci bölümünde ise iki hikâyeden oluşan eseri incelenmiştir.
Vekûdu'l-Ğadab adlı eserin birinci hikâyesi; üvey annenin baskısı nedeniyle babasının hizmetçi olarak bir çiftliğe götürüp terk ettiği cahil ve körpe bir kızın çiftliğin hovarda genç sahibiyle yaşadığı gayr-i meşru hayat neticesinde başına gelen dramatik olayları konu almaktadır.
Eserin ikinci hikâyesi ise, keşfi Mısır'da ve yurtdışında geniş yankı uyandıran yirmi birinci firavun ailesinin birinci kralı Psusennes'in mezarını keşfeden arkeoloji Profesörü Monté'nin, Mısır'ın tarihi mekânı El-Uksur'a ziyarete gelen 'Âişe 'Abdurrahmân ve arkadaşına kazı süreci ve sonrası ile ilgili yaşadığı esrarengiz olayları konu edinir. | Doğu Dilleri ve Edebiyatı |
Bu çalışmada nonsteroidal antiinflamatuvar ilaçlardan karprofenin keçilere ağız, damariçi ve derialtı yol ile uygulanmasını takiben farmakokinetik parametrelerinin belirlenmesi ve karşılaştırılması amaçlanmıştır.
Çalışmada deneme hayvan materyali olarak canlı ağırlıkları 33-38 kg, yaşları 12-14 aylık toplam 15 baş sağlıklı Alphin ırkı keçi kullanıldı. Keçiler ortalama canlı ağırlıkları dengeli olacak şekilde her biri 5 hayvan içeren ağız (Grup I), damar içi (Grup II) ve deri altı (Grup III) olmak üzere üç guruba ayrılarak ayrı bölmelere konuldu. Hayvanlara 1,4 mg/kg dozda karprofen ağız, damariçi ve derialtı yolla uygulandı. İlaç uygulanmadan önce ve ilaç uygulamasını takiben 2. dk ile 120. saatler arasında Vena jugularis'ten kan örnekleri (5 ml) heparinli tüplere alındı. Alınan örneklerde karprofen miktarı yüksek basınçlı sıvı kromatografisi ile belirlendi.
Çalışma süresince ilaç kaynaklı hayvanlarda herhangi bir yan etki gözlenmedi. Uygulama sonrası 120. saate kadar plazmada ilaç tespit edildi. İlacın doruk plazma yoğunluğu damariçi uygulamada (11,92±0,76 µg/ml) derialtı (4,11±1,51 µg/ml) ve ağız yolu ile uygulamaya göre (3,71±0,26 µg/ml) istatiksel olarak daha yüksek bulundu. Doruk plazma yoğunluğuna ulaşma zamanının ise derialtı uygulamada (5,00±2,45 saat), ağız yolu ile uygulamaya göre (7,00±1,22 saat) daha kısa olduğu tespit edildi. Yarılanma ömrü ağız yolu ile uygulamada (27,43±1,78 saat), deri altı (33,93±7,48 saat) ve damariçi yol (30,99±2,00 saat) ile uygulamaya göre istatiksel olarak daha kısa bulundu. Ortalama kalış süresi damar içi uygulamada (34,54±1,35 saat) ağız (37,09±3,85 saat) ve deri altı (39,71±1.34) uygulamaya göre istatiksel olarak daha kısa tespit edildi.
Sonuç olarak bu çalışmada keçilerde farklı yollarla uygulanan karprofenin biyoyararlanımı deri altı yol ile uygulamada daha yüksek tespit edildi. İlaçla en kısa sürede en yüksek plazma yoğunluğu elde edilmek isteniyorsa damar içi, derialtı ve ağız yolu sıralamasına göre uygun olan tercih edilebilir. | Eczacılık ve Farmakoloji |
İnsanların belirli amaçlar doğrultusunda yapmış oldukları seyahatler sonucu meydana gelen konaklama tesisleri, günümüze kadar gelişimini sürdürmüştür. Sayılarının artması ve mekânsal faklılıklarının ortaya çıkmasıyla birlikte bu tesisler kendi aralarında sınıflandırılmıştır. Butik oteller de bu konaklama tesis türlerinden bir tanesidir. Turizm açısından önemli bir yere sahip olduğu ve butik otel sayısının her geçen gün arttığı Ege Adaları çalışma alanı olarak belirlenmiştir.
Bu bağlamda"Türkiye'deki Ege Adalarında Butik Otellerin Yatak Odalarının İç Mekân Özellikleri Üzerine Bir İnceleme" adlı bu çalışmada butik otel kavramının en önemli bileşenlerinden biri olan yatak odalarına ilişkin mekânsal incelemeler Gökçeada, Bozcaada ve Cunda Adası özelinde ele alınmıştır. Yatak odalarının iç mekânözelliklerinin yanı sıra Türkiye'de otel kavramının ve butik otel kavramının gelişimi de incelenmiştir. Literatür taramasında butik otele ve mekânsal özelliklerine ilişkin farklılıklar olduğu ve söz konusu tanımların güncelliğini yitirdiği saptanmıştır. Bu nedenle, butik otele, mekânsal özellerine ve özellikle yatak odalarının bileşenlerine ilişkin yeni ve güncel bir butik otel tanımı geliştirilmiştir. Bu tanımlama doğrultusunda belirlenen butik oteller de, yatak odaları özelinde irdelenmiştir.
Butik otel yatak odaları yatma bölümü, çalışma bölümü, giriş bölümü, depolama bölümü, yıkanma ve temizlenme bölümü olarak mekânsalbileşenlerine ayrılmış ve bu bileşenler yerleşim düzeni, malzeme, aydınlatma, mobilya, form, boyut vb. ayrıntılarıyla ele alınmıştır. | Tarih |
Araştırmanın amacları, özel gereksinimi olan çocukların karşılanmamış sağlık, eğitim, rehabilitasyon, sosyal yardım ve destek hizmeti gereksinimlerinin saptanması ve ülkemizde çocukların hak ve hizmetlere erişimini sağlamak için geliştirilen Çocuklar için Özel Gereksinim Raporu (ÇÖZGER) Yönetmeliği ile, yürürlükte olan Engelli Sağlık Kurulu Raporu-(ESKR) Yönetmeliği'nin çocukların hak ve hizmetlere erişimini sağlamaları açısından karşılaştırılmasıdır.
Kesitsel desenle yapılan araştırmanın örneklemini, Ankara Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Hematoloji Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne, ESKR çıkarılması için başvuran, 0-18 yaş aralığında olan ve örnekleme giriş kriterlerini karşılayan çocuklar ve aileleri oluşturmaktadır. Hastanede çıkarılan geçerli, gerçek ESKR (H-ESKR) ile hipotetik olarak bu araştırma kapsamında bütüncül kapsamlı bir değerlendirme sonucunda "Gelişimsel Pediatri Kurulu"nda oluşturulan ESKR (G-ESKR) ve yine hipotetik olarak düzenlenen ÇÖZGER çocukların hizmet gereksinimlerini sağlaması bakımından karşılaştırılmıştır. ÇÖZGER ile ulaşılan hizmet gereksinimleri, ayrıca alandaki uzman akademisyenlerden oluşan ÇÖZGER Çalıştayı'nda öngörülen ÇÖZGER Ek-2 Kılavuzu (Ç-ÇÖZGER) ile ilgili Bakanlıkların bazı ek düzenlemeleri sonucunda öngörülen ÇÖZGER Ek-2 Kılavuzu (B-ÇÖZGER) kapsamında ayrı ayrı değerlendirilmiştir.
Araştırmanın yapıldığı tarihlerde, Hastane'ye ESKR için başvuran 1940 çocuğun 597'si (%31) gelişimsel pediatri polikliniğine yönlendirilmiş, örnekleme giriş koşullarını sağlayan 119 (%6) çocuk araştırmaya alınmıştır. Örneklemin % 67'si erkektir, annelerin %61'inin, babaların ise %40'ının eğitim düzeyi ilkokul mezunu ya da daha düşük düzeydedir.
Örneklemin tümünün gereksinimi olan sağlık, eğitim, sosyal yardım ve destek hizmetinin karşılanmama yüzdeleri sırasıyla %100, %81, %100; %44'ünün gereksinimi olan rehabilitasyon hizmetinin karşılanmama yüzdesi ise %81 olarak saptanmıştır. ÇÖZGER ile eğitim hizmetleri ile özel tüketim vergisi indirimi ve evde bakım parası gibi yardım hizmetlerinde, G-ESKR'ye kıyasla hak kaybı olmadığı, tersine çocukların ÇÖZGER ile bu hizmetlerden daha fazla yararlanabileceği gösterilmiştir. Engelli kimlik kartı, vergi indirimi ve engelli aylığı hizmetlerinde ise Ç-ÇÖZGER Ek-2 Kılavuzu kullanıldığında, hizmetlere ulaşmanın ESKR'ye benzer olduğu; B-ÇÖZGER EK-2 Kılavuzu kullanıldığında ise ESKR'ye kıyasla bu hizmetlere ulaşmada hak kaybı olduğu saptanmıştır.
Bu araştırma; özel gereksinimi olan çocukların sağlık, eğitim, rehabilitasyon, sosyal yardım ve destek hizmetleri açısından çok yüksek oranda karşılanmamış hizmet gereksinimi olduğunu göstermektedir. Hizmetlerin karşılanmama nedenlerinden biri olan yürürlükteki ESKR Yönetmeliğinin yerini alması önerilen ÇÖZGER Yönetmeliği ile hizmetlerin karşılanma durumu ve çocukların gereksinimi olan hizmetlere erişiminin artacağı görülmektedir. | Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları |
Giriş ve Amaç: Primer trombositopenik purpura (İTP) hem çocukları hem de yetişkinleri etkileyen otoantikor aracılı en sık görülen hemostaz bozukluklarından biridir. Kortikosteroidler ve IVIG, akut İTP için ilk basamak tedavilerdir. ITP için ikinci basamak tedaviler splenektomi, rituksimab, trombopoietin reseptör agonistleri, yüksek doz kortikosteroidler ve immünosupresörleri içerir. Çalışmamızda amaç son 5 yılda tedavi gören İTP hastalarının tedavi öncesi ve sonrası hemogram verilerini karşılaştırarak tedavi yöntemleri sonrası görülebilecek anlamlı değişiklikleri değerlendirmek,trombosit indekslerinin relaps ile ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızda tedavi ve takibi Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Hematoloji Bilim Dalı tarafından yapılan 71 hastanın demografik bilgileri, tedavi endikasyonları, uygulanan tedaviler ve tedavi yanıtları, tedavi öncesi ve sonrası hemogram verileri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastaların tedavi öncesi ve sonrası hemogram verileri Wilcoxon rank-sum testleri kullanılarak karşılaştırıldı. Bulgular: 71 hastanın 26'sı erkek(% 36,6) ,45 'i kadın(% 63,4) idi. Hastaların teşhis anında ortanca tanı yaşı 34 (18-77) idi. Steroid alan 34(%47.8) hasta saptanmıştır. Hastaların hemoglobin , hematokrit , MCV ,RDW, nötrofil ,lenfosit , lökosit ,trombosit ve PCT değerlerinde anlamlı bir artış görülmüştür(p<0.05). Eozinofil değerlerinde anlamlı bir azalma görülmüştür(p=0,015). Steroid+IVIG alan 41(%57,7) hasta saptanmıştır. Hastaların RDW, nötrofil, lökosit , trombosit ve PCT değerlerinde anlamlı artış saptanmıştır(p<0.05). Eozinofil değerlerinde anlamlı bir azalma saptanmıştır(p=0,001). Splenektomi olan 42 hasta(%59,2) saptanmıştır. Hastaların MCV, RDW, nötrofil, lenfosit, lökosit ,trombosit ve PCT değerlerinde anlamlı bir artış saptanmıştır(p<0,05). Bazofil, eozinofil ve MPV değerlerinde anlamlı bir düşüş saptanmıştır(p<0,05). Eltrombopag alan 6(%8,4) hasta saptanmıştır. Hastaların nötrofil, trombosit ve PCT değerlerinde anlamlı artış olduğu görülmüştür(p<0.05). İmmun trombositopenide nüksün MPV, PDW ve PCT ile olan ile olan ilişkisine bakıldı. İlk relapsta ve ikinci relapsta PCT'de anlamlı bir düşüş görüldü(p<0,05). Sonuçlar: Hastaların tedavi öncesi ve sonrası hemogram verileri karşılaştırıldığında literatüre uygun değişikler gözlenmiştir. Çalışmamız İTP hastalarında hemogram verilerinin genel olarak karşılaştırıldığı tek çalışma olduğu sanılmaktadır. Çalışmamızda PCT değeri ile relaps arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. | Hematoloji |
Çağımızın yüzleştiği sorunların en önde geleni şüphesiz ki küresel ısınma ve beraberinde getirdiği iklim değişikliğidir. İklim değişikliğinin, iklim modellerini değiştireceği ve aşırı hava olaylarının sıklığını artıracağı tahmin edildiğinden, dünyanın karşı karşıya olduğu en önemli sorunlardan biridir. Bu değişikliğin; iklim kuşaklarının yer değiştirmesi, kara ve deniz buzullarının erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi, şiddetli hava olaylarının yaşanması, taşkın ve sellerin kuvvetli etkilerinin daha sık görülmesi, kuraklık ve çölleşme gibi insan yaşamını doğrudan veya dolaylı olarak etkileyebilecek olumsuz sonuçlara yol açtığı aşikârdır.
Kuraklık ise karmaşık yapısı nedeniyle diğer afetlere göre anlaşılması güç bir afettir. Başlangıç ve bitişi, etki süresi, şiddeti gibi niteliklerini tespit etmek zordur. Diğer yandan, geçmişte yaşanan kuraklık olaylarının tespit edilmesi ve takibinin yapılması, gelecekte ortaya çıkabilecek olası risklerin önceden kestiriminin yapılması, bu doğrultuda erken uyarı sistemlerinin oluşturulması ve kuraklıkla mücadele planlanması kapsamında gerekli tedbirlerin alınması bakımından oldukça önemlidir.
Geleneksel kuraklık izleme ve değerlendirme yöntemleri genellikle sürekli olmayan istasyon bazlı meteorolojik verilere dayanmakta iken, uzaktan algılama teknolojisi ve yöntemleri sağladığı sinoptik görüşle, hızlı bilgi üretme imkânı ve mekânsal olarak sürekli bilgi sunması bakımından bu tür çalışmalar için güçlü bir alternatiftir.
Uzaktan algılama verilerinin meteorolojik verilere göre gözlem kapsamı, doğrudan görüntüleme ve meteorolojik olmayan faktörlerin etkilerini yakalama yeteneği gibi bazı avantajları vardır. Bu anlamda, uydulardan elde edilen yüksek mekânsal ve zamansal çözünürlüklü veri setleri, meteorolojik istasyonların bulunmadığı veya dağılımının seyrek olduğu alanlarda bile kuraklığın değerlendirilmesi amacıyla yapılan çalışmalar için önemli bir kaynak oluşturmaktadır.
Bu tez çalışmasının öncelikli amacı; neredeyse gerçek zamanlı, çoğunlukla ücretsiz veya çok ekonomik uydu verilerinin kuraklık olaylarını izleme ve öngörme çalışmalarında kullanılabilirliğini araştırmak, uzaktan algılama yöntemlerinin sunduğu olanaklarla Türkiyedeki geleneksel kuraklık izleme yöntemleri için destekleyici ve gerekli bir unsur olduğunu ortaya koymaktır.
Bu temel amaç çerçevesinde ikincil amaçlar; (1) yapılan literatür incelemesi doğrultusunda uzaktan algılamaya dayalı kuraklık indisleri olarak seçilen gerek bölgesel gerekse ülke bazında dünya çapında sayısız çalışmada doğruluğu test edilmiş Bitki Durum İndisi (VCI), Sıcaklık Durum İndisi (TCI), Bitki Sağlık İndisi (VHI) ile kuraklık olaylarını mekânsal ve zamansal olarak değerlendirmek, (2) uzaktan algılamaya dayalı kuraklık indisleriyle karşılaştırmalı olarak yersel meteorolojik gözlem istasyon verilerine dayalı Standartlaştırılmış Yağış Evapotranspirasyon İndisi (SPEI) ile kuraklık olaylarını değerlendirmek, (3) uydu ve yersel olmak üzere farklı iki kaynaktan gelen verilere dayalı kuraklık indislerinin zaman serilerinin frekans analizlerini irdelemek, (4) VCI, TCI, VHI indisleri ile SPEI indisinin korelasyonunu ve tutarlılığını literatürde ilk kez bu çalışma ile çapraz dalgacık yöntemi aracılığıyla test etmek olarak belirlenmiştir.
Bu amaçlar doğrultusunda; büyük Akdeniz Havzası'nın bir parçası olan, Akdeniz ikliminin tipik özelliklerini göstermesi ve topografyası bakımından yaz kuraklıklarının yoğun olarak yaşandığı bilinen Ege Bölgesi örnek çalışma bölgesi olarak seçilmiştir. Uzaktan algılamaya dayalı kuraklık indisleri için gerekli olan veriler, orta ölçekli ve yüksek zamansal çözünürlüklü, hiperspektral MODIS uydusunun sunulmaya başlandığı tarih olan 2000 yılından bu yana çalışma bölgesini kapsayan alan için temin edilmiştir.
VCI, TCI ve VHI kuraklık indislerinin uygulamalarına ilişkin işlem adımları, Google tarafından başlatılan güncel uygulamalardan biri olan bulut tabanlı Google Earth Engine (GEE) platformunda javascript kodlama dili kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bahsi geçen indislerin elde edilmesinde gerekli olan yer yüzey sıcaklığı, Normalize Edilmiş Bitki Fark İndisi (NDVI) gibi verilerin temin edilmesi, ilgili bant kombinasyonlarının seçilmesi, ilgili alanın sınırlarının tanımlanması, tarih aralığının filtrelenmesi, bulutluluk maskelemesi gibi ön işlem adımları ile verilerin işlenmesi, indislere ait formülasyonların uygulanması, zaman serilerinin elde edilmesi, sonuçların analiz edilmesi, görselleştirilmesi ve saklanması gibi işlem adımlarında GEE platformunun sunduğu olanaklardan yararlanılmıştır.
Uydu bazlı VCI, TCI ve VHI indislerinin zaman serileri incelenerek durağan veri formuna uyduğu belirlenerek frekans analizleri Hızlı Fourier Dönüşümü (FFT) ile yapılmıştır. Sonuçlar, bu üç indis için kuraklık modellerinin periyodik özelliklerinin çok yakın olduğunu göstermiştir. Kuraklık zaman serilerinin harmonik davranışı incelendiğinde ise döngülerin yaklaşık 5.9, 3.01 ve 2.01 yıl olduğu görülmüştür.
Bununla birlikte, bu periyod içerisinde aylık olarak elde edilen uydu temelli kuraklık indisler olan TCI, VCI ve VHI zaman serileri (19 yıl; 228 ay) ile yersel istasyon verilerine dayalı SPEI-3 (39 yıl; 468 ay) zaman serisinin kesiştikleri ortak zaman periyodu içindeki korelasyon ve frekans analizleri yapılmıştır.
Diğer yandan; meteorolojik istasyon verilerine dayalı SPEI için uzun yıllar veri seti gerektiğinden çalışma alanını kapsayan mümkün olduğunca homojen dağılımlı 23 adet meteoroloji gözlem istasyona ait 1980-2018 yılları aralığında aylık toplam yağış (mm=kg/m²), aylık ortalama sıcaklık verileri (°C), coğrafi koordinatları içeren veri seti Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nden temin edilmiştir.
Yersel istasyon verilerinden elde edilen SPEI yağış ve potansiyel evapotranspirasyon (PET) arasındaki iklimsel dengeye dayanır. PET hesaplanmasında basit ve etkili bir yöntem olan Thornthwaite yaklaşımı benimsenmiştir. 39 yıllık periyodu kapsayan veri seti ile SPEI değerleri, 1-aylık (SPEI-1), 3-aylık (SPEI-3), 6-aylık (SPEI-6), 9-aylık (SPEI-9) ve 12 aylık (SPEI-12) zaman ölçeklerinde elde edilmiş olup, oluşturulan zaman serileri ile kuraklık olaylarının zamansal dağılımını değerlendirilmiştir.
SPEI zaman serisi durağan olmayan zaman serisi özelliği gösterdiğinden, diğer bir deyişle farklı zaman dilimlerinde farklı davranış sergilediğinden, tüm zamanlar için aynı fonksiyonun kullanıldığı klasik Fourier ve Hızlı Fourier dönüşümü yerine, zaman serisinin frekans analizi Kısa Zamanlı Fourier Dönüşümü (STFT) ve Sürekli Dalgacık Dönüşümü (CWT) yöntemleri ile yapılmıştır. SPEI zaman serisinin güç spektrumu ile gösterilen dalgacık dönüşümü sonucuna göre, 10-12 ay (1988-1992 yıllarında), 12-14 ay (2006-2009 yıllarında) ve 8-10 ay (2012-2015 yıllarında) periyodik döngülerinin oluştuğu görülmüştür. SPEI zaman serisinin güç spektrumu ile gösterilen dalgacık dönüşümü sonucuna göre, 10-12 aylık (1988-1992 yıllarında), 12-14 aylık (2006-2009 yıllarında) ve 8-10 aylık (2012-2015 yıllarında) periyodik döngülerinin oluştuğu görülmüştür.
Farklı iki kaynak olan uydu ve yersel verilere dayalı kuraklık indislerinin zaman serilerinin korelasyonu ve tutarlılığı literatürde ilk kez Çapraz Dalgacık Dönüşümü (XWT) ve Dalgacık Tutarlılığı (WTC) yöntemleriyle bu çalışmada test edilmiştir. Bu yöntemlerle, zaman serilerinin yalnızca ilişkisi değil aynı zamanda hangi dönemlerde ortak yüksek güç gösterdikleri zamandaki frekans bölgeleri tespit edilmiştir. Faz yapısı ve ayrıntıları zaman alanında ve frekans alanında incelenmiş olup, sonuçları tartışılmıştır. | Bilim ve Teknoloji |
Teknolojinin gelişimiyle birlikte işletmeler, pazarlama faaliyetlerinde interneti kullanarak kendilerini tanıtma, ürün bilgisi sunma ve müşteriyle iletişim kurma imkânı bulmuşlardır. İnternetin sürekli gelişmesiyle sosyal medya kavramı da önem kazanmış ve işletmeler için etkili bir pazarlama aracı haline gelmiştir. Bu bağlamda otel işletmeleri de sosyal medya ağlarına katılarak pazarlama faaliyetlerini bu doğrultuda uyarlamaya başlamıştır.
Bu çalışmanın amacı, İstanbul Avrupa yakasında faaliyet gösteren 4 ve 5 yıldızlı otellerin sosyal medya pazarlama stratejilerini, bu stratejilerin tercih edilme sebeplerini ve sosyal medya kullanımının otel işletmeleri üzerindeki etkilerini araştırmaktır. Dijitalleşmenin hızla yayılmasıyla birlikte otel işletmeleri, müşteri kitlelerine ulaşmak, marka bilinirliğini artırmak ve rekabet avantajı sağlamak amacıyla sosyal medya platformlarından yoğun bir şekilde yararlanmaktadır. Bu doğrultuda hazırlanan çalışmada, otellerin sosyal medyayı pazarlama aracı olarak nasıl kullandıkları, hangi platformları tercih ettikleri, içerik oluşturma ve paylaşma stratejilerinin yanı sıra olumsuz müşteri geri bildirimleri ve kriz yönetimi gibi önemli hususlar incelenmiştir. | Turizm |
Günümüzde kalabalık nüfus, ekonomik kısıtlamalar veya bireysel yaşam alanı tercihleri gibi nedenlerle, bireyler, iş yerlerine veya okullarına yürüme mesafesini aşan yerlerde yaşayabilmektedirler. Bu bireyler yüksek maliyet, zaman kaybı veya başka nedenlerle evlerinden okullarına (veya iş yerlerine) giderken, okulları (veya iş yerleri) tarafından veya kendi imkanlarıyla organize edilmiş servis araçlarını kullanmaktadırlar. Az sayıda öğrenci (veya çalışan) söz konusu olduğunda servis araçları organizasyonu önemli bir problem olmazken, çok sayıda öğrenci (veya çalışan) düşünüldüğünde bu servislerin organizasyonu önemli bir problem haline gelmektedir. Hangi öğrenci (veya çalışan) hangi araca atanmalı, her bir araç nasıl bir rota izlemeli gibi sorular bilim insanlarının çokça sorduğu sorulardandır. Bu sorular iyi bilinen Gezgin Satıcı Problemi'nin bir türü olan Öğrenci Servisi Rotalama Problemi (ÖSRP)'ni gündeme getirmiştir. Bu konuda çok çeşitli ÖSRP modelleri üretilmiş, çözüm algoritmaları geliştirilmiştir. Fakat bu modellerde ülkemizdeki "servis hostesi zorunluluğu" kısıtı değerlendirilmemiştir. Ayrıca literatürde öğrencilerin araç ve rota bazında farklı kriterleri tercih etmeleri veya etmemeleri temelinde bir çalışmaya da rastlanmamıştır. Bu çalışmada bahsi geçen iki durumu göz önünde bulunduran bir model ve bu model için yaklaşık bir çözüm veren algoritma önerilmiştir. Bunun yanında kriterlerle ilgili tercihlerin yerine getirilmesi veya getirilmemesi açısından kişiye özgü bir servis fiyatlandırma modeli de önerilmiştir. Bu çalışmada ayrıca öğrencilerin farklı kriterlere göre tercihlerinin alınabildiği ve bu girdiler doğrultusunda önerilen çözüm algoritmasını kullanan bir web ve mobil tabanlı uygulama geliştirilmiştir. | Bilgisayar Mühendisliği Bilimleri-Bilgisayar ve Kontrol |
Amaç: Baş boyun skuamöz hücreli karsinomu (BBSHK) dâhil birçok malignitede PD-L1 ekpresyonu bildirilmiştir. Ancak BBSHK çalışmalarında genellikle farklı doğası gereği nazofarenks kanseri (NFK) tanılı hastalar dâhil edilmemiştir. Bu sebeple biz NFK tanılı hastalarda Programlanmış ölüm ligandı 1 (PD-L1), Programlı hücre ölümü 1 (PD-1) ve Epstein-Barr virus (EBV) eksresyonunun sağkalım üzerine etkisini incelemeyi amaçladık.
Yöntem: Bu tek merkezli, retrospektif çalışmaya Ocak 2010 - Mart 2022 tarihleri arasında küratif radyoterapi almış metastatik olmayan NFK tanılı hasta dahil edildi. PD-L1, PD-1 ve EBV verileri immünohistokimyasal boyanma sonucu elde edildi. Tümör proporsiyon skoru (TPS) ve Kombine pozitif skor (CPS) skorları hesaplandı. Verilerin değerlendirilmesinde bağımsız örneklem t testi, ki kare testi, bağımlı örneklem t testi, tekrarlı ölçümler varyans analizi, ROC analizi, Kaplan Meier analizi ve Cox regresyon analizinden yararlanıldı. Anlamlılık için p<0,05 kabul edildi.
Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen 60 hastanın %74,1'i EBV negatifti. 29'u PD-L1≥1, 30'u CPS ≥1 ve 36'sında TPS ≥43 olarak saptandı. TPS değeri ≥43 olanlarda (Total sağkalım) GS, (Progresyonsuz sağkalım) PFS ve (Metastazsız sağkalım) MFS ortalaması TPS değeri <43 olanlara göre daha yüksekti (p<0,05). TPS≥43 olanlarda tam cevap oranı TPS<43 olanlara göre tedaviye yanıt cevap daha yüksekti (p<0,05). PD-L1 grupları (<1, ≥1) ve CPS grupları (<1, ≥1) arasında tümör volümü (NF GTV (cm3)) ortalaması bakımından istatistiksel olarak anlamlı derecede bir farklılık bulunmakta idi (p<0,05). PD-L1≥1 olan grup PD-L1<1'e göre ve CPS≥1 olan grup CPS<1'e göre tümör volümü daha yüksek saptanmış idi (p<0,05).
Sonuç: Metastatik olmayan NFK'de TPS skoru ile tedavi yanıtı öngörülüp adjuvan tedaviler planlanabilir. Ancak klinik pratiğe geçebilmesi için geniş katılımlı prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. | Radyasyon Onkolojisi |
Dünyayı etkisi altına alan küresel salgın döneminde eğitim öğretim faaliyetlerinin devamlılığı uzaktan eğitim ile sağlanmaya çalışılmıştır. Nitekim ülkemizde de daha önceden var olan Eğitim Bilişim Ağı (EBA) uygulaması uzaktan eğitimde temel platform olmuştur. Bu çalışma ile pandemi dönemi sınavlara hazırlanan 12.sınıf öğrencilerinin üzerinde olumlu veya olumsuz yöndeki etkileri incelenmiştir. Araştırma 2022-2023 eğitim öğretim yılında Türkiye'nin İç Anadolu bölgesindeki Ankara ilinin Çankaya ilçesi Ali Hasan Coşkun Anadolu Lisesinde öğrenim gören 12. sınıf öğrencileri ile yürütülmüştür. Araştırmada veri toplama aracı olarak yüz yüze anket tekniği kullanılmıştır. Dört bölümden oluşan anketle ilk bölümde demografik bilgiler elde edilirken diğer bölümlerde sırasıyla: Temel bilgisayar okuryazarlık becerileri, altyapı ve erişim, son olarak da çevrimiçi ders becerileri hakkında bilgilere ulaşılmıştır. Elde edilen verilerin analizinde betimsel ve içerik analizinden faydalanılmıştır. Çalışma sonuçlarına göre YKS sınavlarına hazırlanan 12.sınıf öğrencileri üzerinde pandemi döneminin birtakım olumlu ve olumsuz yönde etkilere yol açtığı sonucuna ulaşılmıştır. Konuların pekiştirilememesi, derslerin monoton olması, teknolojik sıkıntı yaşama, internet erişim problemi, sosyo-ekonomik düzey farklılıkları, hastalık endişesi gibi olumsuz sonuçlar bulunurken, bazı öğrenciler ise uzaktan dersin olumlu olduğunu, evde kaldıklarından dolayı ders çalışmak için daha fazla zamanlarının olduğu ve bu durumun derslerini olumlu yönde etkilediği görüşünü bildirmişlerdir. Elde edilen bulgular ışığında sonuçlar tartışılmış ve çeşitli önerilerde bulunulmuştur. | Yönetim Bilişim Sistemleri |
Miyokarda oksijen sunumu ve ihtiyacı arasındaki dengesizlik sonucu oluşan miyokardiyal iskemi, dokularda hızlı bir metabolik ve yapısal bozulmaya yol açar. İskemi sonrası reperfüzyonla beraber aerobik metabolizmaya tekrar geçiş ile ortaya çıkan substratlar zincirleme olayları başlatarak doku hasarına neden olur. Bu olaya ''iskemi reperfüzyon hasarı `' denir.Çalışmamızda deneysel kardiyak iskemi - reperfüzyon hayvan modelinde silostazolun İR hasarındaki etkisi araştırıldı. Çalışmada deney hayvanı olarak kullanılan Wistar Albino tipi erkek ratlar; iskemi (n=8), sham (n=8), silostazol (n=8) olmak üzere üç gruba ayrıldı. Silostazol 20 mg/kg/gün 1X1 oral gavaj yardımıyla 14 gün verildi. Bölgesel miyokard iskemi modelinde LAD koroner arteri proksimalden 45 dk. oklüde edildi ve daha sonra oklüzyon kaldırılarak üç saat reperfüzyon yapıldı. Hemodinamik parametreler kaydedildi. Biyokimyasal parametre olarak CK-MB, troponin-I değeri iskeminin 180.dk`da alınan kanda bakıldı. Miyokardiyal iskemi alanı evans mavisi (EM) ve enfarkt alanı triphenyltetrazolium chloride (TTC) boyama tekniği ile ölçüldü.İşleme başlarken, LAD okluzyon öncesinde, okluzyonun 25, 60 ve 120. dakikasında kan basıncı ve kalp hızı açısından tüm gruplarda istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu.Çalışmadaki kesitlerden elde edilen toplam alan, etkilenen alan ve nekroz alanları kullanılarak; Etkilenen alan oranı = Etkilenen alan / Toplam alan x100, Nekroz alanı oranı = Nekroz alanı / Toplam alan x100 ve Nekroz alanın Etkilenen alana oranı = Nekroz alanı / Etkilenen alan x100 formülleri ile etkilenen ve nekroz alanı oranları hesaplandı.Etkilenen alanın toplam alana oranında İR grubu Silostazol grubundan istatistiksel olarak anlamlı miktarda yüksek ortalamaya sahiptir (t=8.965; p<0.001). Benzer şekilde nekroz alanının toplam alana oranında IR grubu silostazol grubundan yüksek ortalamaya sahiptir (t=5.870; p<0.001). Nekroz alanının etkilenen alana oranında ise IR ve Silostazol grupları arasında anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (t=0.245; p=0.810).CK-MB enziminde IR ile silostazol grubu arasındaki istatistiksel olarak anlamlı miktarda farklılığın olmadığı (Z=0.382; p=0.721) görüldü.Troponin enziminde IR ile Silostazol arasındaki sonuçların bir-birine çok yakın olduğu ve farklılığın ise önemli olmadığı (Z=0.630; p=0.574) görüldü.Çalışmadaki kesitlerden alınan patolojik örnekler; ödem, miyositolizis, PMNL ve hemoraji açısından değerlendirildi. Silostazol ve İR gruplarında ödem, ( ? 2=0.567; p=0.753), miyositolizis ( ? 2=1.259; p=0.533), PMNL infiltrasyonu ( ? 2=2.786; p=0.248) ve Hemoraji skoru benzer ( ? 2=2.134; p=0.344) olarak bulundu.MDA enzimi ortancasının ( ? 2=19.046; p<0.001) tüm gruplarda istatistiksel olarak bir-birinden farklı oldukları (p<0.001) görüldü. MDA enzim ortancası büyükten küçüğe göre sıralandığında; İR, Silostazol ve Sham sıralaması oluşmaktadır.SOD enziminde (F=5.910; p=0.009). Sham grubunun İR grubundan istatistiksel olarak da anlamlı miktarda daha düşük SOD ortalamasına sahip olduğu (p=0.008), Sham ile Silostazol ve İR ile Silostazol arasındaki farklılığın ise önemli olmadığı (p>0.05) görüldü.GPSH-Px ( ? 2=7.440; p=0.024). Sham ile İR arasındaki farklılığın anlamlı olduğu (Z=2.731; p=0.005), Sham ile Silostazol ve İR ile Silostazol arasındaki farklılıkların ise anlamlı olmadıkları (p>0.05) görüldü.Veriler incelendiğinde silostazolün kardiyak iskemi-reperfüzyon hasarında iskemik hasarı azaltıcı nekroz alanını etkilemediği planimetrik olarak ve iskemik dokulardan çalışılan enzimlerle gösterdik. Bu durum silostazolun miyokard iskemi reperfüzyon hasarında koruyucu etkisi olabileceğini göstermektedir. | Göğüs Kalp ve Damar Cerrahisi |
Yaşlanan dünya ile birlikte demans görülme sıklığında bir artış meydana gelmektedir. Bu çalışmanın amacı, koroner bilgisayarlı tomografi anjiyografi (CCTA) ile elde edilecek olan aterosklerotik ve kardiyak belirteçlerin kognitif fonksiyon ile ilişkisini ortaya koymak ve kognitif fonksiyonu olumsuz etkileyen risk faktörleri konusunda bir öngörü sağlamaktır. Çalışmamıza HÜTF Hastanesi'nde herhangi bir sebepten ötürü CCTA çekilmiş 65 yaş ve üzeri 118 hasta dahil edildi. Bu hastalar Geriatri Bilim Dalı Polikliniği'nde kapsamlı geriatrik değerlendirme ile incelendi. Katılımcıların demografik ve klinik özellikleri, laboratuvar bulguları ve kognitif fonksiyonları değerlendirildi. Kognitif değerlendirmede, Mini Mental Durum Değerlendirme Testi, saat çizme testi, Q-mci testi (Quick-mild cognitive impairment), sayı menzil testi ve fonemik sözel akıcılık testi kullanıldı. CCTA ölçümü ile elde edilen ateroskleroz belirteçleri ile kognisyon değerlendirme testlerinin ilişkisini incelendi. Çalışmamıza dahil edilen hastaların yaş ortalaması 71,1 ± 4.3 olarak görüldü. Çalışmaya dahil edilen hastaların %40,7'si erkek,
%59,3'ü kadındı. Tüm hastaların %8,5'i okur yazar değildi, %38,1'i ilkokul,
%8,5'i ortaokul, %11,9'u lise, %33,1'i üniversite mezunuydu. Daha yüksek kardiyak plak yükü olan hastaların geri sayı menzil testi ve diğer kognitif test puanlarında düşüklük olduğu görüldü. Bu çalışma ile yüksek kardiyak ateroskleroz göstergelerinin global kognisyon, bellek, dikkat, yürütücü işlevler ve yönetici işlevlerle ilişkili olabileceği gösterilmiş oldu. Yüksek CAC skoru, kardiyak 'P' değeri ve aortik kapak kalsifikasyon değerleri olan hastaların kognitif bozukluk açısından risk altında olduğu gösterildi. Bu hastaların kognitif bozukluk açısından erken taranması, demans öncesi dönem veya demansın erken evrelerinde saptanmasını sağlayabilir. | Geriatri |
ÖZETOFSET BASKIDA KULLANILAN KAL TE STANDARTLARI VETÜRK YE'YE UYGUNLUĞUOfset baskı, yağ bazlı baskı mürekkebi ile nemlendirme suyunun birbirinekarışmaması prensibinden hareketle düz yüzeyli baskı kalıbı üzerinde mürekkepli vemürekkepsiz alanlar oluşması ile gerçekleşen bir baskı türüdür. Bu genel prensipçerçevesinde baskıya etki eden birçok parametre vardır.Ofset baskıdaki kalite kontrol parametrelerinin uygulanabilirliği, baskıkalitesini direkt etkiler. Bu parametrelerin optimum değerlerinin uygulanmasıgereklidir. Ofset baskıdaki gerekli kalite parametrelerinin optimum değerleri veülkemize uygulanabilirliği hakkında internet ve literatür taraması yapılarak genişbilgiler verilmiştir.Uluslararası Standartlar Organizasyonu'nun konuyla alakalı maddeleriincelenmiş, prova ve üretim baskısı sürecindeki parametrelerin 1996'daki 1.sürümündeki değişiklikler belirtilmiştir.Sheet-fed, heat-set, cold-set ofset ve gazete baskısındaki baskı kalitesinietkileyen parametreler incelenmiş, standartları belirtilmiştir.UGRA Ofset Kontrol Wedge 1982, UGRA/FOGRA Dijital Baskı KontrolŞeridi ve ECI/bvdm Gri Kontrol Şeridi hakkında bilgiler verilmiştir.Test baskısı uygulaması yapılarak ofset litografi baskı sonucu incelenmiştir.Şubat 2007 Samed Ayhan ÖZSOYVI | Matbaacılık |
Amaç: Otozomal dominant polikistik böbrek hastaları hayatlarının erken dönemlerinden itibaren küratif tedavisi olmayan kronik hastalıkla yaşamak zorundadır. Yine çoğu hastanın aile bireylerinin renal replasman tedavisi ihtiyacının olması, genetik geçişinden dolayı çocuklarına hastalığı aktarabilme riski, ağrı ve enfeksiyon gibi süreçlerle sıklıkla karşılaşmaları hastaları fiziksel ve ruhsal stres altına sokabilmekte ve bu hastaların psikososyal durumlarını etkileyebilmektedir. Semptomsuz dönemde olan hastalarda bile hastalıkla yaşamanın psikolojik baskısı mevcuttur. Bu durum genel popülasyonla ve diğer son dönem böbrek yetmezliğine giden hastalıklara sahip olan hastalarla karşılaştırıldığında depresyon ve kaygı bozukluklarının hastalığın erken evrelerinde bile daha sık görülebileceği düşünülmektedir. Çalışmamızda erken evre otozomal dominant polikistik böbrek hastalığında (ODPKBH) anksiyete, depresyon ve yaşam kalitelerini ortaya koymayı amaçladık ve renal açıdan daha hızlı progrese olması beklenen diyabetik nefropatili hastalarla karşılaştırdık.
Gereç ve Yöntem: Kesitsel, kontrol gruplu ve tek merkezli çalışmamıza Sağlık Bilimleri Üniversitesi Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nefroloji Kliniği'nde takip edilen 18-65 yaş arası ve tGFH ≥ 60 ml/dk/1,73 m2 olan 55 ODPKBH ve kontrol grubu olarak da 50 diyabetik nefropati hastası dahil edildi. Her iki grup hastaya anksiyete, depresyon ve hayat kalitesi analizi için; durumluk ve sürekli kaygı envanteri, hasta sağlık anketi 9 (PHQ9), Beck depresyon envanteri, yaşam kalitesi kısa formu 36 anketleri (SF-36) ile yapıldı. İki grup; depresyon, kaygı ve hayat kalitesi anket sonuçları, demografik ve klinik özellikleri, laboratuvar sonuçları açısından karşılaştırıldı.
Bulgular: Çalışmamıza katılan ODPKB hastalarının ortalama yaşı 42,2±10,4 yıldı ve %61,8'i kadındı. Diyabetik nefropati hastalarının ise ortalama yaşı 55,9±8,4 yıl, %58'i kadındı (başvuru yaşı, cinsiyet p değeri sırasıyla <0,001; 0,069). Sürekli kaygı envanterine göre; orta ve şiddetli anksiyete ODPKBH grubunda 52 (%94) hastada, kontrol grubunda 33 (%66) hastada mevcuttu (p<0,001). Beck depresyon envanterine göre, kontrol grubunda 13 (%26) hastada, ODPKBH grubunda 32 (%58,2) hastada depresyon tespit edildi (p=0,001). PHQ9'ya göre ise; ODPKBH grubunda 30 (%55,6) hastada, kontrol grubunda 17 (%34,7) hastada depresyon tespit edildi (p=0,037). ODPKB hastalarında diyabetik nefropatili hastalara göre anksiyete ve depresyonu daha sık ve şiddetli saptadık. Her iki grupta fiziksel hayat kalitesi benzerken ruhsal hayat kalitesi ODPKB hastalarında daha düşüktü (sırasıyla p=0,32 ve p=0,03). Birinci ve ikinci derece yakınlarında renal replasman tedavisi öyküsü olan ve olmayan polikistik böbrek hastalarında anksiyete, depresyon ve yaşam kalitesi skorları benzerdi. Beck depresyon ve sürekli kaygı envanterini belirleyen faktörlerinin lineer regresyonu yapıldığında polikistik böbrek hastalığına sahip olmak daha yüksek skorlarla ilişkili saptandı.
Sonuç: Erken evre ODPKBH'de erken evre diyabetik nefropati hastalarına göre anksiyete ve depresyon sıklığını ve şiddetini daha yüksek ve ruhsal hayat kalitesini daha kötü saptadık. Hızlı progresyon riskine rağmen diyabetik nefropatili hastalarda psikolojik analizlerin daha iyi çıkması, ODPKBH'de genetik geçişin ve bu hastalığa özel durumların hastaların psikososyal durumlarını olumsuz etkilediğini düşündürmektedir. Bu hastaların psikososyal durumlarının hastalığın erken dönemlerinden itibaren değerlendirilmesi faydalı olabilir. | Nefroloji |
Bu araştırmanın amacı, erek dildeki dilbilgisi kavramlarının öğretiminde ana dildeki kavramlardan yararlanılmasının öğrencilerin dilbilgisi başarısı ve öğrenmenin kalıcılığı üzerindeki etkilerini saptamaktır. Bu nedenle, dil kuramı olarak Minimalist Programı ve öğrenme kuramı olarak Yapılandırmacılığı temel alan bir dil öğrenme modeli ? Anadil Destekli Dil Öğrenme ? tasarımlanmıştır. Bu araştırmanın denencelerini sınamak için kontrol gruplu öntest-sontest deney deseni kullanılmıştır. Araştırma, 2008-2009 Güz yarıyılında Dokuz Eylül Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu İngilizce Hazırlık Bölümü C düzeyindeki öğrenciler ile yürütülmüştür. Deney grubunda 24; kontrol grubunda ise 23 öğrenci araştırma sürecine katılmıştır. Deney ve kontrol grubuna araştırmacı tarafından geliştirilen bir İngilizce dilbilgisi başarı testi öntest-sontest-izleme testi olarak uygulanmıştır. Deney süresince; kontrol grubuna erek dildeki dilbilgisi kavramları geleneksel yöntemlerle öğretilirken deney grubuna ise ana dildeki kavramlardan yararlanarak Anadil Destekli Dil Öğrenme (ADDÖ) ile öğretilmiştir. Deney sonunda, deney grubundaki öğrencilerin ADDÖ uygulamalarına ilişkin görüşlerini betimlemek için nitel sorulardan oluşan çıkış anketi uygulanmıştır. İngilizce dilbilgisi başarı testiyle toplanan verilerin çözümlenmesinde, t-testi ve kovaryans analizi (ANCOVA) kullanılmış ve SPSS 16.00 ile TAP istatistik programlarından yararlanılmıştır.Araştırmadan elde edilen sonuçlara göre; deney ve kontrol gruplarının sontest ortalama puanları arasında (p=0,041) ve izleme testi ortalama puanları arasında (p=0,002) anlamlı farklılık bulunurken deney ve kontrol gruplarının izleme testi-öntest ortalamaları (p=0,001) ile izleme testi-sontest ortalamaları (p=0,039) arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı ve deney grubu lehine olduğu saptanmıştır. Bir başka deyişle; ADDÖ uygulamaları, geleneksel yöntemlere göre İngilizce dilbilgisi başarısını arttırmada daha etkilidir ve ADDÖ ile gerçekleştirilen dilbilgisi öğretimi, geleneksel yöntemlere göre daha kalıcıdır. ADDÖ uygulamalarına ilişkin öğrenci görüşlerini betimlemek amacıyla deney grubuna verilen çıkış anketi verilerinin çözümlenmesi sonucunda ise katılımcıların dilbilgisi öğrenirken ana dil kavramlarından yararlanılmasını olumlu bulduğu görülmüştür. | Dilbilim |
Araştırma, Doğan Organik Ürünleri San. Tic. A. Ş. Dereyüzü Genç Hayvan veDamızlık Yetiştirme Merkezi'nde, organik olarak açık ahırda yetiştirilen İsveç Kırmızısıve Siyah Alaca danalarının performans özelliklerini belirlemek amacıyla yürütülmüştür.Araştırmada, 19 baş İsveç Kırmızısı ve 20 baş Siyah Alaca danası olmak üzere toplam39 baş hayvan kullanılmış ve hayvanlara yem ve su ad-libitum olarak verilmiştir.İsveç Kırmızısı ve Siyah Alacalarda deneme başı ağırlığı (6. ay ağırlığı) sırasıyla 199.8± 6.19 ve 178.7±6.04 kg; deneme sonu ağırlıkları (12. ay ağırlığı) 320.8±7.77 ve315.5±7.55 kg; günlük canlı ağırlık artışları ise 0.712±0.04 ve 0.684± 0,04 kg olarakbelirlenmiştir. Bir kg canlı ağırlık artışı için kuru madde esasına göre tüketilen kaba,konsantre ve toplam yem miktarları İsveç Kırmızılarında 5.348±0.75, 5.357±0.58 ve10.705±1.24 kg, Siyah Alacalarda ise 4.987±0.75, 5.257±0.58 ve 10.244±1.24 kg olarakbulunmuştur. Günlük canlı ağırlık artışı ve bir kg ağırlık artışı için tüketilen yemmiktarları bakımından ırklar arasındaki farklılıklar önemsiz olmuştur.Mevcut çalışmadan elde edilen bulgular, yaklaşık 6 aylıkken 6 ay süreyle denemeyealınan İsveç Kırmızısı ve Siyah Alaca ırkı danaların performans özellikleri bakımındanbenzer özellikler sergilediklerini göstermiştir.2006, 45 Sayfa | Ziraat |
İslami gelenek kapsamında dini figürlerin, yazıların ve sembolik anlamların bolca kullanıldığı mezar taşları, Türk insanının duygu ve düşüncelerinin, inancının, örf ve adetinin, sanat zevkinin, kültürünün nesiller boyu devamını sağlayan önemli belgeler olarak ayrı bir yere sahiptir.Bu nedenle, böylesine önemli, belge niteliği taşıyan, geniş bir alanı kapsayan mezar taşlarına ait bilgilere derli toplu bir biçimde ulaşılabilmesi, bu konudaki incelemelerin daha net sonuçlar ortaya koyabilmesi ve Geleneksel Türk El Sanatlarında mezar taşlarına ilişkin var olan literatürün yeterince ve gereğince izlenebilmesi için bibliyografik bir çalışma yapma gereği doğmuştur.Araştırmada, mezar taşlarının tarihsel süreç içerisindeki özelliklerinin anlatıldığı, kavramsal bir çerçeveye yer verilmiştir.Araştırma, kütüphanelerde mezar taşları hakkında yazılmış kitap, dergi ve ansiklopedilere ulaşılarak sürdürülmüştür. Bulunan kaynakların yayın bilgileri, hangi kütüphaneden ulaşıldığı ve tasnif numaraları kaydedildikten sonra kaynakça kısımlarındaki veriler kaydedilmiştir.Bu araştırma sonucunda elde edilen veriler, çoğunluğunu, muhtelif dergilerde yer alan makalelerin teşkil ettiği, sempozyum bildirileri, erişim siteleri, kitaplar ve ansiklopedi maddelerinden elde edilmiş künyelerden oluşmaktadır. | Bibliyografya |
Baker kisti dizin posteromedialinde yer alan gastroknemius-semimembranozus bursasının distansiyonu olarak tanımlanmakta olup bu lezyonlar genellikle dizdeki kronik efüzyon sonucu meydana gelirler. Diz eklemine ait herhangi bir inflamatuar, dejeneratif, travmatik veya neoplastik durum Baker kisti oluşumuna neden olabilir. Klinik olarak genelde popliteal fossanın medialinde ağrısız şişlik olarak ortaya çıkarlar.
Klinik olarak çeşitli sebeplerle bölümümüzde diz Manyetik Rezonans Görüntüleme tetkiki yapılan 285 hasta ve 15 hastada her iki dize ait olmak üzere toplam 300 diz MRG tetkiki üzerinden retrospektif olarak yürüttüğümüz bu çalışmada Baker kistinin sıklığını, Baker kisti sıklığının yaşa ve cinsiyete göre dağılımını ve Baker kisti sıklığı ile yaş-cinsiyet arasında bağlantı olup olmadığını araştırdık. Ayrıca Baker kisti saptanan olgularda kistin boyutlarını; morfolojisini (superior veya inferior boynuzda sıvı olması); kistin rüptüre olup olmadığını; septa, serbest cisim, konnektif/fibrokonnektif doku içerip içermediğini araştırdık bu bulguların yaş ile cinsiyete göre dağılımını belirledik.
Yaşları 19 ile 79 arasında değişen 154 kadın ve 131 erkek olmak üzere toplam 285 hasta ve 15 hastada her iki dize ait olmak üzere toplam 300 diz MRG tetkikini değerlendirdiğimiz çalışmamızda 63 diz MRG?de Baker kisti saptadık (%21,8). Kadınlarda %21,4; erkeklerde %22,9 oranında Baker kisti tespit edilmiş olup Baker kisti sıklığının cinsiyete göre farklılık göstermediğini belirledik.
Baker kisti sıklığının en yüksek olduğu yaş grubunu 40-49, en düşük olduğu yaş grubunu 19-29 olarak belirledik, Baker kisti sıklığı açısından yaş grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptamadık.
Baker kisti boyutlarının ve morfolojik görünümlerinin (superior ve/veya inferior boynuzda sıvı olması) yaş ve cinsiyete göre farklılık göstermediğini belirledik.
Çalışmamızda belirlenen 64 Baker kistinin dört tanesinde (%6,3) rüptür, 30 tanesinde (%46,9) kist içerisinde septasyonlar, iki tanesinde (%3,1) serbest cisim saptadık. Rüptür, septa ve serbest cisim açısından yaş grupları ve cinsiyete göre farklılık saptamadık. Çalışmamızda belirlenen 64 Baker kistinin hiçbirinde kist içerisinde konnektif/fibrokonnektif doku saptamadık.
Sonuç olarak MRG intakt ve rüptüre Baker kistlerinin tanısında, lezyon boyutları ve morfolojisi ile lezyon içerisinde yer alabilecek septa ve serbest cisimlerin belirlenmesinde oldukça etkin bir görüntüleme yöntemidir. | Radyoloji ve Nükleer Tıp |
Bu araştırma STEM ve STEM temelli robotik etkinliklerin fen öğrenmede zihinsel risk alma ve yordayıcılarına ilişkin algıları ile fen'e yönelik sorgulayıcı öğrenme becerilerinin gelişimine etkisini araştırmak amacıyla yapılmıştır. Araştırmada karma yöntem kullanılmıştır. Araştırma örneklemini 2017-2018 eğitim öğretim yılında Erzincan İl Milli Eğitim Müdürlüğüne bağlı bir lisede öğrenim gören 35 öğrenci oluşturmuştur. Araştırmada öğrencilerin; fen öğrenmede zihinsel risk alma ve yordayıcılarına ilişkin algıları ile fen'e yönelik sorgulayıcı öğrenme becerilerin gelişimindeki değişimi belirlemek amacıyla tek gruplu öntest sontest deseni oluşturulmuştur. Araştırma süresince elde edilen nicel verilerin analizi istatistiksel yöntemler ile nitel verilerin analizi ise içerik analizi ile yapılmıştır. Araştırmada nicel verilerin elde edilmesinde "fen öğrenmede zihinsel risk alma ve yordayıcılarına ilişkin algıları, fen'e yönelik sorgulayıcı öğrenme becerileri algısı ölçekleri" ile ''mülakat formu" kullanılmıştır. Nicel verileri destekleyici nitelikteki araştırmacı tarafından hazırlanan nitel veriler açık uçlu görüşme formundan oluşmaktadır. 14 hafta boyunca öğrenciler ile STEM ve STEM temelli robotik etkinlikler gerçekleştirilmiştir. Araştırma sonucunda elde edilen bulgularda; fen öğrenmede zihinsel risk alma ve yordayıcılarına ilişkin algı ön test ve son test puanları arasında anlamlı fark tespit edilememiştir. Fen'e yönelik sorgulayıcı öğrenme becerileri algısı ölçeklerinin öntest ve sontest puanları arasında, anlamlı bir farklılık olduğu ve olumlu yönde gelişim gösterdikleri ifadeleriyle de tespit edilmiştir. | Eğitim ve Öğretim |
Tezimizin konusu %100 elektrikli, küçük boyutlara sahip günlük şehir içi kullanımına uygun kentsel otomobil tasarımıdır. Tasarım önde iki adet fırçasız DA motoru ve arkada ise daha güçlü iki adet fırçasız DA motoru bulunan ve Lityum İyon bataryaya sahip bir otomobildir. Şasi çelik borularla gövde ise karbon fiber malzeme ile yapılmıştır.
Otomobiller şehir içi ulaşımın en önemli parçası ve çoğu kişinin birinci tercihi olmakla beraber, içten yanmalı motorlu araçlarda yakıt maliyetlerinin artması, daha da kötüsü petrolün sonlu bir kaynak olması ve uzak olmayan bir gelecekte bitecek olması ciddi bir problem oluşturmaktadır. Şehirlerin aşırı büyümesi ve otomobil sayılarının çok artmasından dolayı hava kirliliği ve gürültü kirliliğinin aşırı artması gibi faktörlerden dolayı özellikle yakıt türü olarak yeni arayışlara girilmiştir. Farklı yakıt arayışları içinde etanol, biyodizel, hidrojen gibi yakıtlarla çalışan otomobiller, elektrikli otomobiller ve bir ara formül gibi görülebilecek hibrit otomobiller en çok dikkat çeken çalışmalardır. En güçlü aday olarak elektrikli otomobiller görünmektedir.
Elektrikli otomobillerin yaygınlaşması için öncelikle pil-batarya teknolojisi ve bu araçlar için şehirlerde yeterli sayıda şarj noktaları oluşturulmasına ihtiyaç vardır. Bataryaların ağırlığı, pahalı oluşu, enerji kapasitelerinin henüz istenen düzeyde olmaması ve şarj sürelerinin çok uzun olması bu otomobillerin önünde duran başlıca engellerdir. Bu problemlere rağmen elektrik dünyanın her tarafında üretilebilir, üretim yöntemlerinin çoğu çevreye zarar vermez. Kullanım sırasında da çevreye hiçbir zarar vermemesi, sessiz olması gibi özellikleri onu yakın geleceğin otomobilleri konusunda en güçlü aday yapmaktadır.
Şehir içi otomobillerde küçük bataryalar yeterli olacağı için yüksek batarya fiyatı kaynaklı problemler nispeten azalacaktır. Tavan ve uygun yerlere döşenecek güneş pillerinin ve frenlemelerde elde edilen regenerative enerjinin batarya ya katkısı da oransal olarak daha fazla olacaktır.
Gelecekte ekonomik ve mali olarak ulaşılması çok daha kolay elektrikli küçük kentsel otomobiller şehirleşme ve yaşam alışkanlıklarını yeniden şekillendirecektir. | Endüstri Ürünleri Tasarımı |
Üniversitelerin tamamında, öğrencinin tüm eğitim süreçlerinin takip edildiği öğrenci bilgi otomasyon sistemleri bulunmaktadır. Ders seçme haftalarında yaşanan aşırı yoğunluk nedeniyle, birçok üniversitede sunucular gelen talep trafiğine cevap veremediğinden sistemin durmasına yol açmaktadır. Bu çalışma kapsamında, Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesinin kullanmış olduğu öğrenci bilgi sistemi yazılımı incelenip, yazılım mimarisinde kullanılan sorgulama teknolojilerinde ve sunucu yapılandırmasında geliştirmeler yapılarak bu problemin önüne geçilmiştir. Yeni geliştirilen sistemde ASP.Net mimarisi yerine MVC mimarisi kullanılmıştır. Bu mimariyle birlikte tasarım kısmında Bootstrap kullanılmıştır. Tasarım farklı boyutlardaki ekranlarda uyumlu çalışması sağlanmıştır. Eski sistem incelendiğinde birçok hesaplama C#'ta, yani sunucu tarafında yapılıyorken sunucuya binen yükü istemcilere taşımak amacıyla hesaplamaların birçoğu JavaScript'te alınmıştır. Bu sayede yapılacak hesaplamaların her birini sunucu değil öğrencinin kullandığı bilgisayarın yapması sağlanmıştır. Bu hesaplamaları yapmak için kullanılan verilerin birbirinin sonucuna bağlı olmayan karmaşık sorguları multi-thread yöntemi ile paralel şekilde sorgulanarak işlemlerin hızlandırılması sağlanmıştır. Sistemde bir kullanıcının işlem yapması için geçen süre geliştirmeler sayesinde yaklaşık 10 kattan fazla zaman kazancı elde edilerek, IIS'te oluşan kuyrukta bekleme süreleri azaltılıp sistemin hataya düşmesi engellemiştir. Yapılan yazılımsal geliştirmelere ek olarak, uygulama tek bir sunucu üzerinde çalışırken Load Banlance işlemi yapılarak gelen client yoğunluğu dört sunucuya dağıtılmış ve sunucuların önüne talepleri karşılayan bir balancer sunucusu konulmuştur. Bu sayede tekrar benzeri bir problem ile karşılaşılırsa arkada worker olarak çalışan sunucuların sayısı arttırılıp sistemin ayakta kalması sağlanmıştır. Genel olarak, hata ve uygulanan çözüm yöntemine bakıldığında sadece öğrenci otomasyonunda ders seçme modülünde değil yoğunluğa bağlı problem yaşayan tüm otomasyon yazılımları için bu çözümlerin uygulanabilir olduğu düşünülmektedir. | Bilgisayar Mühendisliği Bilimleri-Bilgisayar ve Kontrol |
Amaç:Kliniğimizde prostat kanseri şüphesiyle transrektal prostat iğne biyopsisi yapılan hastaların verilerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve yöntem:Şubat 2003 ve Ekim 2007 tarihleri arasında kliniğimize başvuran, TRUS ve DRE' de anormal prostat bulguları ve/veya PSA yüksekliği nedeniyle prostat kanseri şüphesi taşıyan 1202 hastadan 230' u rebiyopsi olmak üzere toplam 1432 biyopsi alındı. İşlem; ilk biyopsilerde 10 çekirdek biyopsi kalıbı kullanılarak, periprostatik lokal anesteziyle, TRUS kılavuzluğunda yapıldı. Rebiyopsilerde ise transizyonel zonlar da biyopsiye dahil edilerek 12 odaktan toplam 22 biyopsi alındı. Ancak; anormal rektal inceleme bulgusu varsa, önceki biyopsi sonuçları, prostat boyut ve konfigürasyonu ve ultrasondaki şüpheli lezyonların durumuna göre fazladan biyopsiler de eklendi.Bulgular:Histopatolojik inceleme sonucu prostat kanseri tanısı alan hastalarda; yaş ortalaması 68.4±17, ortalama PSA değeri 172.4±1317.2 ng/ml, prostatit rapor edilen hasta grubunda; ortalama PSA değeri 12.5±24.8 ng/ml, yaş ortalaması 62.8±16.8, BPH rapor edilen hasta grubunda ise; ortalama PSA 10.0±17.8 ng/ml, yaş ortalaması 62.5±15.3 bulundu. Toplam 408 biyopside (% 28.5), hastaların % 33.9' unda prostat kanseri tespit edilmiştir. Biyopsi pozitiflik oranları; sadece PSA yüksekliğinde % 17.4, sadece DRE bulgusunda % 24.2, PSA yüksekliği + DRE bulgusunda % 60.7, TRUS' da hipoekoik nodül varlığında % 42.4, DRE bulgusu + TRUS' da hipoekoik nodül varlığında % 57.7, PSA yüksekliği + TRUS' da hipoekoik nodül varlığında % 43.3, PSA yüksekliği + DRE bulgusu + TRUS'da hipoekoik nodül varlığında ise % 66.7 olarak saptanmıştır. İlk biyopside prostat kanseri tespit oranı % 30, rebiyopsilerde % 20.4 olarak hesaplanmıştır. Rebiyopsilerde biyopsi pozitiflik oranı en fazla % 40' lık oranla ilk biyopsilerinde atipi izlenip, anormal DRE bulguları olan hasta grubunda izlenmiştir. Biyopsi pozitif grupta biyopsi negatif gruba göre; yaş, PSA, PSAD ve transizyonel zon PSAD anlamlı olarak yüksek, toplam prostat hacmi anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Biyopsi Gleason skorları karşılaştırmasında RRP sonrasında hesaplanan Gleason skorları biyopside bildirilen değerlerden % 39.2 hastada yüksek, % 22.8 hastada düşük, % 30 hastada ise eşit tespit edilmiştir. Rebiyopsilerde VAS düzeylerinin arttığı görüldü. TRİB' ne bağlı komplikasyonlardan en sık % 42 oranla hematüri gözlendi ve alınan parça sayısının artmasıyla; hematüri, rektal kanama ve üretroraji görülme oranının belirgin şekilde artığı saptandı.Sonuç:Prostat kanseri kesin tanısında; DRE, serum total PSA ölçümü veya TRUS' da hipoekoik lezyonların tespiti gibi metodların hiç biri tek başına yeterli duyarlılık ve özgüllükte olmadığından TRİB, halen altın standarttır ve günümüzde güvenli kabul edilen, genellikle ayaktan hasta koşullarında uygulanabilen bir işlemdir. Serum total PSA değeri yüksek olan hastalarda kanser saptama oranlarımızın düşük olması bizi biyopsi yapmayı düşünmekten vazgeçirmemelidir. Bu hasta grubunda aksi ispatlanıncaya kadar prostat kanseri riski olduğu her zaman akılda tutulmalıdır. DRE muayenesi normal olan hastalarda prostat biyopsisi endikasyonu için PSA eşik değerinin 2.5 ng/ml' ye düşürülmesi gerekli gibi görünmektedir ancak bu konuda net mesajlar vermek için çok sayıda çalışmaya ihtiyaç olduğu da bir gerçektir. | Patoloji |
Türkiye Sineması, siyasal olguların yarattığı değişim ile her dönem aralığında farklı birikimlerin yöneliminde adlanır. 1960 Askeri Müdahalesi ile yenidenliğe atfedilen atmosfer, toplumsal dönüşüme belge ve eğilim tanıklığı kazandıran sinema üzerinde kavgaları yücelttiği gibi sanatçı kişiselliğini kavrama imkânını da taşır. Toplumun sorgulanan yapısı içinde, sinema endüstrisinin ve sinema sanatının eleştirel gelişimi aralanmaktadır. Hazırlanan çalışma, döneminin ortam yaratımı olarak Türk Sinematek Derneği'nin tarihsel konumuna odaklanır. Onat Kutlar'a uzanacak sinemada değişim çizgisi, çağının sinema yazarlarınca temellenir. Metin dizimi, 1960-65 yılları aralığında, sinema dergileri üzerinden parçalı bir kurulum ile kendi dokusunda irdelenir. Türkiye tarihselliğine taşınan "Sinematek" kavramı ile alanın özerk yapısı kurulur. 1968'in siyasal atmosferinde "ölü noktanın ötesinde" bir sinema düşüncesidir. Adlanan bu akış, Onat Kutlar'ın Sinematek kavramınca sorumlu adımını ve Türk Sineması'na dair "çıkış" oluşturacak teorisini yakın planda görmek kadar, arka planın varlığında entelektüel toplumcu birikimi çevrelemek gereğindedir. Çağının betiminde kurulacak anlatım, günümüz sorunsalına birincil haberdarlığını kurmak işlevince tercih edilmiştir. | Sahne ve Görüntü Sanatları |
Bu çalışmada ülkemizde Hastanelerin Nükleer Tıp Bölümlerinde kullanılan radyoizotopların radyasyon zırhlaması hesabında kullanılmak üzere bir yazılım geliştirilmiştir. Bu yazılım sayesinde Nükleer Tıp Bölümlerinde zırhlama yapılması planlanan alanlarda kullanılması planlanan beton veya kurşun zırh malzemesine göre malzeme kalınlığının ne kadar olması gerektiğinin kolay bir şekilde hesaplanması amaçlanmıştır.
Yazılım dili olarak C Sharp (C#) kullanılmıştır. Geliştirilen yazılımdan elde edilen sonuçlar matematiksel formüllerle yapılan hesaplamalar ile karşılaştırılarak güvenilirliği kontrol edilmiştir.
Monte Carlo yöntemi kullanılarak farklı radyonüklidler ve zırhlama malzemeleri için yazılımda kullanılması gereken parametrelerin belirlenmesi için örnek hesaplamalar yapılmıştır. | Nükleer Mühendislik |
Ebeveyn tutumları bireylerin yaşamlarının her alanında önemli bir etkiye sahiptir. Bireylerin algıladıkları ebeveyn tutumlarını anlamlandırıyor olmaları kişilik gelişimi, sosyal gelişim ve partner ilişkileri gibi süreçleri olumlu yönde etkileyeceği düşünülmektedir. Bu sebeple bu çalışmada ebeveyn tutumlarının bireylerin yaşamında önemli bir yeri olan bağlanma stilleri ve kaygı düzeylerine olan etkisini incelemek amaçlanmıştır.
Bu araştırmada, algılanan ebeveyn tutumlarının kaygılı kararsız bağlanma stili ve kaygı düzeyi üzerindeki etkisi incelenmiştir. 20-30 yaş aralığında ki 396 genç yetişkine, katılımcıların kişisel bilgileri için sosyodemografik form, algıladıkları ebeveyn tutumları için kısaltılmış algılanan ebeveyn tutumları ölçeği-çocuk formu, bağlanma stilleri için üç boyutlu bağlanma stilleri ölçeği ve kaygı düzeyleri için Beck kaygı envanteri uygulanmıştır.
Ebeveyn tutumları aşırı koruyucu, duygusal sıcaklık ve reddedici olarak üç ana başlıkta; bağlanma stilleri güvenli bağlanma, kaçınan bağlanma ve kaygılı kararsız bağlanma olarak üç ana başlıkta incelenmektedir.
Yapılan korelasyon analizi sonucunda anne aşırı koruyucu tutum ile beck kaygı ve kaygılı kararsız bağlanma stili arasında ve anne reddedici tutum ile beck kaygı ve kaygılı kararsız bağlanma stili arasında pozitif düzeyde bir ilişki bulunurken anne duygusal sıcaklık ile beck kaygı ve kaygılı kararsız bağlanma stili arasında negatif düzeyde bir ilişki bulunmuştur. Baba aşırı koruyucu tutum ile beck kaygı ve kaygılı kararsız bağlanma stili arasında ve baba reddedici tutum ile beck kaygı ve kaygılı kararsız bağlanma stili arasında pozitif düzeyde bir ilişki bulunurken, baba duygusal sıcaklık ile kaygı ve kaygılı kararsız bağlanma stili arasında negatif düzeyde bir ilişki bulunmuştur. Annenin çocuklarına karşı aşırı koruyucu ve reddedici tutumu kaygı düzeyini arttırırken anneden algılanan duygusal sıcaklık tutumu kaygı düzeyini azaltmaktadır. Aynı zamanda babadan algılanan aşırı koruyucu tutum kaygı düzeyini azaltmaktadır. Anne ve babadan algılanan reddedici tutum kaygılı kararsız bağlanma stili düzeyini arttırmaktadır.
Regresyon analizinde ise anne aşırı koruyucu tutum, anne reddedici tutum, anne duygusal sıcaklık, baba aşırı koruyucu tutum, baba reddedici tutum, baba duygusal sıcaklık ile kaygı arasındaki regresyon analizi anlamlı bulunmuştur. Anne aşırı koruyucu tutum, anne reddedici tutum, anne duygusal sıcaklık, baba aşırı koruyucu tutum, baba reddedici tutum, baba duygusal sıcaklık ile kaygılı kararsız bağlanma stili arasındaki regresyon analizi anlamlı bulunmuştur. | Psikoloji |
Bu çalışma, Türkiye'de doğrudan yabancı sermaye (DYS) yatırımlarında son on yıl içinde yaşanan artışın vergi ve vergi teşvik politikaları ile olan ilişkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmada, öncelikli olarak DYS yatırımlarının kavramsal, kurumsal boyutu ve etkileri incelenmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde DYS yatırımlarının belirleyenleri ve vergi teşviklerini yatırım kararları üzerindeki etkileri incelenmiştir. Üçüncü bölümde, Türkiye'deki DYS hareketleri, Türkiye'de yatırımlara sağlanan teşvikler ve vergi teşvikleri ile etkinliği incelenmiş ve teşviklerin etkinliği için yapılması gerekenler ortaya konmuştur. Son bölümde ise DYS yatırımlarının Türkiye'deki belirleyenlerini tespit etmek amacıyla seçilmiş değişkenler üzerinden ampirik çalışmamızın sonuçları ortaya konmuştur.Çalışma sonucunda, Türkiye'de de vergi teşviklerinin, yabancı yatırımcının yatırım kararlarını etkilemediği sonucuna varılmıştır. Türkiye'de son on yıl içinde DYS yatırımlarının, özelleştirme, gayrimenkul alımları, politik ve ekonomik istikrar, yasal reformlara bağlı olarak geliştiği gözlemlenmiştir. Yaptığımız ampirik çalışma sonucu elde edilen bulgularda da, DYS hareketleri üzerinde özelleştirmenin en önemli değişken olduğu, kurumlar vergisindeki oran düşüşünün DYS hareketleri üzerindeki etkisinin önemsiz olduğu sonucuna varılmıştır. | Ekonomi |
Kıyı alanları sahip oldukları doğal, sosyal, kültürel ve ekonomik potansiyellerle en çok tercih edilen alanlar olmuş, bunun sonucu olarak tarih boyunca yoğun insan faaliyetlerinin merkezi haline gelmişlerdir. Hızla artan nüfus ve kıyılardan her türlü toplumsal kümelerin yararlanma hakkı olması kıyılar üzerindeki baskıyı giderek arttırmış, sınırlı bir kaynak olarak kıyılar zamanla zarar görmeye başlamış ve doğal değerlerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmışlardır.Kıyılardaki yoğun kullanımların neden olduğu çevre sorunlarıyla mücadele etmek amacıyla dünyada ulusal ve uluslararası girişimler başlamıştır. İlk olarak kıyılardaki çevresel kirliliğe engel olmak amacıyla1972 yılında ABD'de ortaya çıkan ?kıyı yönetimi? kavramı zaman içinde derinleşerek, yerini daha kapsamlı ve çok yönlü bir yönetim anlayışını ifade eden ?bütünleşik kıyı alanları yönetimi? kavramına bırakmıştır.Bütünleşik kıyı alanları yönetimi dünya ülkelerinin yasal ve yönetsel mevzuatlarında yeni yeni yer edinmeye başlayan bir süreçtir. Buna karşın, özellikle Avrupa'daki birçok ülke bütünleşik kıyı alanları yönetimi konusunda ulusal strateji planlarını hazırlamış durumdadır. Bütünleşik kıyı alanları yönetimi kavramının öncüsü olan ABD'de ise çok daha yerleşmiş bir kıyı yönetim sistemi ve buna paralel sıkı bir yasal mevzuat ile idari yapılanma olduğu bilinmektedir. ABD ve Avrupa ülkeleriyle karşılaştırıldığında Türkiye'nin bütünleşik kıyı alanları yönetimi konusunda henüz emekleme aşamasında olduğu görülmektedir.Türkiye'de kıyı yönetimi konusunda uluslararası antlaşmalara paralel olarak başlayan bir takım girişimler olsa da, bütünleşik kıyı alanları yönetimine ilişkin bir ulusal strateji geliştirilmiş ya da yasal-yönetsel mevzuatta kıyı yönetiminin yer edinmesine ilişkin bir çalışma yapılmış değildir. Bu nedenle şimdiye kadar kıyı yönetimi adı altında yapılan projeler beklenen başarıyı gösterememiştir. Son dönemlerde özellikle Avrupa ülkelerinden örnek alınarak Türkiye'nin seçilen bölgelerinde Çevre Bakanlığı tarafından yaptırılan bütünleşik kıyı alanları yönetim programları ise hem idari yapılanması hem de yasal mevzuatı yeterli ölçüde tanımlanmadığından tam olarak uygulanamamaktadır.Tez çalışmasında Türkiye'nin bütünleşik kıyı alanları yönetimi konusundaki yetersiz durumu dünya ülkelerinden seçilen örneklerle karşılaştırmalı olarak gösterilmiş, Türkiye'nin en önemli kıyı kenti olan İstanbul'da kıyı planlamasının eksikliğinin yarattığı sorunlar ortaya konmaya çalışılmıştır. | Şehircilik ve Bölge Planlama |
Dünya üzerinde her saniye milyonlarca yeni gelişme oluyor ve sadece bazıları haber haline geliyor. Ancak yine de bu düzeyde bir haber akışına ayak uydurmak profesyonel habercilerin bile altından kalkamayacağı kadar büyük bir yük. Sıradan okurlar ise kişisel tercihleri ve koşullara göre haberlere yöneliyorlar. Bu bilgi bombardımanın ortaya çıkardığı okur tiplerinden biri de "Haber Önemli ise Beni Bulur" diye düşünen topluluktur. Avrupa ve ABD'de varlığı ispatlanmış bu kitleyle ilgili Türkiye'de bir araştırma yapılmamıştır. Bu çalışma o açığı kapatmak ve aynı zamanda dijital okur tiplerini de tespit etmek amacıyla yapılmıştır. Ancak araştırmanın asıl peşinde olduğu soru haberin önem derecesine göre kendisini bulacağını düşünen kitlenin hangi haberleri hangi koşul ve kanıyla kabul ettiğidir. Bu doğrultuda araştırmaya medyanın etkileri araştırmalarında dijitalleşme ile yeniden önem kazanan Seçici Maruz Kalma Kuramı kılavuzluk etmiştir. Nicel bir paradigma ile tasarlanan araştırma için Dijital Haber Okuru, Haber Önem Değeri ve Haber Önem Algısı adı altında üç ayrı ölçek geliştirilmiştir. Söz konusu ölçekler ile iki ayrı Yapısal Eşitlik Modeli oluşturularak araştırma konusunun altında yatan gizil değişkenler test edilmiştir. Araştırma sonucunda Önemliyse Beni Bulur diyen kitlenin varlığı ispatlanmıştır. Bu kitlenin haber seçiminde etkileşimin ön planda olduğu anlaşılmıştır. Söz konusu kitlenin haber algısında ruh halinin, yakın mesaj isteminin, çatışmadan kaçış ihtiyacının ve daha az efor yöneliminin etkili olduğu ortaya çıkmıştır. | Gazetecilik |
ÖZET
Bu araştırmanın amacı, çoklu doğrusal regresyon analizinde açıklayıcı değişkenlerin
birbirleri ile çok yüksek düzeyde ilişkili oldukları durumlarda ortaya çıkan çoklu
doğrusal bağlantı probleminin incelenmesi ve bu problemin giderilmesinde
kullanılan yöntemlerden birisi olan temel bileşenler yönteminin tartışılmasıdır.
Temel bileşenler, çoklu bağlantının olması durumunda, regresyon katsayılarının
tahminlerini elde etmek için en küçük karelere alternatif bir yöntem olmuştur. Eğer
açıklayıcı değişkenler arasında doğrusal bir ilişki yok ise, bunların ortogonal
oldukları söylenir. Genel olarak pratikte açıklayıcı değişkenler ortogonal değildir.
Açıklayıcı değişkenler arasında ortogonalliğin olmaması analizi çok fazla
etkilememesine karşın, bu değişkenler güçlü bir doğrusal ilişkiye sahip olabilirler.
Böyle durumlarda, regresyon modellerine dayalı olarak yapılan çıkarsamalar yanıltıcı
ve hatalı olabilir. Temel bileşenlerin amaçlarından biri açıklayıcı değişkenleri
ortogonalliğine dönüştürmektir. Temel bileşen analizinin ana düşüncesi, çok sayıda
ve birbirleri ile ilişkili değişkenlerden oluşan bir veri setinde var olan değişimi
mümkün olduğunca korurken, değişken sayısını azaltmaktır. Bu, orijinal
değişkenlerin hepsine ait olan toplam varyansın büyük bir kısmını koruyacak şekilde
birbirleri ile ilişkisiz olan yeni değişkenler kümesine dönüştürülerek elde edilir. Bu
çalışmada Vücut Yağ Oranını Etkileyen Değişkenlerin, Çoklu Doğrusal Bağlantı
Problemine Sahip Olması Durumunda Temel Bileşenler Yöntemi Kullanılarak
Uygun Sonuçların Elde Edilmesi ele alınmıştır. Ele alınan değişkenlere ait verilerin
analizinde SPSS 20 ve NCSS 2001istatistiksel paket programlarından yararlanıldı. | İstatistik |
ÖZET
Amaç: Sitomegalovirus (CMV), kök hücre nakli (KHN) yapılan hastalarda asemptomatik enfeksiyon veya CMV hastalığı ile seyreden, mortalite ve morbiditeye neden olan önemli bir etkendir. Allojenik kök hücre nakli (AKHN) yapılan hastalarda bu ilişki daha iyi bilinmektedir. Otolog kök hücre nakli (OKHN) yapılan hastalarda ise CMV reaktivasyonu ve hastalığı ilişkisi daha az bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı OKHN yapılan hastalarda CMV reaktivasyonu ve hastalığı gelişimi sıklığını ve risk faktörlerini değerlendirmek, OKHN hastalarında CMV takibinin daha sık yapılması gereken durumlar varsa bunları göstermektir.
Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Erciyes Üniversitesi Şahinur Dedeman Kök Hücre Nakli ve Tedavi Merkezi'nde 2007-2016 yılları arasında otolog kök hücre nakli ve takipleri yapılan 352 hastanın retrospektif olarak incelenmiştir. OKHN uygulanan hastalarda nakil sonrası ilk 60 gün boyunca haftada iki kez CMV PCR veya antijenemi takip edilmesi şartı arandı. Retrospektif olarak dosya taramasında sorunlar nedeni ile eksitus olan hastalar dışlandı. Toplam 193 hastanın 222 OKHN periyodu çalışmaya dahil edildi. CMV PCR düzeyi >100 IU/ml olması pozitif olarak kabul edildi. 222 OKHN periyodunda nakil öncesi aldıkları kemoterapi protokolleri, tanı anındaki risk durumları, nakil sırasında hastalık aktivasyon durumları, kemoterapi boyunca veya nakil sonrasında nötropenik ateş geçirme durumları, nakil öncesi CMV serolojisi ve bunun dışında viral serolojileri incelendi. Nakil sonrası dönemde eritrosit ve trombosit transfüzyon miktarı, transfüze edilen kan ürününün ışın ve filtrasyon durumu ile CMV serolojisi durumu incelendi. İstatistiksel analiz için "SPSS for Windows 16.0" paket programı kullanıldı.
Bulgular: İncelenen 222 OKHN periyodunda hastaların 83 (%37,4)'ü kadın, 139 (%62,6)'u erkek olup yaş ortalamaları 52,43 (±13,0) idi. OKHN yapılan hastaların 147 (%66,2)'si multipl myelom (MM), 32 (%14,4)'si Hodgkin lenfoma (HL), 9 (%8,6)'u diffüz büyük B hücreli lenfoma, 4 (%1,8)'ü foliküler lenfoma, 3 (%1,4)'ü marjinal zon lenfoma, 4 (%1,8)'ü mantle hücreli lenfoma, 6 (%2,7)'sı akut myeloid lösemi ve 1 tanesi ise Waldenström makroglobulinemisi tanılarına sahipti. OKHN sonrası CMV PCR pozitifliği 51 hastada (%23) saptanırken 47 (%21,1) hastada sadece asemptomatik CMV reaktivasyonu ve 4 (%1,8) hastada da CMV hastalığı gelişti. CMV PCR pozitifliği görülen hastaların 10 tanesine preemptif tedavi, 4 tanesine de CMV hastalığı (CMV pnömonisi) tedavisi uygulandı. OKHN sonrası CMV PCR pozitifliği gelişmesi ile MM, HL ve Non-Hodgkin lenfoma (NHL) arasında anlamlı fark yoktu (sırası ile %22,2; %19,4; %31,7 ve p değeri >0,05) . Hastaların performans durumu, yaşları, nakil sayıları, tanı anında hastalik risk durumları ve nakil öncesi radyoterapi alma durumları ile CMV reaktivasyonu arasında anlamlı ilişki yoktu. Nakil sırasında hastalığın aktivasyon durumu ile CMV reaktivasyonu arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (remisyonda %23,1; parsiyel remisyonda %17,8; aktif hastalıkta %66,7 ve p değeri <0,05). OKHN öncesi HBV, HCV ve HIV seropozitifliği ile CMV reaktivasyonu arasında da anlamlı ilişki bulunamadı; ancak CMV hastalığı gelişen 4 hasta da HBV seropozitif hastalardı. Hastalık türleri ve nakil öncesi kemoterapiler incelendiğinde HL ve NHL hastalarında nakil öncesi alınan kemoterapiler ile CMV reaktivasyonu riski açısından fark bulunamadı. MM hastalarında vinkristin, adriamisin, deksametazon veya bortezomib tedavisi alan ve almayan gruplarda anlamlı fark bulunamazken immünomodülatör (İMİD) tedavi alanlarda CMV reaktivasyonu istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha az bulundu ( İMİD alanlarda %12,2 iken İMİD almayanlarda %27,7 ve p değeri <0,05). Nakil sonrası eritrosit süspansiyonu (ES), trombosit süspansiyonu (TS) ve toplam kan ürünü transfüzyonu sayıları ile CMV reaktivasyonu ilişkisi incelendi. Tüm kan ürünleri, kan merkezinde standart ışınlama ve lökositten arındırma işlemlerinden geçirilmiş ürünlerdi. 2 ünite (Ü) ve altında ES alanlarda CMV reaktivasyonu %21,7 iken 3 Ü ve üstünde ES alanlarda reaktivasyon %44,4 olarak bulundu, p<0,05 olup ES transfüzyonu sayısı arttıkça CMV reaktivasyon riski artmaktaydı. 3 Ü ve altında TS alanlarda CMV reaktivasyonu %11,9, 4 veya 5 Ü replasman alanlarda %32,3, 6 Ü ve üstünde TS alanlarda %37,5 olarak bulundu, TS sayısı arttıkça CMV reaktivasyonu artışı, istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Toplam kan ürünü transfüzyonlarında 5 Ü ve altında replasman alanlarda %19,4, 6-10 Ü replasman alanlarda %40, 11 Ü ve üstünde replasman alanlarda ise %50 CMV reaktivasyonu olduğu görüldü. Kan ürünü transfüzyonu sayısı arttıkça CMV reaktivasyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p<0,05).
Sonuç: OKHN hastalarında nakil öncesi hastalık durumu, CMV reaktivasyonu için önemli risk faktörüdür. OKHN hastalarında yaş, performans durumu veya hastalık risk durumu CMV reaktivasyonu için belirgin risk oluşturmazken hastaların nakil öncesi aldığı klasik kemoterapilerin de CMV riskini artırıcı etkisi bulunmamamıştır. Ancak İMİD türevleri ile CMV reaktivasyonunda belirgin düşüş olması, tedavi düzenlenmesinde önemli olabilir. Hastaların kan ürünleri transfüzyonu arttıkça CMV reaktivasyonunun artması, bu grup hastaların CMV reaktivasyonu ve hastalığı için daha yakın takip edilmesi için öngörü oluşturmaktadır. | Hematoloji |
Bu çalışma Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi (HÜTF) Göz Hastalıkları Anabilim Dalında Ocak 2023-Temmuz 2023 tarihleri arasında retrospektif olarak gerçekleştirildi. Çalışmaya HÜTF Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Retina Biriminde diyabetik makula ödemi nedeniyle tedavi uygulanan 107 hastanın 143 gözü dahil edildi. Hastalar intravitreal tedavi türüne göre üç gruba ayrıldı: Sadece intravitreal ranibizumab uygulanmış hastalar Grup 1, sadece intravitreal aflibercept uygulanmış hastalar Grup 2 ve sonradan intravitreal deksametazon tedavisine geçilmiş olan hastalar Grup 3 olarak değerlendirildi. Hastaların temel demografik bilgileri (yaş,cins), başlangıç HbA1c değeri, çalışma süresince yapılan enjeksiyon sayısı, ranibizumab ve aflibercept enjeksiyon tedavisi alan gruplarda kliniğimize ilk başvurduğu andaki, üç enjeksiyon sonrası, 6. ay ve 12.ay takiplerinde ve deksametazon implantı tedavisi alan grupta ise steroid tedavisi öncesi, 12.ay ve 18.ay takiplerinde optik koherens tomografi (OKT) bulgularındaki değişiklikler (OKT enflamatuar biobelirteçler, santral retinal kalınlık) ve en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) kaydedildi. OKT verileri, spektral domain OKT (SD-OKT) (Heidelberg Spectralis, Heidelberg, Almanya) ile elde edildi.
Tüm SD-OKT görüntüleri, 6x6mm'lik bir alan üzerinde 25 taramadan oluşan fovea merkezli makular taramalardı. OKT verilerine santral retina kalınlığı, santral 1000 μm alanda hiperreflektif nokta varlığı ve sayısı, santral 1000 μm alanda sert eksuda varlığı ve sayısı, santral 1000 μm alanda kistik ödem varlığı ve sayısı, santral 1000 μm alanda intraretinal en büyük kistin iki eksende ölçümü, seröz maküler dekolman, epiretinal membran (ERM), iç retinal tabakaların dezorganizasyonu (DRIL), elipsoid zon hasarı varlığı kaydedildi.
Grup 1 ve Grup 2 bütün kontrollerde hem kendi içlerinde hem de birbiri ile karşılaştırıldı. Grup 3 ise kendi içinde değerlendirildi. Her üç gruba dahil edilen hastaların nihai EİDGK ve santral retinal kalınlık değişimi ile başlangıç enflamatuar
OKT biobelirteçleri arasındaki korelasyona bakılarak, tedavi sonucunda prognostik değerleri gözden geçirildi. | Göz Hastalıkları |
ÖZET Bibliyografya kısaca, kitap bilgisi demektir ve ilmin her sahası için kaynak olma durumundadır. Günümüzde artık genel bibliyografyaların yamsıra bir konu, bir şahıs, bir tür ile ilgili bibliyografyalar önem kazanmaktadır. Bu tez de temel olarak bir bibliyografya çalışmasıdır. Konusu ise "1928-1998 yıllan arasındaki menkıbe ve menâkıbnâmelerle ilgili eserler"dir. Menkıbe kelimesi, tarihî seyri içinde değişik anlamlarda kullanılmıştır. Tezimizde, kelimenin "Allah'ın dostluğunu kazanmış velî denilen büyük şahsiyetlerin izhar ettikleri kerametleri anlatan küçük hikayeler" anlamında kullanıldığı eserler incelenmiştir. Menkıbelerin bir araya getirildiği eserlere menâkıb yahut menâkıbnâme denilmektedir. Menâkıbnâme edebiyatı, tarih, edebiyat, ilahiyat, sosyoloji, folklor gibi sahalarda önemli bir malzeme birikimine sahiptir ve ayrıca bazı eserleriyle de kaynaktır. Fakat ilmin bir çok dalını ilgilendiren bu konu ile ilgili çalışma ve araştırmalar, ülkemizde henüz yeterli seviyeye ulaşmış değildir. Bu tezin amacı, 1928-1998 yıllan arasındaki menkıbe ve menâkıbnâmelerle ilgili eserleri mümkün olduğu nisbette toplamak, bunlan sahamn ilgililerine tanıtmaktır. Böylece, bundan sonra, konu ile ilgili çalışmalar için yapılacak saha taramalannda araştırmacılara eser hakkında bilgi sahibi olmak adına kolaylık sağlamaktır. Aynca, bibliyografik bir çalışmada seçilen konu ile ilgili neşredilen kitap, makale, dergi vb. ürünlerin sayısı, mahiyeti, özellikleri, basım yıllan genel değerlendirmelere gitmede kıymet taşımakta, bir ülkenin ilmî, fikrî ve kültürel seviyesini tesbite yaramaktadır. Tezin bir ikinci amacı da bibliyografyada verilen eserlerin bu niteliklerine dikkat ederek değerlendirme ve tasnif yapmaktır. Buradan hareketle de ülkemizde konu ile ilgili neşriyatın umûmî durumunu ortaya koymaktır. Çalışma, girişle beraber üç bölümden müteşekkil olup, sonuç kısmıyla tamamlanmaktadır. Girişte, öncelikle menkıbe ve menâkıbnâme edebiyatı ele alınmıştır. Burada menkıbe kelimesinin anlamı, bir menkıbenin teşekkülü, evliya menkıbelerinin özellikleri ve tipleri İslâm dünyasında ve Türk edebiyatında menâkıbnâmelerin ortaya çıkışı, gelişmesi, bu eserlerin kültür hayatımızdaki yeri ve önemi, konu ile ilgili ilmî çalışmalar ayn ayn başlıklar altında incelenmiş, menkıbe-menâkıbnâme edebiyatı hakkında geniş malumat verilmiştir. Girişin ikinci kısmında bibliyografya nedir ve hazırladığımız bibliyografyanın sınırlan ile tertibi nasıldır, konulan izah edilmektedir. Birinci bölümde bibliyografyada tanıtılan eserler değerlendirilerek tasnifi yapılmıştır. Burada tasnif yapılan diğer kaynaklar incelenmiş, ne tip gruplandırmalar yapıldığı açıklanmış ve bizim yaptığımız sınıflandırma verilmiştir. Aynca aynlan başlıklardaki eserler hakkında genel açıklamalar yapılarak, ikinci bölümde tanıtılan eserler künye numaralanyla listelenmiştir. 269İkinci bölümde "Menkıbe ve menâkıbnâmelerle ilgili eserler bibliyografyası" yer almaktadır. Burada çalışmaya tayin ettiğimiz sınırlar içinde kalan konu ile ilgili kitaplar ve tezler ele alınmıştır. Her kitap, künye, tanıtma cümlesi, içindekiler kısmı, önsöz ve/veya girişte bahsedilenler ve kitabın konusunu belirten bölümlerle incelenmiştir. Sonuç kısmında, bibliyografyada bulunan eserlerin özelliklerinden hareketle konuyla ilgili neşriyatın genel durumu hakkında ulaşılan neticeler açıklanmaktadır. Çalışmanın sonunda, tezde geçen yazar adlan ve eser adlarını ihtiva eden iki ayrı indeks verilmiştir. | Bibliyografya |
Muhabirlik, içinde bulunduğu toplumsal sürecin ekonomik, sosyal ve politik dinamikleriyle diyalektik bağını sürdürürken mobil iletişim teknolojileri alanındaki gelişmelere uyum sürecinde de dönüşüme uğramaktadır. Gazetecilik alanında medya için esas içerik üreticisi olma misyonunu sürdüren muhabirlik alanındaki dönüşüm, bu alandaki karakteristik üretim tarzına odaklanmakla daha anlaşılır hale gelmektedir. Bu bağlamda, tez çalışmamız, muhabirlik alanlarında yaşanan dönüşümü, haber üretim süreçleri üzerinden betimlemeyi amaçlamaktadır. Mobil iletişim ortamlarında gelişmelere bağlı olarak muhabirlik alanlarında gerçekleşen yenilenme devinimi, amaçlı örnekleme yöntemi esas alınarak çalışma odağı seçilen Anadolu Ajansı (AA) ile TRT özelinde ele alınmakta ve bu kurumlarda görev yapan alan muhabirlerinin faaliyetleri araştırmaya rehberlik etmektedir. Bu çalışmanın bulguları, mobil iletişim teknolojilerinin ürünü olan WhatsApp gibi iletişim uygulamalarının sunduğu yeni iletişim ortamlarında, muhabir-haber merkezi ve muhabir-haber kaynağı ilişkileri ile haber organizasyonu ve üretim sürecinin yeniden düzenlendiğini, bu yeni düzenin sonucunda muhabirlerin haber için ihtiyaç duyulan bilgiye erişiminin, haber kaynaklarının yönetiminde gerçekleştiğini, iş ve özel hayatları arasındaki dengenin daha fazla bozulduğunu göstermektedir. | Gazetecilik |
Osmanlı Devleti'nde XVII. yüzyılda iktisadi, sosyal ve siyasi çözülme asayişi önemli ölçüde tehdit etmiştir. Devlet ortaya çıkan problemlere kalıcı ve köklü çözümler üretmemiş, geçici tedbirlerle problemleri çözmeye çalışmıştır. Bu durum Osmanlı Devleti'ni değişen dünya şartlarına göre geride bırakmakla birlikte devletin önemli müeseselerinde bozulmaları, yenilgileri, ekonomik buhranı ve eşkıyalık hareketlerini ortaya çıkarmıştır.
Bu eşkıyalık hareketleri; yol kesme, hırsızlık, soygun, ev, kervan ve hamam basma, adam kaçırma, can, mal ve ırza tecavüz, cinayet, askeri sınıf mensuplarının zulümleri, görev suistimali şeklinde cereyan etmiştir. Eşkıyalık hareketlerine katılan sadece askeri sınıf mensupları olmamış, reâyâya da eşkıyalık hareketlerinde bulunmuştur. Devletin her kademesinde olan insanların katıldığı bu hareketlere, ekonomik buhranla beraber insanların kolay kazanma arzusu, uzun süren seferler, otorite boşluğu ve askeri disiplinin bozulması neden olmuştur. Eşkıyalık hareketlerinde bulunanlar, kimi zaman gurup halinde kimi zaman da ferdi olarak eşkıyalık yapmışlardır. Eşkıyalık hareketleri daha çok Rumili Eyaleti'nde ve onu takiben Anadolu Eyaleti'nde gerçekleşmiştir. Diğer eyaletlerde de bir çok olay yaşanmıştır.
Eşkıyalık hareketlerine karşı alınan önemler ve suç işleyenlere verilen cezalar çoğu zaman bu faaliyetleri engelleyememiştir. Eşkıyalık hareketleri Osmanlı'da özelliklede taşrada görülmeye devam etmiştir. Bu durum devlet otoritesinin taşrada zayıflamasına neden olmuştur.
Bu araştırmada XVII. yüzyılın ilk yarısında Osmanlı Devleti'nin genel durumu, eşkıyalık, eşkıyalık hareketlerinin ortaya çıkış sebepleri, Mühimme Defterlerine göre (1626-1631) Osmanlı Devleti'nde yaşanan eşkıyalık hareketleri, bu hareketlerin kimler tarafından yapıldığı, alınan tedbirler ve verilen cezalar üzerinde durulmuştur. | Tarih |
Bu çalışmanın amacı demiryolu/tren imgesinin, Orhan Pamuk'un Cevdet Bey ve Oğulları, Sessiz Ev ve Yeni Hayat adlı romanlarında iktidarın çeşitli veçhelerini temsil eden çok boyutlu ve dinamik `eril/kolonyal bir iktidar imgesi' olarak yer aldığını ortaya koymaktır. Metnin imgelem rengi romanların kronolojik sırasına göre değişirken imgenin iktidar temsili çoğullaşır, genişler ve demiryolu/tren postmodern bir imgeye dönüşür. İmgelem rengi ve iktidar temsilinin dönüşümü sırasında imgenin iktidar alanı olan dişil topos da postmodernleşir ve çoğullaşır.Türk modernleşmesi, Doğu-Batı ve kimlik sorunları temaları bağlamında, postmodern ve postkolonyal bakış açısıyla ve Pamuk romanları arasındaki süreklilik ilişkisi temelinde yapılan yakın okuma tezi desteklemektedir: Klasik gerçekçiliğe yakın duran Cevdet Bey ve Oğulları'nda bilimin `aydınlık'ındaki iktidar temsili eril/kolonyal/ komplekstir; dişil topos, ANAdolu/Doğu'dur. Hem modernist, hem postmodernist özelliklere sahip Sessiz Ev'de bilimsel bilgi-sanatsal bilgi geriliminin `alacakaranlık'ında iktidar imgesi eril/kolonyal/komplekstir, ama postmodern çağrışımlara da sahiptir; dişil topos, ANAdolu/Doğu/ tarihtir. Postmodern roman Yeni Hayat'ta sanatla ulaşılan varoluş bilgisinin `karanlık'ında iktidar imgesi eril/kolonyal/komplekstir, ama iyice çoğullaşır, postmodern çoğulluğun ve Tanrısal iktidarın sınırsız genişliğine sahip bütünlüklü bir iktidarı temsil eden postmodern bir imgeye dönüşür; dişil topos, kelimenin iki anlamıyla: yer ve tema olarak, hem ANAdolu/Doğu, hem de metindir. | Karşılaştırmalı Edebiyat |
İlk zamanlarda insanoğlunun doğaya bakış açısı onu anlama ve varlık yasalarını kavrama çerçevesinde temellenirken, sanayileşme ile birlikte yoğun kentleşmenin gerçekleştiği modern dönemde doğa bir meta haline getirilerek, doğa ve kent keskin sınırlarla birbirinden ayrılmıştır. Şehir planlama modernist anlayışın eylemi haline gelmiştir. Sanayileşme sonrası ortaya çıkan kent planlamaya yönelik yaklaşımlar sanayi kentlerinin sorunlarına çözüm aramış; açık ve yeşil alan sistemi oluşturma temelinde biçimlenen yaklaşımlar ön plana çıkmıştır. Ülkemizin sahip olduğu yaklaşık 60 yıllık mekansal planlama deneyimi de benzer biçimde modernist temelli şekillenmiştir. Modernist çerçeveden gelen fiziksel planlama yaklaşımının mevcudun sürdürülmesine, parselasyona ve standart yerleşme şemalarına dayalı gerçekleştirilmektedir. Bu durumda bir sistem olarak peyzajın ve bir alt sistemi olan açık ve yeşil alanların dolayısıyla kentlerin sürdürülebilirliği zorlaşmaktadır. Üstelik imar mevzuatındaki açık ve yeşil alanlara ilişkin tanım, sınıflandırma ve standartlardaki eksiklikler/tutarsızlıklar, yönetsel yapıdaki yetersizlikler açık ve yeşil alanların sistem oluşturacak biçimde planlanmasını engellemektedir. Bu bakımdan ülkemizde açık ve yeşil alanların bütüncül ve etkin bir biçimde ele alınmasını sağlayacak strateji ve standartların yer aldığı bir rehber ihtiyacı ortaya çıkmaktadır. Çalışma alanı olan Düzce'nin 1999 Depremi sonrasında il olmasıyla birlikte hızlı bir gelişme sürecine girmiştir. Ancak mekansal planlamanın sürdürülebilirlikten uzak kurgusu nedeniyle kent içerisinde var olan açık ve yeşil alanlar kentin gereksinimlerine yanıt verememektir. Tezde bu aşamada açık ve yeşil alan sistemlerine ilişkin envanter, analiz ve sentez çalışmalarına yönelik yol haritası oluşturacak bir rehber önerisi geliştirilmiştir. Rehberde kent karakterine ve kentleşme seviyesine (kentsel yoğunluk) göre açık ve yeşil alan stratejileri ortaya konmuştur. Bunun yanı sıra açık ve yeşil alanlara ilişkin sınıflandırma yeniden tanımlanmış; bu doğrultuda öneri standartlar getirilmiştir. Bu standartlar ekolojik, rekreasyonel ve doğal afete yönelik olmak üzere üç grupta toplanmıştır. Rehbere ilişkin çizilen çerçeve doğrultusunda çalışma alanı değerlendirilmiş ve bazı analizler (arazi örtüsü değişimi, yüzey akış, bağlantılılık, erişim) yapılmıştır. Ayrıca, rehberde geliştirilen strateji ve standartların Düzce kent merkezi çerçevesinde uygulanması sağlanarak açık ve yeşil alan sistemine ilişkin öneriler ve altlıklar ortaya konmuştur. Sonuçta ülkemizde yapılan diğer çalışmalara kıyasla bir ilk olan bu rehber önerisiyle; kentin, kent ekosisteminin ve kentlinin açık ve yeşil alan gereksinimlerini karşılaması öngörülmektedir. | Peyzaj Mimarlığı |
Bu çalışmada, prenatal, postnatal ve erişkin dönemlerdeki ratların glandula parotis'lerinin histokimyasal ve rutin histolojik boyama yöntemleri kullanılarak gelişimlerinin karşılaştırmalı olarak incelenmesi amaçlandı. Araştırmada prenatal dönem için intra uterin 17 günlük, postnatal dönem için 30 günlük yavru ile yaklaşık 6 aylık erişkin ratlardan parotis bezleri histolojik yapılarının ortaya konması amacıyla bütünüyle alındı. Prenatal dönemde, stromanın (bağ doku) bez lehine olacak şekilde çok geniş yer kapladığı; bezin salgı yapıcı kısımları ve akıtıcı kanalların ise bezin bağ dokusu içinde küçük kümeler halinde dağılmış olduğu tespit edildi. Öncül salgı hücrelerinin bu dönemde, yavru ve erişkin dönemde bulunan hayvanlardaki korpus glandule miktarına oranla çok daha az sayıda olduğu bulundu. Periodik Asit-Schiff (PAS) boyama yönteminde öncül salgı yapıcı hücre topluluklarının bir kısmının PAS pozitif reaksiyon verdiği izlendi.Postnatal dönemde, parotis bezinin etrafını gevşek bağ dokudan bir kapsülün çevrelediği tespit edildi. Bu kapsülden ayrılan, ince demetlerden oluşmuş bağ doku iplikçiklerinin bezi lob ve lopçuklara ayırdığı ve loblar içinde salgı kanallarının olduğu tespit edildi. Korpus glanduleyi oluşturan hücreler PAS negatif olarak gözlemlendi. Pars sekrotorya'da PAS ile reaksiyon görülmemesine rağmen pars inisyalis hücre sitoplazmalarında PAS ile reaksiyon tespit edildi. Akıtıcı kanallar çevresindeki bağ dokuda plazma hücreleri gözlemlendi. Loblar arasındaki bağ dokuda özellikle damarlar çevresinde granülleri koyu mor boyanmış çok sayıda mast hücresine rastlandı.Erişkin dönemde, parotis doku örnekleri incelendiğinde, postnatal dönemde elde edilen bulgularla benzer olduğu görüldü. Erişkin dönemde organın lop sayısında ve büyüklüğünde artış görülmektedir. Yapılan histokimyasal boyamalar sonucunda korpus glandule'ler PAS ile zayıf reaksiyon verdiler.Histokimyasal metodlardan Alcian Blue (AB) yöntemi ile prenatal dönemde bazı korpus glandule hücrelerinin pozitif reaksiyon vermelerine rağmen, diğer iki dönemde AB negatif reaksiyon verdikleri belirlenmiştir. | Histoloji ve Embriyoloji |
Bu çalışma ile, İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü Bahçeköy Orman İşletme Müdürlüğü'ne bağlı Kurtkemeri Orman İşletme Şefliği sınırları içerisindeki doğal gençleştirme çalışmalarının başarı durumu ve gençliklerde büyüme performanslarının silvikültürel açıdan değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla bölgede yayılış gösteren sapsız meşe, sapsız meşe-doğu kayını ve sapsız meşe-gürgen ağaç türlerinin bulunduğu sırasıyla 15, 38 ve 39 numaralı bölmelerin her birinde 30 adet 20 x 20 m ölçülerinde örnek alanları alınmış ve üzerindeki ağaçların çapları, boyları ve birey sayılarının ölçümü ile kapalılık dereceleri ölçülmüştür. Ayrıca örnek alanlar içerisinde iki adet alt örnek alan alınarak içerisinde gençlik sayısı, kök boğazı çapı ve boy ölçümleri yapılmıştır. Diğer taraftan sapsız meşe-doğu kayını gençliklerinde ışık entansitesi ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Bir yaşındaki gençliklerin yarısını sapsız meşe, yarısını doğu kayını oluşturmaktadır. Doğu kayını gençliğinin kök boğazı çap, gençlik boyu ve kök boğazı yüzey alanı gelişimi sapsız meşe gençliğinden sırasıyla %21, %29 ve %60 daha yüksektir. Gençliğin boyu tohum ağaçlarından uzaklaştıkça artış göstermiştir. Beş yaşındaki gençliklerin %72'si sapsız meşe, kalanı da gürgendir. Gürgen gençliği meşe gençliğinin 2 katından daha fazla kök boğazı çapı ve boyuna sahiptir. Ayrıca gürgen gençliklerinin ortalama kök boğazı yüzey alanı meşe gençliklerinden 5 kat daha yüksektir. On bir yaşındaki gençliklerin %62'si doğu kayını, kalanı da sapsız meşedir. Doğu kayını ve sapsız meşe gençliklerinin büyüme özellikleri benzerdir. Sapsız meşe bir yaşındaki kök boğazı çapı 2,4 mm iken on bir yaşında 18,4 mm'ye ulaşırken, boyu 11,8 cm den 168,1 cm'ye ulaşmıştır. Doğu kayını gençliği ise bir yaşındaki kök boğazı çapı ve boyu sırasıyla 2,8 mm ve 15,2 cm iken, onbir yaşındaki kök boğazı çapı ve boyu sırasıyla 17,2 mm ve 175,3 cm'dir. Sonuç olarak, sahalarda doğal gençleştirmenin başarılı olduğu ve yeterli sayıda gençliğin elde edildiği söylenebilir. Bir yaşındaki gençliklerde doğu kayını sapsız meşeye göre hızlı büyüse de, onbir yaşına geldiğinde farkın kapandığı görülmektedir. Ayrıca gürgenin meşeye göre daha hızlı geliştiği ve meşeyi boğma tehlikesi göz önüne alındığında, sapsız meşe-gürgen karışık meşceresinde meşeye çap-boy üstünlüğü verilmesi önerilmektedir. Ayrıca sahalarda gereğinden fazla gençlik vardır. Özellikle beş yaşındaki ve on bir yaşına gelmiş gençliklerde metrekarede 8 bireyden fazla bulunması, gençliğin optimum gelişimi için oldukça yüksek sayılabilir. Bu sahalarda gençlik bakımların vakit geçirmeden yapılması önerilmektedir.
Anahtar sözcükler: Belgrad Ormanı, Büyüme, Doğal gençleştirme, Doğu kayını, Meşe. | Ormancılık ve Orman Mühendisliği |
Bu araştırma, üniversite çalışanlarında işyeri ergonomisinin iş yaşam kalitesi ile ilişkisinin belirlemesi amacıyla kesitsel tipte yapılmıştır. Araştırmanın evrenini, Ağustos 2023-Eylül 2024 tarihleri arasında Iğdır Üniversitesinin akademik, idari ve destek ile teknik birimlerinde çalışan toplam 885 üniversite çalışanı oluşturmuş olup örneklem hesaplanması yöntemiyle 270 üniversite çalışanı araştırma kapsamına alınmıştır. Araştırma, araştırmanın yapıldığı tarihler arasında aktif olarak çalışan ve araştırmaya gönüllü olarak katılmayı kabul eden 400 üniversite çalışanı ile tamamlanmıştır. Araştırmanın verileri, Kişisel Bilgi Formu, İşyeri Ergonomisi Ölçeği ve Çalışanlar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği kullanılarak yüz yüze anket tekniği ile toplanmıştır. Araştırmada elde edilen verilerin istatiksel değerlendirilmesinde; tanımlayıcı istatistik testleri, Bağımsız Gruplarda t testi, ANOVA Tek Yönlü Varyans Analizi, Pearson Korelasyon Analizi, Lineer Regresyon Analizi ve iç tutarlılık katsayısı analizi kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, anlamlılık düzeyi p<0.05 kabul edilmiştir. Araştırmada, üniversite çalışanlarının İşyeri Ergonomisi Ölçeği'nden ortalama 113,35±19,46 puan ile yüksek düzeyde işyeri ergonomisinin olduğu; Çalışanlar İçin İş Yaşam Kalitesi Ölçeği'nden ortalama 70,85±15,19 puan aldıkları, çalışanların merhamet memnuniyetinin orta düzeyde, tükenmişlik düzeyinin düşük seviyede ve üniversite çalışanlarının merhamet yorgunluğunun düşük düzeyde olduğu tespit edilmiştir. Araştırmada, üniversite çalışanlarının işyeri ergonomisi puanı ile çalışanların iş yaşam kalitesi puanı arasında pozitif yönde düşük düzeyde (r=0,108; p=0,031; p<0.05), anlamlı ilişkinin olduğu belirlenmiştir. Üniversite çalışanlarında işyeri ergonomisinin çalışanların iş yaşam kalitesi düzeyinin %1,2'ini anlamlı bir şekilde etkilediği, işyeri ergonomisindeki bir birimlik artış, çalışanların iş yaşam kalitesini 0,084 kat anlamlı bir şekilde artırdığı saptanmıştır.
Sonuç: Araştırmada, üniversite çalışanlarının işyeri ergonomisi ile iş yaşam kalitesinin iyi düzeyde olduğu; üniversite çalışanlarında işyeri ergonomisi ile çalışanların iş yaşam kalitesi düzeyi arasında anlamlı ilişkinin bulunduğu; üniversite çalışanlarının işyeri ergonomik faktörlerindeki olumlu artışın, çalışanların iş yaşam kalitesini de anlamlı düzeyde arttığı sonucuna ulaşılmıştır. | Halk Sağlığı |
AMAÇ: Bu çalışmada farengoösefageal segmentin ana komponenti olan krikofarengeal kasın(KFK) primer yaşlanmasını incelemek amacıyla kasın apopitozisi ve gastroösefageal reflünün bu apopitozisteki etkisinin var olup olmadığı immünohistokimyasal markerlar değerlendirilerek araştırılması amaçlandı.
GEREÇ YÖNTEM: T.C. Adalet Bakanlığı Adli Tıp Kurumunda ölüm üzerinden 12 saat ve daha kısasüre geçmiş olan taze kadavralar çalışmaya dahil edildi. Vakalar 40 yaş üzeri (15 vaka) ve 40 yaş altı(15 vaka) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Rutin otopsi işlemi esnasında boyuna ek insizyon yapılmaksızın krikofarengeal kas ve özofagokardiak bileşke mukozası örnekleri alındı. Alınan mukozaörneklerinde yaşlanma ve kas hasarının göstergesi olarak apopitotik immünohistokimyasal markerlar olan Bax, Bcl-2 ve Kaspaz skorları hesaplandı.
BULGULAR: Toplamda ortalama yaşları 54 olan (41-74) 40 yaş üzeri 11 erkek 7 kadın vaka veortalama yaşları 29 (14-37) olan 40 yaş altı 7 erkek 2 kadın kadavradan örnekler alındı. Ortalama Bax, Bcl, Kaspaz değerlerine bakıldığında yaş ile anlamlı ilişki kurulamadı (p=0,94). Vakaların sağ
ve sol tarafları ile yaş arasında ayrı ayrı değerlendirildiğinde sağ taraf krikofarengeal kas Bax skorlarının yaş ile anlamlı ölçüde azaldığı gözlemlendi (p=0,026). Sol taraf krikofarengeal kas Bax ve bcl değerleri yaş ile anlamlı olarak arttığı görüldü (Bax için p=0,035; bcl için p= 0,049 ). Ösefagusu değerlendirilmeye alınan 23 vakadan 4'ü 40 yaş altı gruptan, 6 'sı 40 yaş üzeri gruptan olmak üzere 10 vakada ösefajit bulguları mevcuttu. Ösefajitli vakalarda ortalama apopitotik marker değerlerine bakıldığında anlamlı bir ilişki gözlenmedi (bcl-2 sağ/sol p = 0,311/0,105; bax sağ/sol p=0,462/0,022; kaspaz sağ/sol p=0,649/0,687).
SONUÇ: Yutma sfinkteri olan KFK' ın primer yaşlanmayla dejenere olmadığı ve kimyasal hasar oluşturduğu bilinen reflü varlığından etkilenmediği histopatolojik olarak ortaya konmuştur. | Kulak Burun ve Boğaz |
Amaçlar: Klasik galaktozemi, galaktoz-1-fosfat üridiltransferaz enzim eksikliği nedeniyle ortaya çıkan, otozomal resesif bir hastalıktır. İlişkili genetik varyantlar 11 ekzonlu GALT geninde DNA dizi analizi ile saptanabilen küçük mustasyonlar olmasına rağmen %1 oranında büyük delesyonlar da bildirilmektedir. Bu çalışmada, klasik galaktozemi klinik tanısı alan olgularda genetik etiyolojinin açıklanması, genotip-fenotip ilişkisinin araştırılması, toplumumuzdaki GALT geni mutasyon spektrumunun belirlenerek moleküler genetik analiz için uygun yaklaşımın kararlaştırılması amaçlandı.
Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya, klinik ve biyokimyasal bulgularla klasik galaktozemi tanısı alan 90 olgu dâhil edildi. Olgularda ilk aşamada GALT geninde Sanger dizi analizi ile küçük varyantlar, kalıtım modeli ile uyumlu varyant saptanmayanlarda ikinci aşamada MLPA tekniği ile büyük mutasyonlar araştırıldı.
Bulgular: Olguların %90'ında dizi analiz yöntemi ile 17'si daha önce tanımlanmış dördü novel (p.R67Pfs*19, p.S236Rfs*30, p.S156*, p.V243I) varyant saptandı, MLPA analizi ile herhangi bir delesyon/duplikasyon saptanmadı. Olgu grubumuzda en sık (%42) ekzon 6'da p.Q188R, ardından ekzon 10'da p.E340* (%15) ve p.R67Pfs*19 (%8) saptandı.
Tartışma: Toplumumuzdaki p.Q188R sıklığı Avrupa sonuçları ile uyumluydu. Literatürde Türkiye polülasyonuna özgün olduğu bildirilen p.E340*, çalışmamızda en sık saptanan ikinci varyant oldu. Üçüncü sıklıkla saptadığımız p.R67Pfs*19 ise novel değişimdi. Bu sonuçlarla, GALT geninde sadece ekzon 6 ve 10'un dizilenmesi ile olguların yaklaşık %65'ine moleküler tanı verilebileceği gösterildi. Çalışmamızda MLPA analizinde büyük mutasyon saptanmaması, olgulardaki ön tanıdan daha sonra uzaklaşılmış olması ile açıklanabilir. Klinik olarak galaktozemi ön tanısı alan ve GALT geninde dizi analizinde patojenik varyant saptanmayan olguların MLPA analizi öncesinde klinik açıdan yeniden değerlendirilmesinin uygun olacağı düşünüldü. | Genetik |
Yatırım ve emeklilik fonlarına yatırım yapmak birçok avantajı da beraberinde getirmektedir. Çeşitlendirme sağlayıp riski düşürmeleri, profesyonel yönetimle piyasa öngörüsüne yol açmaları ve fonlara katılan yatırımcıların vergiden muaf olmalarını sağlamaları sebebiyle en çok tercih edilen yatırım araçları haline gelmişlerdir. Tercih edilmeleri sonucu fonların artan büyüklük ve sayıları, performanslarının ölçülme ihtiyacını doğurmaktadır. Bu çalışmada, 9 türde A Tipi, 9 türde B Tipi yatırım fonu ve bunun yanında A Tipi (toplam), B Tipi (toplam) yatırım fonları ve Emeklilik (toplam) fonlarının oluşturduğu fon gruplarının Ocak 2001 – Aralık 2011 tarihleri arasında günlük ve aylık dönemlerle performansları ölçülmüştür. Birtakım fon gruplarının, bu tarih aralığındaki bazı dönemlerde işlemde olmamaları sebebiyle, analiz edildikleri tarih aralığı daha kısadır. Fonların performansını ölçmeye yönelik diğer birçok çalışmadan farklı olarak, bu çalışma fon gruplarının net getiri oranlarının hesaplanmasında gider oranlarını da göz önünde bulundurmuştur. Fon gruplarının riskleri ile orantılı bir getiriye sahip olup olmadığı, sermaye varlıklarını fiyatlama modeli (SVFM) ve Fama – French üç faktör modeli kullanılarak test edilmiştir. Riske karşı düzeltilmiş performans ölçütü olan Jensen Alfa ölçütü, yukarıda bahsedilen varlık fiyatlama modellerin tahminlenmesinden elde edilmiş ve fon gruplarının anormal bir getiriye sahip olup olmadıkları test etmek için kullanılmıştır. Sonuç olarak, giderleri hesaba katılarak değerlendirilen fonların büyük çoğunluğu beklenilenin aksine yüksek performans göstermemiştir. | Maliye |
Çalışmada geçmişten günümüze kadar var olan fakat son dönemde ekonomik, sosyal ve özellikle de teknolojik gelişmelerle tüketicileri etkisi altına almayı başaran bir tüketim tarzı olan gösteriş tüketimine yer verilmiştir. Bu çalışmanın amacı ise son dönemde öne çıkan gösteriş tüketim tarzının Türkiye ekonomisinin büyümesine etkisinin neler olduğunu tespit etmektir. Çalışmada Türkiye'deki ekonomik yansımaları tespit edebilmek için zaman serisi analizi yöntemine başvurulmuştur. Analiz için seçilen zaman 2006 yılının ilk çeyreği ile 2020 yılının son çeyreğini kapsamaktadır. Analizde bağımlı değişken olarak GSYH verileri kullanılmıştır. Bağımsız değişkenler ise özel tüketim vergisi gelirleri, tüketici fiyat endeksi ve doğrudan yabancı yatırım verilerine yer verilmiştir. Zaman serisi analizi için değişkenlere birim kök testleri, eş bütünleşme testleri ve hata düzeltme testleri uygulanmıştır. Analiz sonucunda seçilen bağımsız değişkenlerin Türkiye'nin ekonomik büyümesi üzerine uzun dönemli ve pozitif yönlü etkisinin olduğu tespit edilmiştir. Bu sonucuna göre özel tüketim vergisi kapsamında lüks mal ve hizmetlerin sınıflandırılmasına yönelik düzenlenmelerin yapılması için gerekli politika önerileri sunulmuştur. | Maliye |
Deprem; Yerküre içerisinde oluşan hareketler ve kırılmalar nedeniyle aniden meydana gelen enerjinin sonucu ortaya çıkan titreşim dalgalarının ilerlemesiyle geçtikleri ortamları ve yeryüzünü sarsma olayıdır. Deprem, insanoğlunun dünya var olduğundan beri birlikte yaşamak durumunda kaldığı doğal bir gerçekliktir. Depremler sonucunda milyonlarca insanın yaşamını yitirdiği, sayısız yapının yıkıldığı bilinmektedir.
Dünyadaki en etkin deprem kuşaklarının üzerinde bulunan Türkiye'nin bilinen geçmişinde bu topraklarda pek çok deprem olmuş, bunların azımsanamayacak bir kısmı da önemli can ve mal kayıplarına yol açmıştır. Depreme karsı hazırlıklı olmanın en önemli unsuru, içinde yaşadığımız yapıların deprem güvenliğine sahip olmasıdır.
Ülkemizde bulunan mevcut yapıların, depreme karşı güvenliğinin sağlanabilmesi için güçlendirme yöntemlerinin geliştirilmesi önemli bir mühendislik dalıdır. Ülkemizde bulunan birçok yapı maalesef deprem kuvvetlerine karşı yeterli güvenliğe sahip değildir. Bunun nedeni olarak yanlış projelendirme, kalitesiz malzeme kullanımı, işçilik hataları gibi sebepler sayılabilir. Tüm bu sebepleri ortadan kaldırmak için çeşitli güçlendirme teknikleri uygulanmaktadır. Yapılan güçlendirme tekniklerinde esas hedef, yapıda dayanım, süneklik ve rijitliğin istenilen düzeye getirilmesidir. Binalarımızda rijitliğin alt seviyelerde olması katlar arası rölatif deplasmanların ciddi problemler teşkil etmesine neden olur. Böyle yapılarda betonarme çerçeveyi oluşturan kolon ve kirişlere çelik elemanlar yerleştirilerek güçlendirilmesi çözüm teşkil etmektedir. Bu yöntemle dayanım, rijitlik ve süneklikte artış ekonomik bir şekilde sağlanmaktadır. Ancak şüphesiz betonarme yapının çelik ile güçlendirilmesinde bağlantı detayları ve işçilik çok büyük önem arz etmektedir.
Güçlendirme uyguladığımız yapıların elastik ötesi davranışlarındaki değişimlerinin değerlendirilmesi, güçlendirme tekniklerimizin ne derece önemli olduğunun fark edilmesi için kullanılmaktadır. Doğrusal olmayan analiz yöntemlerinde amaç belirli bir seviyede deprem kuvveti ile yapıda amaçlanan deprem davranışının görülüp görülmediğinin kontrolüdür.
Çalışmamızda yapıların güçlendirilmesini değerlendirmek için 1/3 ölçekli boş betonarme çerçeve, bu çerçevenin çelik korniyer ve lamalarla güçlendirilmiş halinin doğrusal olmayan analizlerinin bulunması ve sonuçlarının değerlendirilmesi amacıyla 'doğrusal olmayan statik itme analizleri' uygulanmıştır. Güçlendirilmiş çerçevelerin ve güçlendirme uygulanmamış çerçevenin doğrusal olmayan analizlerinden elde ettiğimiz sonuçlar incelenerek güçlendirme yönteminin yapı üzerindeki etkileri karşılaştırılmıştır. | Deprem Mühendisliği |
Bu çalışmada, Trabzon ve Rize illerindeki tatlı sularda bulunan 7 farklı gökkuşağı alabalığı tesisinin giriş-çıkışındaki su ve sedimentten izole edilen 75 Escherichia coli izolatlarının eritromisin (ereA ve ereB geni) ve florfenikol (florR geni) dirençliliklerine göre genotipik yanının değişip değişmediği belirlenmiştir. Bu bağlamda genomik DNA'lar XbaI ve ApaI restriksiyon enzimleri ile kesilerek pulse field jel elektroforez (PFGE)'de yürütülmüştür. XbaI enzimi ile kesildikten sonra yapılan PFGE analizi sonucunda genomik DNA'larının benzerlik oranları %93 baz alındığında 4 temel kümede (X1-X4) gruplandırılmıştır. Bu sonuçlara göre tüm izolatlar arası benzerlik oranları %79.1 olup, TASWG 0411, TASSC 0811, TASSC 0211, SURWG 1010 ve AASG 0810 suşları diğer gruplardan ayrıldığında geri kalan suşların benzerlik oranları %85.1 olmaktadır. ApaI enzimi ile kesildikten sonra yapılan PFGE analizi sonucunda çalışılan suşlar 4 temel kümede (A1-A4) gruplandırılmıştır. A1 kümesi en büyük küme olup bünyesinde toplam suşların %51'ini barındırmaktadır. Antibiyotik direnç genlerine bakılan E. coli izolatlarının en fazla ereB'ye karşı direnç gösterdiği belirlenirken ereA, ereB ve florR geni varlıkları ile PFGE genotipi arasında bir ilişkiye rastlanmamıştır. | Balıkçılık Teknolojisi |
Savunma sanayi sadece ticari ve ekonomik amaçlarla incelenmemesi gereken,
diplomasinin etkin olarak kullanıldığı bir sektördür. Bu bağlamda Yunanistan tarafından
gerçekleştirilen silah tedarikinde diplomatik saikin önemli rol oynadığı
gözlemlenmektedir. "Uluslararası savunma sanayi ticareti bir diplomasi aracıdır."
hipotezinden hareketle oluşturulan bu çalışma kapsamında silah ticareti üzerine
yayımlanmış uluslararası raporlar ve Yunan basınında yer alan haberler kullanılarak
veriler toplanmıştır. Araştırma esnasında hipotezi destekleyen verilere ulaşılmış,
bulgular bu bağlamda yorumlanmış ve Yunanistan'ın tarafı olduğu silah ticaretinin
iktisadi, siyasi ve stratejik hedeflerin yanı sıra diplomatik amaçlarla da kullanıldığına
ilişkin hususlar tespit edilmiştir. Bulguların toplanması sürecinde 1 Ocak 2019 ile 31
Aralık 2022 tarihleri arasında internette İngilizce yayım yapan eKathimerini online
haber sitesinde "silah tedariki" ve "modernizasyon" anahtar kelimeleri ile araştırma
yapılmıştır. Araştırma kapsamında, yayımlanan haberler içerik analizi yöntemine tabi
tutulmuş ve aktörlerin amaçları çerçeveleme yaklaşımı aracılığıyla diplomatik saikler
kapsamında incelenmiştir. Araştırma sonucunda, Yunanistan tarafından gerçekleştirilen
silah tedarikinden taraf olan aktörlerce diplomasi aracı olarak yararlanıldığı
değerlendirilmiştir.
Anahtar Sözcükler: Savunma Sanayi, Silah Tedariki, Diplomasi, Doğu Akdeniz, Yunanistan | Savunma ve Savunma Teknolojileri |
Genetik faktörler yanında, çevresel faktörlerin de etkisiyle kanser dünyada artış eğilimi gösteren ölümcül bir hastalıktır. Kanser tedavisinde kullanılan ilaçların, çok sayıdaki ciddi yan etkisi yüzünden, bireylerin yaşam kalitesini düşürdüğü bilinmektedir. Günümüzde kanserden korunma hastalığın giderek yaygınlaşması yüzünden büyük önem taşımaktadır. Kanserden korunmada, engellenebilir risk faktörlerinden korunmada veya bu faktörlerin organizmada erken dönemde oluşturabileceği hasarların giderilmesi starteji olarak benimsenmektedir. Kanserin ortaya çıkmasında; genetik, çevresel faktörler ile yaşam tarzının önemli olduğu ileri sürülmektedir. Bu etmenler, DNA hasarı ve hücrelerde mutasyona neden olarak kansere yol açmaktadır. Kanseri önlemede önemli bir yaklaşım olarak, kemoprevensiyon amacıyla fitokimyasallar büyük bir ilgi alanı oluşturmuştur.
Sağlık üzerinde bir çok olumlu etkisi bilinen resveratrol, kemoprevensiyon yaklaşımı içinde büyük bir ilgi odağı olmuştur. Bugüne kadar literatürde resveratrolün kanser önleyici, oluşum basamaklarını geriletici ve erken dönemde baskılayıcı etkisini gösteren çok sayıda araştırma bulunmaktadır.
Araştırmalarda resveratrolün antikanserojen etkisinin; antiinflamatuvar, antimitojenik, parsiyel östrojenik (agonist/antagonist) ve antioksidan etkisi ile ilgili olabileceği ileri sürülmüştür. Ayrıca, resveratrolün kardiyovasküler sistem üzerindeki nitrik oksit oluşumunu artırıcı ve serbest oksijen radikallerini azaltıcı etkilerinin genel sağlığın düzelmesine katkı sağladığı bilinmektedir. Deneysel çalışmalarda, resveratrolün yaşam süresini uzattığı, metabolik ve nörodejeneratif hastalıklarda koruyucu etkileri olduğu saptanmıştır. Bu tez çalışması kapsamında, resveratrolün kolon, meme, prostat ve bazı diğer kanser türlerinde doz ve süresi büyük değişkenlik göstermekle birlikte ciddi yararlar sağladığı ortaya konulmuştur. İnsan çalışmalarının henüz kısıtlı olmasından dolayı resveratrolün tedavide kullanımı şu aşamada söz konusu değildir. Resveratrolün antikanser ilaç olarak tedaviye girmesinin önündeki en büyük engel organizmada çok hızlı metabolize olmasıdır. Yapılan bazı araştırmalarda, resveratrolün metabolitlerinin de biyolojik aktivitesi olduğu gösterilmiştir. Resveratrol ve türevlerinin onkolojide kullanılması için bazı formulasyon çalışmaları da yapılmaktadır. | Eczacılık ve Farmakoloji |
Havaalanları, havayolu ulaştırma sistemi içerisinde uçuşların başladığı ve bittiği yerler olarak önemli bir yer tutmaktadır. Havalanlarının yapımı ve işletimindeki maliyet faktörleri göz önüne alınacak olursa, hizmet verilecek olan hava trafiğinin sayısı, tipi ve operasyon özelliklerinin ileriye yönelik olarak mümkün olduğunca gerçeğe yakın tahmin edilmesi gerekmektedir. Bu çalışmada havaalanlarının hava tarafının bir elemanı olan pist kapasitesi üzerinde durulacak ve havaalanları hava tarafı teorik kapasitesini hesaplamak için kullanılacak analitik bir yöntem verilecektir. Pist kapasitesi üzerinde yapılan çalışmalar gözlemlere dayalıdır. Bu çalışmada meşguliyet zamanları, uçuş mekaniği prensiplerine ve Uluslararası Sivil Havacılık Teşkilatı?nın yayınlarında yer alan uçaklar arası ayırma esaslarına dayalı olarak hesaplanmıştır. | Havacılık Mühendisliği |
Bu çalışmada, gestasyonel diyabetes mellitus tanısı konulan gebe hastalarda serum betatrofin, omentin-1 ve irisin düzeylerini aynı yaş grubundaki sağlıklı gebeler ile karşılaştırılması amaçlanmıştır.
Çalışmaya, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniğine gestasyonel diyabetes mellitus taraması için başvuran 18-40 yaş arasındaki gebeler dahil edildi. Yapılan 50 gram OGTT sonrası GDM' si saptanmayan sağlıklı 34 ardışık gebe kontrol grubu olarak alındı. 50 gram OGTT 1. saat kan şekeri 140 mg/dl ve üzerinde saptanarak ve takiben yapılan 100 gram OGTT sonrası gestasyonel diyabetes mellitus tanısı konulan 36 ardışık gebe vaka grubu olarak alındı.
Açlık kan şekeri vaka grubunda 87.02±16.56 mg/dL, kontrol grubunda 76.70±7.43 mg/dL bulundu ( p=0,001). Vaka grubunda serum insulin düzeyi 10.85±7.14 µIU/l, kontrol grubunda serum insulin düzeyi 6.68±2.99 bulundu (p= 0,002). Vaka grubunda HOMA-IR 2.47±2.12, kontrol grubunda 1.27±0.63bulundu(p= 0,002).
Vaka ve kontrol gruplarında serum betatrofin ölçümleri sırasıyla 235.44±78.08 ng/l, 292.02±137.66 ng/l (p=0,044), serum omentin seviyeleri sırasıyla 81.04±15.77ng/l, 99.45±46.28ng/l (p=0,029) ve serum irisin seviyeleri ise sırasıyla 1.67±0.40 µg/ml, 2.16±0.88 µg/ml (p= 0,007) olarak tespit edildi.
Sonuçta serum betatrofin,omentin ve irisin düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı bir biçimde vaka grubunda kontrol grubuna kıyasla daha düşük olarak tespit edilmiştir. Gestasyonel diyabet ve serum betatrofin, irisin ve omentin düzeyleri arasındaki ilişkinin patofizyolojisinin net olarak aydınlatılabilmesi için bu konuda yapılacak daha ileri çalışmalara gereksinim vardır. | Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları |
Amaç: Bu çalışmada Van YYÜ Dursun Odabaş Tıp Merkezi'nde aktif olarak görev
yapan bir grup sağlık çalışanında fiziksel aktivite düzeyi ve uyku kalitesinin
değerlendirilmesi ve bu iki durum arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır.
Yöntem: Kesitsel tipte olan bu çalışmaya Van YYÜ Dursun Odabaş Tıp
Merkezi'nde aktif olarak görev yapmakta olan 167 sağlık çalışanı çalışmaya dahil
edilmiş, kişilerin sosyodemografik özellikleri, uluslararası fiziksel aktivite anketi
(IPAQ) ve Pittsburgh uyku kalitesi indeksi (PUKİ) skorları kaydedilerek
değerlendirilmiştir.
Bulgular: Katılımcıların %67,7'si kadındı ve yaş ortalaması 30,38 ± 4,98 yıldı.
Kişilerin %50,9'u doktor, %24'ü hemşireydi. Kişilerin BKİ ortalaması 24,59 ± 3,93
kg/m2 idi ve meslekte geçirilen süre ortalaması 6,89 ± 4,94 yıldı. Katılımcıların
ortalama toplam MET değeri 1567,17 ± 1883,94 dk/hafta, toplam PUKİ skoru 6,95 ±
3,25 idi. Kişilerin %64,7'si inaktifti, %65,3'ünün ise uyku kalitesi kötüydü.
Sosyodemografik özellikler, kronik hastalık ve sigara içme durumlarına göre toplam
PUKİ skoru istatistiksel olarak anlamlı düzeyde değişmiyordu (p>0,05). BKİ değeri
ile uyku ilacı kullanım skoru (r = 0,180, p = 0,020) arasında pozitif yönde düşük
düzeyde, gündüz işlev bozukluğu skoru ile ise negatif yönde düşük düzeyde (r = -
0,155, p = 0,045) korelasyon ilişkisi saptandı. Ayrıca orta şiddetli fiziksel aktivite
MET değeri ile uyku süresi skoru arasında negatif yönde düşük düzeyde korelasyon
ilişkisi vardı (r = -0,165, p = 0,033). Kişilerin MET değerine göre belirlenen aktivite
seviyeleri arasında PUKİ alt bileşenleri ve toplam PUKİ skorları bakımından
istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark yoktu (p>0,05).
Sonuç: Çalışmamıza katılan sağlık çalışanlarının orta düzeyde fiziksel aktivite
düzeyinin artışı ile uyku süresinde iyileşme ilişkili bulunmuştur. Ayrıca BKİ arttıkça
uykuyu düzenlemek için kullanılan ilaç düzeyinin arttığı, gündüz işlevselliğin ise
olumlu etkilendiği görülmüştür | Aile Hekimliği |
Hizmet sektörünün en temel alt bileşenlerinden biri olan turizm işletmeleri; istihdam olanaklarını, döviz girdisini, ülke imajını, dış ticaret açığını ve inovasyon düzeyini artırarak ekonomik büyümeye ve ülke kalkınmasına doğrudan katkı sağlamaktadır. Fakat bu işletmeler özellikle gelişmekte olan ülkelerde, finans ihtiyacını karşılayacak kaynağı uygun bir maliyetle elde edememekte ve bu nedenle büyüme fırsatlarından daha az yararlanmaktadır. Bu açıdan baktığımızda finansal kaynak tedariki ve yönetimi gibi sorunlarla karşılaşan turizm işletmeleri, sınırlı finans kaynaklarını verimli ve etkin bir şekilde değerlendirmek için işletmenin finansal performanslarını ölçmek, denetlemek ve sektörel şartlara göre düzenlemek zorundadır.
Çalışmada, hisseleri Borsa İstanbul‟da işlem gören turizm işletmelerinin finansal performanslarının hangi faktörlerden etkilendiğinin belirlenmesi amaçlanmış ve bu amaçla panel veri regresyon modeli kurulmuştur. Bu analizde Borsa İstanbul‟a kote edilmiş 8 turizm işletmesinin 2010-2016 dönemine ilişkin yıllık verileri kullanılmıştır.
Kurulan model tahminleri ve araştırma sonuçlarına göre turizm işletmelerinin birinci bağımlı değişken olan aktif kârlılık oranı; sermaye çarpanı ve aktif devir hızı oranından pozitif, kısa vadeli yabancı kaynaklar/varlıklar oranından ve kaldıraç oranından negatif yönde etkilendiğini ortaya koymaktadır. Diğer bağımlı değişken olan faaliyet karlılık oranının ise aktif devir hızı oranından ve net işletme sermayesi devir hızı oranından pozitif; kaldıraç oranından ve ticari alacak devir hızı oranından negatif olarak etkilendiği tespit edilmiştir. Aktif devir hızı oranı ve kaldıraç oranı her iki finansal performans göstergesini anlamlı olarak etkilemektedir. Aktif devir hızının etkisi pozitif yönde iken, kaldıraç oranının etkisi negatif yöndedir. Modeller, Borsa İstanbul‟da işlem gören turizm işletmelerinin kontrol edebildikleri içsel değişkenlerinin finansal performansları üzerinde etkili olduğunu göstermektedir. | Turizm |
Üniversite- kent kültürel iletişiminde kurumun başarısını etkileyen çevrelerle işbirliği ve kabulünü sağlayan iletişim artırılmalıdır. Sivil toplum kuruluşlarıyla yakın ilişkiler kurulmalı, kent kültürüne ilişkin kamuoyu oluşturulmasında ortak çalışılmalıdır.Kentin kalkınmasında önemli görevleri olan üniversitelerin, kent ile bütünleşebilmesi için kendini kente iyi tanıtması, kent ile iletişime geçmesi ve yaptığı etkinliklerin ölçümlemesini yaparak memnuniyet düzeyini ölçmesi gerekmektedir.Tez çalışmasının amacı; kent kültürüne ilişkin kamuoyu oluşturulmasında üniversitelerin rolünü incelemektir. Tez çalışması çeşitli aşamalarda gerçekleştirilmiştir: literatür taraması, veri toplama, anket, araştırma alanının analizi, verilerin değerlendirilmesi, sonuç ve öneriler. Tez dört bölümden oluşmaktadır. | Halkla İlişkiler |
Bu tez çalışmasında öncelikle kalite ve kalite kontrol kavramlarına ilişkin tanımlara yer verilerek, istatistiksel kalite kontrol kavramı detaylı olarak incelenmiştir. Ardından istatistiksel kalite kontrol araçları olan yedi istatistik araç hakkında ayrıntılı bilgi sunulmuştur. Daha sonra da entegre bir fabrikanın konfeksiyon işletmesinde üretilen ev tekstili modellerine ait son kontrol hatalarının minimize edilmesi amacıyla istatistiksel proses kontrol yöntemleri kullanılarak elde edilen veriler araştırmada kullanılmıştır. 6 Aylık bir zaman diliminde gerçekleşen çalışmada istatistiksel proses kontrol yöntemlerinden kontrol listesi, pareto analizi, neden sonuç diyagramı, gruplandırma ve p kontrol grafiği kullanılmıştır.
Üretimde gerçekleşen hatalar kontrol çizelgesinde oluşturularak bu hataların çözüme yönelik öncelik sıralaması pareto analiziyle gösterilmiştir. Hataların nedenlerini sorgulamak ve çözüme daha kolay ulaşabilmek için neden-sonuç diyagramı çizilerek gruplandırma tekniğiyle birlikte bu diyagram üzerinden çözüme yönelik öncelikli olarak irdelenmesi gereken hususlar ele alınmıştır. P kontrol grafiğiyle her ay ve altı ay için üretimin kontrol altında olup olmadığı incelenmiştir. Ayrıca, müşteri şikayetlerinin azaltılması hedeflenmiştir.
Bu yöntemlerle işletmedeki kalite düzeyi, kalite problemleri ve iyileştirmede öncelik verilmesi gereken konular kolaylıkla tespit edilmiştir. | Tekstil ve Tekstil Mühendisliği |
Kliniğimizde Eylül 2014- Eylül 2016 yıllarında takip edilen keratokonuslu hastaların 1. derece yakınlarının korneal topografi sonuçlarının değerlendirilmesi.
Çalışmamıza 112 hasta yakınının 224 gözü ve 52 kontrol grubu hastasının 104gözü dahil edildi. Veriler prospektif olarak değerlendirildi. Hastalar Amsler- Krumeichsınıflamasına göre sınıflandırıldı. Aynı sonuçlar ABCD sınıflaması ile dedeğerlendirildi.Hastaların %3.57'sinde evre 1 KK (8 göz), %4.46'sında evre 2 KK (10 göz),%7.14'ünde FFKK (16 göz) ve %6.69'unda şüpheli KK (15 göz) saptandı. %78.12hastada ise (126 göz) sonuçlar normal olarak değerlendirildi.Hastalar daha sonra ABCD sınıflamasına göre evrelendirildi. Kontrol grubuA0B0C0D0 olarak değerlendirildi. Sonucu normal olarak saptanan grupta da aynışekilde sonuçlar A0B0C0D0 olarak değerlendirildi. Evre 1 KK grubunda sonuçlarA1B2C1D1 olarak değerlendirildi. Evre 2 KK grubunda sonuçlar A2B3C2D2 olarakdeğerlendirildi. FFKK grubunda sonuçlar A0B1C1D0 olarak değerlendirildi. ŞüpheliKK grubunda sonuçlar A0B1C0D1 olarak değerlendirildi. Özellikle arka yüzüdeğerlendiren B değeri yönünden gruplar arası anlamlı farklar bulundu.Keratokonus ailesel geçişi nedeniyle taramanın yapılması gereken bir hastalıktır.Sağlık hizmetlerinden yararlanmayan hasta yakınlarının tespiti ancak keratokonushastaları bu konuda uyarılırsa mümkün olabilir. Hastalığın değerlendirilmesinde ABCD sınıflaması kullanılan ilk çalışma bizimçalışmamızdır. Yapılacak daha fazla çalışma sonucu yeni sınıflamanın kullanımauygunluğu anlaşılabilir. | Göz Hastalıkları |
Ağız ve ağız içi yapıların sorunları, toplum sağlığını tehdit eden ve oldukça fazla rastlanılan problemlerden biridir. İnsanlar çoğunlukla şikâyetleri olmadan hekime başvurmamaktadır. Buna bağlı olarak da çürük ve diş kaybı gibi sorunlar gelişmektedir. Aile hekimleri olarak takibini yaptığımız populasyonları ağız ve diş sağlığı yönünden taramak, hastalığın oluşmasını engelleyecek ya da erken dönemde yapılacak tedaviyle hem diş sağlığını koruyacak hem de pahalı ve uzun işlemlerinden hastaları koruyacaktır. Biz de bu çalışmamız ile hastanemizde görev yapan sağlık çalışanlarının ağız ve diş sağlığı durumunu değerlendirmeyi, bu konuda farkındalığını arttırmayı ve bu farkındalığın sağlık çalışanları öncülüğüyle topluma yayılmasını sağlamayı amaçladık. Kafkas Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi servis, poliklinik, ameliyathane ve yoğun bakımlarında görevli 18 yaş ve üzeri 334 sağlık çalışanı ile 18 Şubat 2022 – 15 Mart 2023 tarihleri arasında yüz yüze görüşüldü. Katılımcılara önce anket formu doldurtuldu devamında her birey ağız ve diş sağlığı yönünden çalışmayı yürüten hekim aracılığıyla muayene edildi. Çalışma boyunca toplanan verilerin sayısal analizleri için SPSS 26,0 programı tercih edildi. Değişken değerlerin sürekliliği halinde Student t testi ve tek yönlü varyans analizi seçilirken, kategorik olması durumunda ki-kare ve kesinlik testlerine başvurulmuştur. P<0,05 için sonuçlar istatistiksel açıdan anlamlı kabul edildi. Katılımcıların %62,3'ünde en az bir çürük mevcutken, eksik dişi olanlar %52,3'tü, dolgulu dişe sahip olanların oranı %72,8'di ve diş taşı olanlar oranı ise %49,7 olarak bulundu. Çalışma sonucu katılımcıların DMFT skorunun 4 (0-18) olduğu tespit edildi. Yaş ilerledikçe DMFT indeksinin istatiksel açıdan arttığı gösterilmiş oldu (p<0,05). Üç öğün düzenli beslenen bireylerde DMFT indeksi anlamlı olarak daha düşük iken (p<0,05), çikolata ve glikoz içeren yiyecekleri alım düzeyi yüksek olan bireylerde DMFT indeksi anlamlı olarak yüksek tespit edildi (p<0,05). Sigara ve alkol tüketen katılımcıların DMFT düzeyi daha fazla tespit edildi (p<0,05). Günlük çay, kahve ve asitli içecek tüketim sıklığı fazla olan katılımcıların DMFT indeksi daha fazla bulundu (p<0,05). Haftalık çalışma saati daha yüksek olan katılımcıların DMFT düzeyi de aynı şekilde daha fazla bulundu (p<0,05). En az bir kronik hastalığı olan katılımcıların DMFT indeksleri daha yüksek bulundu (p<0,05). Katılımcılardan diş temizliğine gerekli özeni gösterenlerin DMFT indeksleri daha düşük tespit edildi (p=0,000). Diş temizliğine yardımcı olan ek ürünleri her gün kullandığını söyleyenlerin oranı yalnızca %11,1 idi. Genel olarak ağız hijyenine verilen önem yetersiz olarak değerlendirildi. Katılımcılar ağız ve diş problemlerini aile hekimleriyle paylaşmamaktadır. Aile hekimleri ağız ve diş sağlığıyla ilgili temel konularda kendilerini geliştirmeli ve birinci basamakta takip ettiği insanlara bu konuda doğru yönlendirmeleri yapabilmelidir. Ayrıca hastane içinde sağlık çalışanları için kişisel bakım açısından imkânlar arttırılmalıdır. Bu şekilde ağız ve diş bakımına yeterli özveriyi gösterebileceklerdir. | Aile Hekimliği |
Mayıs 2013 ve Aralık 2014 tarihleri arasında yürütülmüş olan bu çalışmada, Göynük
Çayı (Bingöl/Türkiye) ve bağlı dere kollarının balık faunasının ortaya konulması
amaçlanmıştır. Örnek temini amacıyla belirlenen beş istasyondan (Garip Köyü, Ilıcalar
deresi, Derinçay, Taşlıçay ve Kale) sırasıyla 432, 353, 154, 186 ve 224 olmak üzere
toplam 1349 balık örneği yakalanmıştır. Bu örneklerin toplanması amacıyla elektroşoker,
balık kepçeleri, çeşitli göz açıklığındaki balık ağları, serpme ve oltalar kullanılmıştır.
Yapılan bu çalışmada 5 familyaya ait 21 tür tespit edilmiştir. Bu 21 taksonun, 14'ü
Cyprinidae, 3'ü Nemacheilidae, 1'i Cobitidae, 2'si de Sisoridae ve 1'i Mastacembelidae
familyasına ait olduğu kaydedilmiştir. Bu taksonlardan Cyprinidae familyasının temsil
ettiği tür sayısı ve bu türlere ait birey sayıları bakımından öne çıkan baskın familya olarak
görülmektedir. Bu taksonlardan Cyprinidae familyası hem tür sayısı (14 takson) hem de
bu türlere ait birey sayıları (1057 adet) bakımından en baskın familyadır.
Göynük Çayı ve kollarının tamamı dikkate alındığında, birey sayısı en fazla olan
türlerinin Capoeta umbla, Capoeta trutta ve Squalius cephalus olduğu görülmüştür.
Fırat-Dicle havzası için endemik özellik taşıyan Garra rufa ve Cyprinion macrostomum
türlerinin ise özellikle Göynük Çayı'nı besleyen Ilıcalar Deresi ve buna yakın kesimlerde
popülasyonca daha fazla olduğu görülmüştür | Zooloji |
Bu tez çalışmasında basınca duyarlı yapıştırıcı (PSA) özellikteki polimerik ince filmler başlatıcılı kimyasal buhar biriktirme (iCVD) yöntemi ile farklı alttaşlar (silikon tabaka, cam, PET film, nanofiber) üzerinde sentezlenmiştir. Çalışmada poli (etilheksil akrilat) (PEHA), poli (etilheksil akrilat-ko-akrilik asit) P(EHA-AA) ve poli (etilheksil akrilat-ko-akrilik asit-ko-perflorodesil akrilat) P(EHA-AA-PFDA) ince film kaplamaları gerçekleştirilmiştir. Islak sentezler ile üretilen PSA' larda çözücü kullanımı, saflaştırma gereksinimi, iki aşamalı proses ve bazı alttaşlarda sınırlı kullanım gibi dezavantajlarına karşı iCVD yöntemi önemli avantajlar sağlamıştır. iCVD yönteminde başlatıcı ve monomerlerin reaktöre akış oranı, filament sıcaklığı ve taban sıcaklığının kaplama hızlarına ve PSA özelliklerine etkisi incelenmiştir. En yüksek kaplama hızları PEHA homopolimeri için 155 nm/dk, P(EHA-AA) kopolimeri için 220 nm/dk ve P(EHA-AA-PFDA) kopolimeri için 82 nm/dk olarak gözlemlenmiştir. Filament sıcaklığının etkisi, tepkime kinetiğinin, başlatıcının ayrışması ve dolayısıyla radikal oluşumu ile sınırlı olduğu kinetik limitli bir rejimi göstermiştir. En yüksek kaplama hızı monomer ve başlatıcı oranının 1,5/1 olduğu şartlarda gözlemlenmiştir. Kaplama hızları taban sıcaklığıyla ters eğilim göstermiştir. Taban sıcaklığı düştükçe kaplama hızı artmıştır. Bu durum kaplama hızının adsorbsiyon limitli olduğunu göstermiştir. PEHA homopolimeri ve P(EHA-AA) kopolimeri sürekli iCVD sistemiyle kaplanmıştır. P(EHA-AA-PFDA) kopolimeri ise endüstriyel uygulamalarda kullanımı için kesikli iCVD yöntemiyle hem sabit yüzey hem de hareketli yüzey (rulodan ruloya) olarak kaplanmıştır. PEHA homopolimeri ve P(EHA-AA) kopolimeri iCVD tekniği ile sentezlenen polimerler ile karşılaştırmak için ıslak bir proses olan serbest radikal polimerizasyon yöntemi kullanılarak da sentezlenmiştir. PSA filmlerin fourier dönüşümlü kızılözetisi spektroskopisi (FTIR) ve X-ışını fotoelektron spektroskopisi (XPS) kullanılarak kimysal yapısı, uv-vis spektrometre (UV-Vis) ile optiksel özellikleri (geçirgenlik), taramalı elektron mikroskobu (SEM) ile yüzey morfolojisi, su temas açısı (WCA) ile film ıslatma özellikleri, elipsometre ve optik spektrometre ile film kalınlıkları, diferansiyel taramalı kalorimetri (DSC) ile camsı geçiş sıcaklıkları ve mekanik çekme/basma cihazıyla yapışma kuvvetleri karakterize edilmiştir. Islak sentez ile cam yüzeyinde elde edilen PSA'lar geçirgenliği düşürmüş fakat iCVD ile cam yüzeyine kaplanan PSA' lar geçirgenliği artırmıştır. Ayrıca ıslak sentez ile elde edilen PSA'larda yapıalan saflaştırma işlemlerine rağmen yapıda monomer kalıntılarının olduğu FTIR analizleriyle gözlemlenmiştir. iCVD yöntemiyle nanofiber gibi hassas, kırılgan alttaş üzerine madeni kaplanan PSA ile yapıştırılabildiği gösterilmiştir. Kesikli iCVD ile rulodan ruloya yapılan kaplamaların endüstriyel uygulamalarda kullanılabileceği gösterilmiştir. Rulodan ruloya kaplama ve sabit yüzey kaplamalarında aynı PSA yapışma kuvvetleri gözlemlenmiştir. Sonuç olarak, bu tez çalışmasında PSA'lar ıslak ve kuru sentez yöntemleriyle farklı subsratlar üzerine kaplanmıştır. Kuru sentez olarak iCVD, ıslak sentez olarak ise serbest radikal polimerizasyon yöntemi kullanılmıştır. Islak sentez ile üretilen PSA'lar spin kaplama yöntemi ile alttaşlara kaplanmıştır. Alttaşlar üzerinde farklı yöntemlerle kaplanan PSA'ların kimyasal yapıları, optik, morfolojik özellikleri ve mekanik yapışma performansları kıyaslanmıştır. | Kimya Mühendisliği |
Edebiyat, insan hayatına sözlü edebiyat geleneği ile birlikte ilk çağlardan itibaren dâhil olmuştur. Farklı toplumların birbiriyle iletişime geçmesi, doğal olarak o toplumların kültürel özelliklerinin diğer toplumlarda da görülmesini, edebiyat dünyasında da metinlerin içinde var olmalarını sağlamıştır. Böylece topluma etki eden olaylar, edebiyatı da şekillendirmiştir. Her toplum kendine özgü pek çok özelliği, iletişimde olduğu diğer topluma da geçirmiş ve birbirine benzer pek çok unsurun farklı toplumda da görülmesi kaçınılmaz olmuştur. Kültürleşmenin yaşanması ve bu durumun hemen her zaman diliminde görülür olması ulus edebiyatlarındaki etki-etkilenme araştırmalarını ön plana çıkarmıştır. Süreç içerisinde bu araştırmalar, bir disiplin hâline dönüşmüş ve edebiyat alanında farklı bir bilim dalı hâline gelmiştir. Karşılaştırmalı edebiyat, iki farklı yazın arasındaki bağları bulmak için önemli bir çalışma alanıdır. Bu disiplin sadece edebiyat dünyasındaki benzerlikler ve farklılıklar üzerinden gitmeyerek toplumların pek çok farklı alanlardaki özelliklerini de ortaya koymaktadır. Toplumda yaşanan olumlu veya olumsuz her bir gelişme ister istemez edebi metne yansımakta ve karşılaştırmalı edebiyat aracılığı ile de bunlar ortaya konmaktadır. Bu nedenle karşılaştırmalı edebiyat, farklı disiplinlerden yararlanmakla birlikte verdiği bilgiler neticesinde bu alanlara da katkı sunmaktadır. Ontolojik açıdan bakılan insan, hem sosyal hayatta yapıp ettikleriyle hem de bireysel olarak menfi davranışlarıyla içinde bulunduğu topluma hizmet eder. Ancak bu hizmet iyi ve kötü olmak üzere iki farklı yoldan ilerler. Bunun sonucunda da içinde yaşadığımız dünya olumlu veya olumsuz olarak etkilenir. Bu etkilenme ister istemez her toplumda edebi metne yansır ve ütopya ve distopya kavramlarla kendine karşılık bulur. Edebi yazın türleri arasına dâhil olan ütopya ve distopya kavramları, hem dönemi eleştirmek hem de toplumları bilinçlendirmek için kullanılmaktadır. Ütopya ve distopya, iyiyi ve kötüyü temsil ettikleri gibi toplumun karşılaştığı ve gelecekte karşılaşabileceği sorunları da ortaya koymaya çabalar. Böylece daha geniş bir alana sahip olan iki farklı türe dönüşür.
Bu çalışmada, Miyase Sertbarut'un Kapiland'ın Kobayları I ve Gudrun Pausewang'ın Son Çocuklar adlı romanları ele alınacaktır. Gençlik edebiyatı, özellikle ergenlik dönemindeki bireylerin kimlik gelişimini, toplumsal eleştiriyi ve geleceğe dair endişeleri barındıran önemli bir edebiyat alanıdır. Bu bağlamda, gençlik edebiyatındaki distopyalar, genç okurlara yalnızca karanlık gelecek tasarımları sunmakla kalmaz, aynı zamanda mevcut toplumsal yapıların eleştirisini de yapar. Sertbarut'un ve Pausewang'ın eserleri, genç bireylerin kapitalist sistemin dayatmalarına karşı verdiği mücadeleler aracılığıyla bu eleştiriyi güçlü bir şekilde dile getirir.
Çalışmanın ana teması, gençlik edebiyatında distopya türünün işlevi ve bu türün genç okurları toplumsal bilinçlenmeye nasıl teşvik ettiği üzerinedir. Miyase Sertbarut'un Türkiye'de, Pausewang'ın ise Almanya'da yazdığı eserler arasındaki karşılaştırma, farklı kültürel bağlamlarda distopya türünün nasıl yorumlandığını göstermektedir. Eserler, genç bireylerin direnişi, kimlik arayışı ve özgürlük mücadelesi gibi evrensel temalarla da örtüşmektedir. Bu çalışmada amaç, farklı kültürlere ait iki distopik romanın modern dünyanın ortaya koyduğu olumsuz gelişmelerden etkilenerek yaşanan kaos ortamının genç bireylerdeki durumunu ve gençlik edebiyatına ne şekilde ve nasıl bir gerçeklik kurgusuyla yansıdığını ortaya koymaktır. | Karşılaştırmalı Edebiyat |
Tez çalışması kapsamında, lastik endüstrisinin ihtiyaçları doğrultusunda bir karkas hamurunun özelliklerinin iyileştirilmesi üzerine çalışılmıştır. Lastik, çeşitli kimyasallar, kauçuk, tekstil ve çelik kordlar gibi takviye edici elyaflardan oluşan kompozit bir malzemedir. Gövde katı olarak da bilinen karkas karışımı, bir lastiğin en önemli bileşenlerinden biridir ve lastiğe mukavemet ve stabilite sağlaması nedeniyle önemli bir role sahiptir. Bu çalışmada literatürde ilk kez; doğal kauçuk (NR), stiren bütadien kauçuk (SBR), takviye malzemesi olarak karbon siyahı ve akrilo fonksiyonel grupları içeren polihedral oligomerik silseskuiokzan (A-POSS) nanopartikülleri içeren bir karkas karışımı Banbury mikserde harmanlanmıştır. Çalışma kapsamında, standart bir karkas karışımına A-POSS nanopartiküllerinin etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu nedenle A-POSS içeren karkas karışımlarının mekanik, dinamik-mekanik, reolojik, ısıl ve morfolojik özellikleri incelenmiştir. Ayrıca, A-POSS nanotanecikleri varlığında RFL kaplanmış Nylon 6,6 ve Aramid poliamid lifler ve polimer matris arasındaki sinerjik etkileşim araştırılmıştır.
Elde edilen sonuçlardan, A-POSS'un NR/SBR hamurunun çapraz bağlanma reaksiyonuna katıldığı ve genellikle A-POSS nanopartikülleri varlığında NR/SBR hamurunun mekanik, dinamik-mekanik ve ısıl özelliklerin ve işlenebilirliğin iyileştiği görülmüştür. Ayrıca, NR/SBR hamuruna A-POSS nanotaneciklerinin ilavesiyle poliamit elyaflar ile NR/SBR karışımı arayüzey yapışmasının pozitif yönde etkilendiği görülmüştür. | Polimer Bilim ve Teknolojisi |
Bu çalışma, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin bir ülkenin gelişimine ve kalkınmasına etkisini açıklamak amacıyla ortaya konmuştur. Çalışmanın konusunu ise, kadınlara yönelik eğitim imkânlarının kısıtlanması ve istihdamın sağlanamaması sonucunda toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin artması ve bu durumun Afganistan'ın ekonomisine etkisi oluşturmaktadır. Ekonomik etki, büyümenin bir göstergesi olan Gayri Safi Yurt İçi Hâsıla oranı üzerinden açıklanmıştır. Ek olarak, çalışma kişi başına düşen Gayri Safi Yurt İçi Hâsıla ve enflasyon oranlarıyla desteklenmiştir. Özellikle 2021 yılında yönetimi ele geçiren Taliban, kadınlara yönelik sosyal, ekonomik ve siyasi yönden birçok karar almış ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği artmıştır. Günümüzde toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin fazla olduğu ülkelerden biri olan Afganistan'da, yıllar boyunca süren savaşlar, mücadeleler kalkınmayı etkilemiş, iş gücü bakımından önemli potansiyeli ola kadınlar geri planda kalmıştır. Bu durum kendisini ekonomik anlamda göstermiş ve istenilen büyüme gerçekleşememiştir. | Siyasal Bilimler |
Dünyadaki tüm ülkelerde, ülkelerdeki insan kaynağının her yönü ile değerlendirilerek toplumun gelişme potansiyelinin ortaya çıkarılması, gelişmişlik hedeflerine yönelik kalkınma planlarının yapılıp politikaların üretilmesi önemli bir amaç teşkil etmiştir. Bu amaçlara ulaşabilmek için ülkelerdeki nüfusun nicelik ve niteliklerinin bilinmesi gerekmektedir. Nüfusun nicelik ve niteliklerinin öğrenilmesinde kullanılan en eski ve en güvenilir yöntem, nüfus sayımlarıdır. Bireylerin coğrafik ve demografik envanteri olan nüfus sayımları, en küçük yerleşim yeri hakkında bilgi sağlayan tek veri kaynağıdır.Bir çok ülke benzer hedeflere ve amaçlara ulaşabilmek için nüfus sayımları gerçekleştilmektedir. Gerçekleştirilen sayımlara yönelik yaklaşımlar ve bilgi ihtiyacı ülkeden ülkeye değişim göstermiş ve zaman içerisinde değişikliğe uğramıştır.Ülkemizde de nüfusun nicelik ve niteliklerinin belirlenmesi amacı ile ilki 1927 de olmak üzere 2000 yılına kadar düzenli olarak 14 adet nüfus sayımı yapılmıştır. Nüfus sayımları, ülkemizdeki nüfusun dağılımı ve niteliklerinin zaman içindeki değişiminin yansıtılması ve bu bilgilere dayalı plan ve programların oluşturulmasında kullanılmaktadır.2000 yılında yapılan Genel Nüfus Sayımı sonrasında ülkemizdeki nüfus sayım yöntemi değiştirilmiş ve Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi kurulması çalışmaları başlamıştır. Kurulacak olan sistem, ülkemizde sadece nüfus sayımları konusunda yeni bir yaklaşım olmayacak aynı zamanda ülkemiz kamu yönetimine de bir çok yenilik getirecek ve etki edecektir.Bu çalışmada Gelişmiş Ülkeler olarak adlandırılan G-8 ülkelerinde ve Türkiye Cumhuriyeti'nde yapılan nüfus sayımlarına değinilerek, ülkemizde kurulma çalışmaları tamamlanmış olan Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi'nin Türk Kamu Yönetimi üzerine olası etkileri incelenmiştir. | Demografi |
Amaç: Bu araştırma 60 + Tazelenme Üniversitesi (TAÜ) öğrencilerinin başarılı yaşlanma parametrelerinden olan; sağlıklı yaşam biçimi ve sorunlarla mücadele etme durumunu değerlendirmek ve başarılı yaşlanma durumunu ortaya koymak, değişkenlerin sosyo-demografik özellikleri ile ilişkisini tespit etmek amacıyla yapılmıştır.
Yöntem: Araştırma evreni Akdeniz Üniversitesi bünyesinde bulunan TAÜ okuyan öğrencilerin arasından olasılıklı olmayan kartopu örneklem yöntemi ile seçilmiş olan 270 ve TAÜ okumayan 270 kişiye anket yöntemi ile uygulama yapılmıştır. Veri toplama aracı olarak kullandığımız anket formunda; sosyo-demografik özellik bilgi formu ve Başarılı Yaşlanma Ölçeği yer almıştır. Elde edilen verilere Kolmogorov Smirnov normallik testi uygulanarak normal dağılım göstermediği saptanmıştır (p < 0,05). Toplanan verilerin analizine Mann Whitney U ve Kruskal Wallis varyans analizi yapılmıştır.
Bulgular: TAÜ okuyan katılımcıların yaş ortalaması 66.3 'tür.Yaşlıların %48,9'u 60-65 yaş aralığında olup, yaşlıların eğitim düzeyleri göz önüne alındığında üniversite mezunlarının oranı %43,3'tür. Başarılı yaşlanma ölçeğine ilişkin katılımcılardan TAÜ okuyanların ortalaması 57,64' dür. TAÜ okumayan katılımcıların yaş ortalaması 66,6 dır. Yaşlıların %44,1'i 60-65 yaş aralığında olup yaşlıların eğitim düzeyleri göz önüne alındığında lise mezunlarının oranı %37,4'tür. Başarılı yaşlanma ölçeğine ilişkin katılımcılardan TAÜ okumayanların ortalaması 27,30'dur.
Sonuç: Yaşlıların başarılı yaşlanma ölçeğine ilişkin genel puan ortalamasına bakıldığında TAÜ okuyan yaşlı bireylerin TAÜ okumayanlara göre yüksek düzeylere daha yakın olduklarını görülmektedir. | Geriatri |
Bu araştırmada, 10, 15 ve 20 dakika kısmi pişirilmiş, antimikrobiyal madde katkılı ve katkısız, beyaz tava, kepekli ve çavdar ekmeği çeşitleri çift katlı polietilen torbalar ile ambalajlandıktan sonra oda sıcaklığında (20"C) 3, 5 ve 7 gün; buzdolabı sıcaklığında (4°C) 7, 14 ve 21 gün depolamaya tabi tutulmuştur. Depolama sonunda ikinci pişirme işlemi ile ekmeklerin pişme süreleri kontrol grubu ekmeklerin pişme sürelerine (25 dakika) tamamlanmıştır. Ekmekler, başta bayatlamanın bir göstergesi olan yumuşaklık olmak üzere," mikrobiyolojik, fiziksel ve kimyasal analizlere tabi tutulmuştur. Özellikle oda sıcaklığında depolamada, depolama süresinin artmasıyla, bütün ekmek çeşitlerinin ikinci pişirmeden önce ve sonraki mikroorganizma sayılarında artış gözlenirken, antimikrobiyal madde kullanımı ekmeklerin mikroorganizma sayılarını önemli derecede düşürmüştür. Oda sıcaklığında depolamanın 7. gününde ekmeklerde sünme görülmüştür. Buzdolabı sıcaklığında depolanan ekmeklerin mikroorganizma sayıları, oda sıcaklığına göre önemli derecede düşük çıkmıştır. ' " Kısmi pişirmeve depolama süresinin artması, ekmeklerde pişme kaybı, asitlik ve kabuk nem miktarını artırırken, tekstür, ekmek içi nem miktarı, hidrasyon kapasitesi ve ekmek içi yumuşaklık değerini düşürmüştür. Antimikrobiyal katkı uygulaması, ekmeklerin asitlik, spesifik hacim ve yumuşaklık değerlerini düşürmüştür. Buzdolabı sıcaklığında depolama, oda sıcaklığına göre normal ekmekte ekmek içi yumuşaklığını düşürürken, çavdar ekmeğinde daha yumuşak ekmek içi vermiştir. En yüksek ekmek içi yumuşaklığını normal ekmek verirken, kepekli ekmekte ekmek içi yumuşaklığı en düşük bulunmuştur. Oda sıcaklığında depolamanın 3 ve 5. günü ile buzdolabı sıcaklığında depolamanın 7 ve 14. gününde, 10 ve 15 dakikalık kısmi pişirmesüreleri ekmek içi yumuşaklığı bakımından kontrol grubu ekmeğe yakın veya daha üstün kalitede ekmek vermiştir. 2002, 144 sayfa | Gıda Mühendisliği |
Titanyum ve titanyum alaşımları yüksek mukavemet özellikleri ve korozyona karşı yüksek dirençleriyle bilinen ve aynı zamanda düşük yoğunluklarından dolayı hafif olmaları sayesinde günümüzde oldukça geniş uygulama alanına sahip, önemli bir mühendislik malzemesidir. Sahip olduğu bu özellikleriyle farklı endüstriyel uygulamalarda kullanılan titanyum alaşımlarının başlıca kullanım alanları uzay ve havacılık sanayi, kimya endüstrisi, denizcilik ve biyomedikal uygulamalar olarak sıralanabilir.
Gelişen teknoloji ile değişen dünyamızda hafiflik ve yüksek mukavemet gibi önemli iki önemli bileşene sahip olan titanyum ve alaşımlarının mekanik özellikleri, kaynak işlemine bağlı olarak yüksek oranda değişmektedir. Bununla beraber, uygun ısıl işlemler uygulandığında bu mekanik özellikleri beklenen seviyeye taşımak mümkündür.
Bu tez çalışmasında farklı sektörlerde çok geniş kullanım alanına sahip, Ti6Al4V kimyasal formüllü, Grade 5 olarak sınıflandırılan titanyum sac malzeme kullanılmıştır. 1 mm kalınlığındaki malzeme lazer kaynağı ile kaynak edilerek bu malzemeye farklı ısıl işlemler uygulanmıştır. Bunun sonucunda çekme ve sertlik deneyleri ile parçanın mekanik özelliklerinde meydana gelen değişimler incelenmiştir. | Mühendislik Bilimleri |
Amaç: İmmun sistem, içerisinde birçok hücre, doku ve organı barındıran oldukça karmaşık bir yapı ve işleyişe sahip, vücudun savunma hattıdır. Birçok hastalıkla mücadelede ve korunmada immun sistemin güçlü olması, aktive olması oldukça önemlidir. Bu noktada Veteriner hekimlik alanında da immun sistem aktivatörlerinin hastalıklarla mücadele ve korunmada ve ayrıca aşılarla birlikte kullanımı her geçen gün dahada fazla artmaktadır. Bu çalışmada, Küçük Ruminant Vebası (PPR) aşısı uygulanan Morkaraman ırkı koyunlarda Vitamin C, Vitamin D, Levamizol, Parapoxvirüs Ovis ve Corynebacterium Cutis Lizatının İmmun Sistem Üzerine Etkilerinin Araştırılması amaçlanmıştır.
Materyal ve Metot: Bu çalışmanın materyalini, aynı bakım ve besleme şartlarına tabi tutulan, 48 adet, 2-4 yaşlı Morkaraman ırkı koyunlar oluşturdu. Çalışma, 1 kontrol, 5 deneme grubu olmak üzere toplamda 6 gruptan oluştu ve her grupta 8 koyun kullanıldı. 1. grup kontrol grubu olup sadece PPR aşısı uygulandı. 2. gruptaki koyunlara PPR aşısı ile birlikte 40 mg/kg tek doz derialtı yolla Vit-C uygulandı. 3. gruptaki koyunlara PPR aşısı ile birlikte 6000 IU/kg tek doz intramuskuler yolla Vit-D uygulandı. 4. gruptaki koyunlara PPR aşısı ile birlikte 5 mg/kg/gün dozda 4 gün süreyle derialtı yolla LMS uygulandı. 5. gruptaki koyunlara PPR aşısı ile birlikte 3 gün ara ile 2 kere 2 mL/koyun dozda kas içi yolla iPPVO uygulandı. 6. gruptaki koyunlara ise PPR aşısı ile birlikte her bir koyuna 1mL tek doz olacak şekilde CCL uygulandı. Çalışmanın 0., 7., 14., 21. ve 28. günlerinde koyunlardan alınan kan örneklerinde hematolojik (total lökosit, lenfosit, nötrofil ve monosit), biyokimyasal (total protein ve albümin) ve immünolojik (IgG ve IgM) analizler yapıldı. Ayrıca aynı günlerde klinik muayene bulguları ( vücut ısısı, nabız, solunum, palpe edilebilen lenf yumrularının muayenesi ve ayrıca dışkıda ishal, kan ve konstipasyon varlığı) kaydedildi. Hematolojik analizler için Veteriner hemogram cihazı kullanılırken, biyokimyasal analizler için otoanalizatör, immünolojik analizler için ise koyun spesifik ELISA test kitleri kullanıldı. Elde edilen total protein ve albümin değerlerinde de globülin değerleri hesaplandı.
Bulgular: Çalışma kapsamındaki tüm gruplarda total lökosit, lenfosit, monosit ve nötrofil sayılarında grup içi ve gruplar arası günlerin karşılaştırılmasında istatistiksel olarak önemli bir fark oluşmadı (P>0.05). IgG'de Vit-D grubunda 7. gün değerinin (1.68±0.24), 0. (1.27±0.15), 14.( 1.08±.0.21), 21. (1.23±0.23) ve 28. (1.26±0.42) gün değerlerine göre önemli düzeyde yüksek olduğu belirlendi (P<0.01). IgG verilerinin grup bazlı genel değerlendirmelerinin karşılaştırılmasında ise LMS (1.79±1.18) grubu değerinin kontrol (1.21±0.43), Vit-C (1.27±0.51), Vit-D (1.31±0.33) ve iPPVO grubu (1.38±0.48) değerlerinden önemli düzeyde yüksek olduğu belirlendi (P<0.01). IgM'de gruplar arası günlerin karşılaştırılmasında 7.günde belirlenen en yüksek değerin Vit-C grubunda şekillendiği (0.50±0.13) ve bu yüksekliğin kontrol grubu 7. gün (0.28±0.11) ve iPPVO grubu 7. gün (0.24±0.03) değerlerine göre önemli olduğu belirlendi (P<0.01). IgM verilerinin grup bazlı genel değerlendirmelerinin karşılaştırılmasında ise en yüksek değerin Vit-C grubunda olduğu (0.45±0.15) ve bu yüksekliğin kontrol (0.33±0.22), CCL (0.34±0.19) ve iPPVO grubu (0.33±0.14) değerlerine göre önemli olduğu belirlendi (P<0.05). Globulin değerlerinin grup bazlı genel değerlendirmelerinin karşılaştırılmasında Vit-C (4.33±0.55), Vit-D (4.33±0.48), LMS (4.20±0.50), iPPVO (4.24±0.33) ve CCL (4.29±0.29) gruplarında elde edilen verilerin kontrol grubuna göre (4.00±0.33) önemli düzeyde yüksek olduğu belirlendi (P<0.01).
Sonuç: Küçük Ruminant Vebası (PPR) aşısı ile birlikte belirtilen dozda LMS uygulamasının hem IgM hem de IgG değerindeki değişimlerden dolayı immun sistem üzerine olumlu etkilerinin olduğu, belirtilen dozda Vit-C uygulamasının ise sadece IgM değerindeki değişimlerden dolayı kısmen olumlu etkisinin olduğu; yine belirtilen dozlarda Vit-D, iPPVO ve CCL uygulamasının ise immun sistem üzerine herhangi bir olumlu etkisinin olmadığı sonucuna varıldı. | Veteriner Hekimliği |
El OA'inde hastaların el eklemlerinin tutulumuna bağlı olarak kavrama gücü veince el becerilerinde azalma oluşabilir.El OA'nin postmenopozal kadınlardaki el kuvveti, el fonksiyonları, ince elbecerileri ve günlük yaşam aktiviteleri üzerindeki etkisi araştırmak amacıylaçalışmaya el OA tanısı konulmuş 77 hasta ve 81 sağlıklı kontrol alındı. Hastalarındemografik özellikleri kaydedildi. Ağrı, Likert ağrı skalasına göre değerlendirildi.Nodül ve hassas eklem sayısı kaydedildi. Olguların AP el grafileri çekildi. Radyolojikdeğerlendirme Kellegren ve Lawrence skalasına göre yapıldı. Her iki elin kavramave tutma güçleri Jamar dinamometresi ve pinchmetre ile ölçüldü. İnce el becerisiGrooved Pegboard Testi ile değerlendirildi. El fonksiyonlarındaki yetersizlik DEİ veJTEBT ile değerlendirildi. Yaşam kalitesi HAQ skoru ile değerlendirildi.Grup 1 ve grup 2 arasında demografik özellikler açısından anlamlı farkbulunmadı (p>0.05). Grup 1'de nodül ve hassas eklem sayısı daha fazlaydı(p<0.001). HAQ ve DEİ skoru, ağrı şiddeti ve radyolojik evre grup 1'de dahayüksekti (p<0.05). Hasta grubunun el kavrama ve tutma gücü azalmış olarakbulundu (p<0.05). Hastalığın radyolojik evresinin el kavrama gücünü etkilediğibelirlendi. Grooved Pegboard Testi ve JTEBT kontrollere göre uzamış bulundu(p<0.001). DEİ'ni lateral tutma gücü, JTEBT'ni kavrama ve tutma güçleri, HAQskorunu, hassas eklem sayısı ve el kavrama gücü, Grooved pegboard testini yaşınetkilediği bulundu (p<0.05).Çalışmamızda el OA'li postmenopozal hastaların kavrama ve tutma güçlerininazaldığı, el fonksiyonları ve yaşam kalitelerinin bozulduğu saptanmıştır. Bu nedenle,hastalar yakından takip edilmeli, eklemleri koruyucu ve günlük yaşam aktivitelerinikolaylaştırıcı yardımcı cihazlar konusunda bilgilendirilmelidir. | Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon |
Müzeler, merak ve araştırma duygusunu körükleyen, kişisel eğitime, dolayısıyla toplumsaleğitime katkıda bulunan kurumlardır. Müzelerin imkanları çerçevesinde müze ile halkıbuluşturabilmek amacıyla kendi eğitim programlarını oluşturmaları faydalı olacaktır.Günümüz müzeleri, birer eğitim ve kültür merkezi konumunda olmalı, çağdaş müzecilikanlayışı içerisinde aktif, canlı bir eğitim ortamı olarak hizmet vermelidirler. Ayrıca, eğitimetkinlikleri, seminerler, konferanslar, geçici sergiler, toplantılar, konserler, özel günler vegeziler düzenlenmelidir. Bu nedenle müzeler, yalnızca devletin değil toplumun malı olmalı,toplum onları sahiplenebilmelidir.Bu nedenledir ki, müzelerin tanıtımı ve öneminin anlaşılabilmesi açısından kurumlar arasıciddi bir işbirliğine ihtiyaç vardır. Okullar ile müzelerin belli bir program çerçevesindeyapacağı bu işbirliği, müzelerin faaliyet ve etkinliklerinin daha iyi anlaşılabilmesi açısındanfaydalı olacaktır.75. Yıl Cumhuriyet Eğitim Müzesi, Cumhuriyet Dönemi eğitim sistemini kademeli olarakgözler önüne sermesi açısından önemli bir mekandır. Geçmiş ile günümüz eğitim sistemininkarşılaştırılabilmesi açısından önemli ipuçları vermekle kalmaz, ziyaretçilerin de düşünmeyetisini harekete geçirerek eğitimin önemini anlamalarını sağlamaktadır. Ziyaretçilerinburada bulundukları zaman içerisinde nesnelerin içeriğini daha iyi anlayabilmelerinisağlamak için müze eğitim faaliyetlerine ihtiyaç vardır. Ayrıca, müzelerin yaşayan mekanlarolduğunu kabul edersek, daha etkin bir teşhir yöntemi ve dinlenme mekanları ile ziyaretçileredaha keyifli bir müze gezisi gerçekleştirmelerinin yolu açılmış olacaktır. | Müzecilik |
Arap Baharı kapsamı ve güvenlik kavramının değişimine etkisi açısından tarihsel sahnede önemli bir yere sahiptir. Arap Baharı'nın başlaması ile gerekliliği daha da anlaşılan Güvenlik Çalışmaları'nın kavramlarıyla konunun tartışılması ve farklı yönleri ile araştırılması düşünülmektedir. Kuzey Afrika ülkelerinin Arap Baharı öncesi ve sonrasında toplum yapısı ve güvenlik açısından uğradığı değişimler Kolonyalizm sonrasından başlayarak 2012 yılına kadar geçen süreyi kapsayacak şekilde anlatılmaya çalışılmıştır. Arap Baharı'nı geniş bir analiz süzgecinden geçirerek süreç hakkında bilgi sahibi olmak mümkündür. Sürecin demokratik mi, manipülasyon mu olduğunu anlamak için yapılan analizde kullanılan demokrasi indeksleri Kuzey Afrika ülkelerinin durumu hakkında ayrıntılı bilgiler verecektir. Görsel Sosyoloji 'den yararlanarak analize yenilik ve farklı bir perspektif kazandırılması amaçlanmıştır. Soğuk Savaş sonrası değişen güvenlik algısının anlaşılması açısından önemli yere sahip olan Kopenhag Okulu çerçevesinde Arap Baharı'nın Güvenlikleştirme ve Bölgesel Güvenlik Kompleksi Teorisi ile açıklanması düşünülmektedir. Johan Galtung'un barış ve çatışma alanındaki çalışmaları ile Barry Buzan'ın kavramsal çerçevesinin konunun daha iyi anlaşılmasına yarar sağlayacağı düşünülmektedir. İşletme literatüründe sıkça karşımıza çıkan SWOT analizinin Güvenlik Çalışmaları alanındaki uygulanabilirliği denenmiştir. Kuzey Afrika'nın çağdaş döneminin Arap Baharı sonrası geçirdiği dönüşüm Güvenlik Çalışmaları bağlamında analiz edilmiştir. Yaşanan dönüşümün daha belirgin görülmesini sağlamak düşüncesiyle Arap Baharı sonrası yıllar (2014-2019) seçilmiş ve bu yıllara ait küresel terörizm-küresel barış indeksleri kullanılmıştır. İndekslerdeki veriler ve elde edilen sonuçlar ile Kuzey Afrika'nın günümüzdeki güvenlik durumuna bakılmıştır. Uluslararası İlişkiler 'de önemli bir konuma sahip olan Arap Baharı ayrıntılı bir şekilde Güvenlik Çalışmaları literatürü ve diğer sosyal bilimler literatürleri kullanılarak anlatılacaktır. | Uluslararası İlişkiler |
ÖZET Yirminci yüzyıl Amerikan Edebiyatı'nın ünlü simalarından birisi olan çağdaş Amerikan yazarı Norman Kingsley Mailer'ın eserlerinden bir bölümünü kapsayan bu çalışma, onun bu eserlerde yansıttığı olayların taşıdığı temel gerçekleri ve kendisinin azınlıklar konusundaki görüşlerini irdeleyen bir çalışmadır. Günümüzde hemen hemen her sahada görülen ve baş döndürücü bir hızla devam eden gelişmeler, toplumların yapısında da bazı değişim özlemlerini, ya da değişik şekillerde su yüzüne çıkan başkaldırı eğilimlerini de etkilemekte ve yönlendirmektedir. Bazı insanlar toplum içinde kendilerini hakim kılan, veya haksızlıklarını mazur görüp hoşgörü ile karşılayan birtakım çarpık yönetim anlayışlarına işlerlik kazandırmak için değişik davranışlar sergilerler. Yazarlar bu yöndeki düşüncelerini çoğunlukla eserlerindeki kahramanları birtakım eylemlere sürükleyerek dile getirirler. Her yazarın değişik eğilim veya özlemlerini eserleri aracılığıyla açık veya üstü örtülü bir şekilde okuyucuya aktarmak istediği varsayımından hareketle, Norman Kingsley Mailer'ın eserlerinin bizzat kendisinin, ve kendisinin olduğu kadar da mensubu bulunduğu Yahudi toplumunun, düşlerini ve düşünce tarzını yansıtmakta olduğu gerçeği üzerinde durarak araştırmamızı sürdürdük. Bir yazarın bütünüyle araştırılıp incelenmesi, araştırmacı ve eleştirmenlerden ziyade ruhbilimcilerin ve toplumbilimcilerin ikilisinin ortaklaşa yürütecekleri bir çalışma ile sonuçlandırılabilecek bir uğraşıdır. Biz çalışmamızı, bu gerçeğin ışığında, elimizden geldiğince kendi sınırlarımızı zorlamadan yürütmeğe çalıştık. Bu araştırmada önce ruhbilimsel yöntemi uygulayarak işe başladık,IV daha sonra örneklemeli yaklaşımdan yararlandık; daha sonra da değerlendirmelerimizi davranışsal görüngü yaklaşımını tatbik ederek sürdürdük. En son olarak bu üç farklı ama yine de birbiriyle bağlantılı yöntemle elde etmiş olduğumuz sonuçların bileşkelerini almağa gayret ettik. Amerikan yaşam biçimine damgasını vurup iz bırakmış bir yazar olan Mailer şimdiye kadar bir sanat olarak edebiyatın ilgi alanı içine girebilecek hemen hemen her yazı türünde eserler vermiş, ancak bu eserleri her zaman bağımsız bütünler halinde değil, bazan da birbirini tamamlar nitelikteki parçalar halinde ortaya koymayı yeğlemiştir. Amerikan toplumunun gelişme süreci içerisinde yerini almış olan azınlıklara mensup insanlar toplumda aşırı derecede horlanmışlar ya da en azından dışlanmışlardır. Bu tür azınlıklara mensup bireylerden birisi olan Norman K. Mailer da Yahudi azınlığını ilgilendiren, onların dert ve sorunlarını ele alan konularda eserler vermiştir. Bu eserlerin hepsi toplumun farklı kesimlerinden değişik tepkiler almıştır. Mailer yazdıklarında bazan toplumsal kıpırdanmaları konuları içine alarak insanların dertlerine tercüman olurken bazan da toplumu hayal kırıklığına uğratan tesbitlerde bulunmuştur. Kendisinin varoluşçu bir yazar olmasına karşın, toplumun özellikle de Yahudi toplumunun sorunları onun da sorunu olmuştur. Çalışmamız üç ana bölümden oluşmaktadır. Ancak bu bölümler adeta birbirlerinden ayrılmayacak kadar yakından ilgili ve iç içe oldukları için, ayrı ayrı ele alınmış gibi görünseler de, aslında birbirlerinin devamı ve tamamlayıcısı durumundadırlar. Önce konu ile çok yakından ilgili olduğu için Norman Kingsley Mailehn hayat öyküsünü kısaca vermeğe gayret ettik. İkinci bölümde sırasıyla The Naked and The Dead, Barbary Shore, An American Dream, The Deer Park, Why Are We in Vietnam ?, The Armies of the Night, ve Advertisements for Myself adlı eserler hakkında kısa bilgiler verip, yazılış amaçlarından, yazıldıkları dönemde Amerika BirleşikDevletleri'nin, Norman Mailer'ın ve Yahudi toplumunun içinde bulunduğu şartlardan bahsederek bu eserlerden her birinin ağırlık noktasını ele alıp o noktayı irdelemeğe çalıştık. Eserleri incelerken yeri geldikçe yazarın incelenen eseri yazmasında etken olan ruhsal ve toplumsal gelişme ve oluşumlara da elden geldiğince değinmeğe çalıştık. Bu çalışmanın belki de en çok yoğunluk kazandığı noktalardan birisi yazarın, herbir eseri yazarken yöneldiği asıl hedefin ne olduğunun araştırılması ve gayeye ulaşmak için kullandığı araçların haklılık ve etkinlik derecelerinin tartışılması olmuştur. | Amerikan Kültürü ve Edebiyatı |
Sanal ortamda yayınlanan web sitelerinin bazıları erişime tamamen açık olup hiçbir kısıtlamaya sahip olmazken, bazı web siteleri özel alanlara belirli kişilerin erişimine izin vermektedir. Bu web sitelerinde özel alanlara erişim, kullanıcı girişi ile sağlanmaktadır. Kullanıcı girişinde genellikle kullanıcı adı ve kullanıcı şifresi istenilmektedir. Ancak şifrenin çalınması gibi durumlarda güvenlik açığı oluşmaktadır. Sisteme giriş yapmak isteyen kişinin gerçekten o kişi mi olduğunu belirlemek amacıyla
sisteme, son yıllarda üzerinde sıkça çalışma yapılan biyometrik tanıma modülü eklenmektedir. Bu tez çalışmasında, kullanıcı girişinin olduğu web sitelerde, güvenliği arttırmak amacıyla biyometrik tanıma yöntemlerinden yüz tanıma kullanılmıştır. Geliştirilen web tabanlı biyometrik yüz tanıma sisteminde "Özyüzler", "Fisheryüzler" ve "Yerel İkili Örüntü" yöntemleri kullanılmıştır. Sistem öncelikle masaüstü uygulaması olarak geliştirilmiş ve bu yöntemlerin birbirlerine olan üstünlükleri araştırılmıştır. Test
işlemlerinde literatürde yüz tanıma araştırmalarında sıklıkla kullanılan uluslararası "Yale Yüz Veritabanı" ve "Georgia Tech Yüz Veritabanı" kullanılmıştır. Ayrıca sistemin güvenirliğini test etmek için çalışma kapsamında 50 adet gönüllü kullanıcıdan alınan 750 adet fotoğraf içeren yeni bir veri tabanı (YV Yüz Veritabanı) oluşturulmuştur. Web kısmında çalışan Silverlight tabanlı yüz tanıma uygulaması; kullanıcı girişi arayüzü, kullanıcı fotoğrafı ve giriş bilgilerini sunucu tarafına aktaran web servis uygulaması ve
masaüstü uygulamasından elde edilen yüz tanıma yazılımının sunucu versiyonu olmak üzere 3 katmandan oluşmaktadır. Kullanıcı girişi arayüzü web kamerası üzerinden kişinin fotoğrafını alarak boyutunu yarıya düşürüp kullanıcı adı ve şifre bilgisi ile birlikte sunucu uygulamasına göndermektedir.
Çalışma kapsamında geliştirilen yüz tanıma uygulaması; fotoğrafın yakalanması, yakalanan
resim içerisinde yüz bölgesinin tespiti, yüz bölgesinde yer alan sağ ve sol gözbebeği noktalarını baz alan hizalama işlemi ve 3 farklı yöntemle yüz tanıma aşamalarından oluşmaktadır. Tez kapsamında her yöntem 3 farklı veritabanında uygulanmış tanıma başarı oranları Doğru Kabul Yüzdesi (DKY) ve Doğru Ret Yüzdesi (DRY) açısından değerlendirilmiştir. Test sonuçlarına göre Yerel İkili Örüntü yönteminin (%70.04 DKY, %76.13 DRY) diğer yöntemlere göre (Özyüzler: %69.00 DKY, %0.00 DRY; Fisheryüzler: %61.25 DKY, %71.77 DRY) daha başarılı tanıma gerçekleştirildiği görülmüştür. | Bilim ve Teknoloji |
Bu araştırma futsal oynayan oyuncuların spor ahlakı ve idealist olmaları arasındaki ilişkinin incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırmaya Kuzey Irak' ta Kerkük, Hawler, Dohuk, Süleymaniye illerinde ikamet eden futsal oynayan 80 kadın ve 80 erkek, spor yapmayan 80 kadın, 80 erkek toplamda 320 kişi üzerinde anket çalışması gerçekleştirilmiştir.
Çalışmamıza futsal oynayan 80 erkek, 80 kadın ve spor yapmayanlar 80 erkek,80 kadın toplam 320 kişiden oluşur. Çalışmaya katılanlara spor ahlakı ve idealistlik özelliklerini normality testi uygulanmış. Veriler normal dağılım gösterdiği için grupları karşılaştırmak için independent t testi, aynı grupların karşılaştırmak için bağımlı t testi uygulanmıştır. Spor yapan kadınlarda spor ahlakı (148.91±8.33), spor yapmayan kadınlarda (142,47±10,13) olarak bulunmuştur. Spor yapan kadınlarda idealistlik ortalamaları (78,61±4.2), spor yapmayan kadınlarda (74,78±5,41) standart sapma değerleri bulunmuştur. Spor yapan ve yapmayan kadınlarda idealistlik ve spor ahlakı arasında anlamlı bir fark bulunmuştur. P<0,00 spor yapan erkeklerde (154±8,14), spor yapmayan erkeklerde (143±10,12) spor ahlakı, spor yapan erkeklerde (80,48±3,62), spor yapmayan erkeklerde (75,75±5,43) idealistlik, ortalamaları ve standart sapmaları bulunmuştur. Spor yapan ve yapmayan erkekler arasında anlamlı bir fark bulunmuştur. P<0,00 cinsiyete göre spor yapmayan erkek ve bayanlarda spor ahlakı arasında anlamlı bir fark yoktur. T test sonuçlarına göre spor ahlakı ve idealistlik değişkenlerinde spor yapmayan bireylerde iki cinsiyet arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar bulunamamıştır (P>0.05).
Sonuç olarak spor ahlakı ve idealistlik değişkenlerinde futsalcılarda iki cinsiyet arasında erkekler lehine istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar bulunmuştur (P<0.05).
Anahtar Sözcükler: futsal, ahlak, idealist, spor | Spor |
Dijital ayak izi dijital yaşamın temel gerçeklerinden biridir. Dijital ayak izleri, bir kişinin çevrimiçi paylaşımı veya çevrimdışı eylemlerinin izlenmesi sonucunda elektronik veri tabanlarında kalan bir varlığı temsil eden veri koleksiyonlarıdır. İlgili literatür incelendiğinde çalışmaların kullanıcılara fayda sağlamaya yönelik olduğu, kullanıcıların veri koruma yasalarından yararlanamadığı, dijital ayak izi farkındalığının ölçüldüğü görülmektedir. Dijital ayak izi farkındalığı, yüksek teknolojiye maruz kalma, siber zorbalık, internet veya oyun bağımlılığı, pornografiye maruz kalma ve çevrimiçi sohbet yoluyla yabancılarla tanışma gibi riskli çevrimiçi etkinliklere karşı korunmak için önemlidir. Dijital ayak izi farkındalığı ve yaşantıları, sanal ortamlarda karşılaşılan risklerin azaltılması, bireylerin kariyer yaşamlarında ve ikili ilişkilerinde bireylerin profilini çizme ve çevrimiçi itibarlarının oluşturulması açısından önemlidir.
Bu çalışma, dijital ayak izi farkındalığı ve dijital ayak izi yaşantılarını dikkate alarak dijital yerlilik (2000 ve sonrası doğumlular), dijital melezlik (1971-1999 arası doğumlular) ve dijital göçmenlik (1970 ve öncesi doğumlular) üzerinden analiz ederek literatüre katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda çalışmanın amacı, dijital ayak izi farkındalığı ile dijital ayak izi deneyimleri arasındaki ilişkiyi incelemek ve dijital ayak izi farkındalığı ile dijital ayak izi deneyimlerinin kuşaklar arasında farklılık gösterip göstermediğini tespit etmektir. Araştırmada veri toplamak amacıyla nicel araştırma yöntemlerinden biri olan anket yöntemi kullanılmıştır. Veriler kolayda örnekleme, çevrimiçi anket ve Konya'nın merkez ilçelerinde (Selçuklu, Karatay, Meram) yaşayan bireylerle yüz yüze anket dağıtımı yoluyla 420 kişiden toplanmıştır. Verilerin analizinde SPSS 22 ve AMOS 24 programları kullanılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre; dijital ayak izi farkındalığı ile dijital ayak izi yaşantısı arasında düşük düzeyde, negatif ve istatistiksel bakımdan anlamlı ilişki tespit edilmiştir. Ayrıca dijital melezlerin dijital ayak izi farkındalıklarının, dijital yerlilere göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir. | Yönetim Bilişim Sistemleri |
Kalça kırığı tespitlerinde 2 adet başa gönderilen implant öne çıkmaktadır. Bunların ilki klasik olarak vidadır diğeri ise yeni üretilen helikal bıçaktır. Helikal bıçakların gelişimindeki öngörü femur başında kemik kaybı olmadan, çevresindeki kansellöz kemiği sıkıştırarak iyi bir tutunma sağladığı ve daha az komplikasyona yol açtığı yönünderdir. Biyomekanik bir takım çalışmalarla bu öngörü doğrulanmış olsa da bu konuda yapılan klinik çalışma az sayıdadır
Çalışmamızın ana amacı AO/OTA 31A2 grubu kırıklarda bıçaklı ve vidalı proksimal femur çivilerinin radyolojik ve klinik sonuçlarının karşılaştırılmasıdır..
Retrospektif olarak dizayn edilmiş bu çalışmada Mayıs 2007 ile Mayıs 2014 tarihleri arasında kliniğimize başvuran 144 hastanın 65'i çalışmaya dahil edilmiştir. Bunların da 33'ü vidalı sistemle, 32'si ise bıçaklı sistemle tedavi edilmişti. Yaş ortalaması sırasıyla 75,82 ve 76,01 idi. Bu gruplarda tip-apeks mesafeleri, vida yerleşimleri, kırık kaynaması, sıyrılma, implant yetersizlikleri karşılaştırıldı. Ortalama takip süresi 2,30 yıldır.
Her iki grup arasında kaynamama oranları, sıyrılma, sekonder varus, vida yerleşimi arasında fark görülmedi. Toplam 6 hastada (bıçak n=2; Vida n=4) sıyrılma, toplam 9 hastada (Bıçak n=5 ; vida n=4) kaynamama gözlendi. Toplam 6 olguya revizyon uygulandı (Bıçak n= 4; Vida n=2). Harris Kalça Skoru her iki grup arasında da benzerdi.
AO/OTA 31A2 kırıklarda bıçaklı ve vidalı sitemlerin her ikisi de kullanılabilir, sonucu belirleyen en önemli durum redüksiyon kalitesi ve implantın yerleşimidir. | Ortopedi ve Travmatoloji |
1 1 ÖZET Yüksek Lisans Tezi Oncopeltus fasciatus' da, (Hemiptera : hygaeidae) GÖÇ UÇUŞUNUN NÖROSEKRESYON KONTROLÜ Reyhan VERtMLt Ankara üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Biyoloji Anabilim Dalı Danışman : Prof.Dr. Sevinç KARQL 1990, Sayfa : 37 Jüri î Prof.Dr. Sevinç KAROL Prof.Dr. Cevat AYVALI Doç. Dr. Sema ERGEZEN Oncopeltus fasciatus dişilerinin beyini ön beyin, orta beyin ve arka beyin olmak üzere üç kısımdan meydana gelmiştir. Subözofagus gangliyonu sirkum özofagal konnektifler ile arka beyine bağlanmıştır. Bir çift oval corpora cardiaca beyinin hemen arkasında corpora allata ile birleşmiştir. "Performik asit - Victoria blue 4R" total boyama tekniği ile beyindeki nörosekresyon bölgeleri boyanmamış, sadece aort duvarı boyanmıştır. Histolojik incelemeler için kesitlere Hematoksilin-Eosin, Krom Hematoksilin Filoksin ve Parahdehit Fuksin boyama teknikleri uygulan mıştır. Paraldehit fuksin tekniği ile hücre büyüklüğüne ve granülle rine göre A, B ve C tipi nörosekresyon hücreleri ayırt edilmiştir. Kısa gün fotoperiyodunda yetiştirilen ve uçuş deneyi yapı lan böceklerde A ve B tipi nörosekresyon hücreleri sadece beyinin medyan bölgesinde görülmüştür. Uzun gün fotoperiyodunda yetiştirilen ve uçmayan böceklerde ise bu hücreler beyinin hem medyan hem de lateral bölgesinde görülmüştür. Bu çalışmada ayrıca nörosekresyon hücrelerinin fotoperiyot, uçuş ve yumurta gelişimi ile Diş kileri incelenerek tartışılmıştır. | Zooloji |
Çalısmanın amacı Ankaradaki merkez ilkögretim okullarında görevli beden egitimiögretmenlerinin ölçme ve degerlendirme tekniklerinin uygulanısına iliskin görüslerinisaptamaktır. Bunun yanısıra ögretmenlerin bireysel özellikleri ile anketteki görüslere katılımdüzeylerinin arastırılmasıdır.Çalısma 2006-2007 egitim ögretim yılında gerçeklesmistir. Çalısmaya 160 beden egitimiögretmeni katılmıstır. Ögretmenlerinin ölçme degerlendirme tekniklerinin uygulanısına iliskingörüslerini almak için likert tipi anket uygulanmıstır. Bunlara ek olarak, ögretmenlerinhaftalık ders saati, dersine girilen sınıf sayısı, dersine girilen ortalama ögrenci sayısı, çalısılankurumda bulunan toplam beden egitimi ögretmeni sayıları göz önünde bulundurularak, budegiskenlerin katılımcıların görüsleri ile olan iliskisini anlamaya yönelik olarak sonuçlar eldeedilmistir.Çalısmada elde edilen sonuçlar beden egitimi ögretmenlerinin anketteki görüslere ?herzaman? katıldıklarını belirtmislerdir. Çalısmaya katılan ögretmenlerin demografik özellikleriile anketteki görüsleri karsılastırıldıgında yas, kıdem, ögrenim durumu, hizmetiçi egitim alıpalmadıkları bakımından anlamlı bir fark çıkmıstır (p <0.05).Çalısmada beden egitimi ögretmenlerinin haftalık ders saati, dersine girilen sınıf sayısı,dersine girilen ortalama ögrenci sayısı, çalısılan kurumda bulunan toplam beden egitimiögretmen sayılarının ögretmenlerin ölçme ve degerlendirme tekniklerini uygulamalarınayönelik görüsleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıstır (p>0.05). | Eğitim ve Öğretim |
Bleomisin, etoposid, cis-platin (BEP) kombinasyon kemoterapisi sıklıkla erkeklerin üreme organ, doku ve hücrelerinde hasar oluşturmakta ve fertilite potansiyelinde gerileme ile ilişkilendirilmektedir. Bu deneysel sıçan çalışmasında, tekrarlı dozlarda kullanılan medikal ozon terapisinin, BEP tedavisinin erkeklerdeki gonadotoksik etkilerini önleyebilme potansiyeli araştırılmıştır.
Üreme çağına gelmiş erkek Sprague Dawley sıçanlar (n=32) kontrol, BEP, BEP + Ozon ve Ozon olarak rastgele 4 gruba ayrılmıştır. BEP grubuna 9 hafta boyunca, 3 haftalık 3 kür şeklinde intraperitoneal (IP) yolla bleomisin (0,083 mg/kg), etoposid (0,83 mg/kg) ve cis-platin (0,17 mg/kg) uygulanmış, BEP + Ozon grubuna ise ek olarak haftada 2 kez medikal ozon IP olarak (1 mg/kg) verilmiştir. Ozon grubuna sadece ozon, kontrol grubuna ise %0,9 NaCl uygulanmıştır.
BEP ve ozon uygulanan sıçanların ağırlık artışlarının yalnızca BEP uygulanan gruba göre daha fazla olduğu, ancak testis ağırlık indekslerinin benzer olduğu bulunmuştur. BEP uygulamasının sperm sayılarını anlamlı ölçüde azalttığı ve morfolojik anomali gösteren sperm sayısını artırdığı gösterilmiştir. Öte yandan, ozon uygulaması ile sperm sayısında anlamlı bir artış ve anomali gösteren sperm sayısında ise anlamlı bir azalma gözlemlenmiştir. Endokrinolojik olarak, benzer şekilde, BEP + ozon grubunda testosteron ve tiroid stimülan hormon (TSH) seviyeleri yalnızca BEP uygulanan gruba göre daha yüksek bulunmuştur. Oksidatif stres parametreleri incelendiğinde ise yalnızca BEP uygulanan grupta total oksidan kapasite (TOS) değeri kontrol ve BEP + ozon gruplarına göre daha yüksekken, BEP + ozon grubunda ise total antioksidan kapasite (TAS) değeri BEP grubuna göre daha yüksektir. Testis dokusundaki histopatolojik değişiklikler Johnson skorlaması ve seminifer tübül epitel kalınlıkları karşılaştırılarak değerlendirilmiş ve ozon uygulamasının BEP uygulamasının oluşturduğu hasarı anlamlı ölçüde azalttığı bulunmuştur.
Sonuç olarak medikal ozonun, erkek üreme sisteminde BEP uygulamasının hücre morfolojisi, hücre sayıları, redoks homeostazisi ve endokrin durum gibi birçok parametrede olumsuz etkilerini azalttığı kanaatine varılmıştır. Ozon uygulamasının uzun süreli ve tekrarlı kullanımı ve açısından da çalışmamız ilk niteliğindedir ve literatüre önemli katkıları olacağı düşünülmektedir. | Farmasötik Toksikoloji |
Bu tez çalışmasının amacı ardışık teleskop görüntülerindeki hareketli cisimleri Doğru Tanıma Yöntemi'ni (DTY) (Chen T. ve Chung K., 2001) kullanarak otomatik olarak tespit eden bir bilgisayar programı geliştirmektir. Doğru Tanıma Yöntemi, aslında, dijital görüntülerdeki doğruları tespit etmek için geliştirilmiş matematiksel bir yöntemdir. Bu yöntem, bu tez ile birlikte ilk kez teleskop görüntülerine uyarlanacak ve bu görüntülerdeki hareketli cisimlerin (asteroid, kuyruklu yıldız, vb.) tespiti için kullanılacaktır.
Güneş sistemi cisimleri üzerine yapılan gözlemsel çalışmalar sırasında gece boyunca çok sayıda teleskop görüntüsü alınmaktadır. Bu görüntüler içerisine gözlenen cisimler dışında bilinen ya da bilinmeyen hareketli cisimler de girebilmektedir. Bu görüntülerin hızlı bir şekilde taranıp işlenerek görüntülerdeki hareketli cisimlerin tespit edilmesi hem daha önce gözlenmiş cisimlerin yörüngelerinin iyileştirilmesi hem de yeni cisimlerin keşfi açısından önem taşımaktadır.
Hareketli güneş sistemi cisimlerinin çok sayıda teleskop görüntüsü kullanılarak klasik yöntemlerle tespit edilmesi yüksek zaman tüketimi ve iş gücü gerektirmektedir. Geliştirilen bilgisayar programı sayesinde ardışık teleskop görüntülerinin hızlı bir şekilde işlenmesi ve içerisindeki hareketli cisimlerin tespit edilmesi mümkün olmaktadır. Program, teleskop görüntülerinin analizinde daha önce hiç uygulanmamış olan Doğru Tanıma Yöntemi'nden esinlenerek Çoklu Görüntülerden Doğru Tanıma Yöntemi (Multiple Image Line Detection(MILD)) (Atay ve ark.,2016) kullanılarak, çalışması esnasında insan etkileşimini en aza indirecek şekilde hazırlanmıştır.
Programda kullanılacak yöntemler işlem sırasına göre şu şekilde özetlenebilir: İsteğe bağlı olarak görüntüler ön indirgemeye tabi tutulmaktadır. Görüntülerdeki, teleskobun hareketinden kaynaklanan kaymalar ve gözlem koşullarından kaynaklanan ışık şiddeti farkları düzeltilir. Hareketsiz cisimlerin (yıldızların) büyük çoğunluğu görüntülerden çıkarılarak, Ay veya yıldız kaynaklı parlama etkileri büyük ölçüde azaltılmaktadır. Görüntülerde geriye kalan ışık kaynaklarının (potansiyel hareketli cisimler) koordinatları bu kaynakların parlaklık değerleri üzerinden tanımlanan "parlaklık merkezleri" hesaplanarak bulunmaktadır. Bu koordinatlar arasından gerçekten hareketli cisimlere ait olanlar MILD kullanılarak tespit edilir. Tüm bu işlemler otomatik bir şekilde gerçekleştirilmektedir.
i
MILD'nin kullanıldığı bu bilgisayar programı ile gecelik gözlemlerden elde edilen teleskop görüntülerindeki hareketli cisimlerin koordinatları hızlı ve otomatik bir şekilde elde edilebileceğinden, program yeni cisimlerin keşfi için önemli bir araç vazifesi görecektir. Arşiv görüntülerinden klasik yöntemlerle hareketli cisim tespit etmek hem zaman hem de iş gücü açısından yüksek maliyetlidir. Bu program ile istendiğinde bu tür arşiv taramalarının hızlı ve otomatik bir şekilde gerçekleştirilmesi mümkün olacaktır. | Astronomi ve Uzay Bilimleri |
Tam otomatik şanzımanlar, otomotiv endüstrisinin ilk dönemlerinden günümüze kadar yaygın bir kullanım alanı bulmaktadırlar. Vites değişim işleminin sürücü müdahalesi olmadan yapılmasını sağlayan bu sistemler, özellikle kullanım konforu açısından son kullanıcılar tarafından tercih edilmektedir. Aracın kalkışı esnasında, motor ve şanzıman hızının eşitlenmesini sağlayan tork konvertör, belirli konfigürasyonlar ile birbirine bağlanmış ve şanzıman içerisinde istenilen çevrim oranlarının oluşmasını sağlayan planet dişli sistemleri, planet dişli paketindeki istenilen elemanların serbest dönmesini, hızlarının eşitlenmesini ya da frenlenmesini sağlayan kavrama elemanları, istenilen kavrama elemanlarına kontrollü bir şekilde yağ gönderilmesini sağlayan elektro-hidrolik kontrol sistemi ve tüm sistemin istenilen sınır koşulları içerisinde çalışmasını sağlayan destekleyici diğer sistemlerden oluşmaktadır.
Modern tam otomatik şanzımanlarda, istenilen kavramalarda kapalı çevrim basınç kontrolünün doğrudan yapılabildiği, oransal doğrudan kontrol valfleri kullanılmaktadır. Bu sayede vites geçiş performans ve konforundan ödün verilmeden vites değişimi yapılabilmektedir. Oransal kontrol valfleri, vites geçişi esnasında kavrama elemanlarının her iki tarafındaki hızı, kavrama pistonuna kontrollü basınç uygulanmasını sağlayarak eşitlemektedir. Bir diğer ifadeyle, kavramaların iki ucu arasındaki göreceli hızın ifadesi olan kavrama kayma hızını, kontrollü bir şekilde sıfıra indirmektedir. Kavrama kayma hızının zamana bağlı istenilen bir profili takip ederek indirilmesi sayesinde, minimum vites geçiş süresi ve maksimum vites geçiş konforu aynı anda sağlanabilmektedir. Kontrolcü performansı ise, hedeflenen kayma hızı profili ile gerçekleşen zamana bağlı kayma hızının arasındaki farka bakılarak belirlenebilmektedir.
Bu çalışmada önce, tam otomatik şanzımana sahip bir aracın fiziksel modellemesi amesim ortamında yapılmış, kavrama kontrol akımından planet sistem dinamiklerine kadar tüm vites geçiş dinamikleri, bir boyutlu ortamda oluşturulmuştur. Vites geçişi esnasında kavrama kayma hızını kontrol etmek ve performanslarını karşılaştırmak amacıyla sisteme geri-adımlama yöntemi ile geliştirilmiş, Lyapunov tabanlı, model belirsizlikleri ve modellenmeyen dinamikler altında giriş-durum kararlılığını sağlayan lineer olmayan kontrolcü ve alternatif olarak PI kontrolcü entegre edilmiştir. Her iki kontrolcünün kazanç katsayıları da, aynı maliyet fonksiyonları ile genetik algoritma yöntemi kullanılarak optimize edilmiş, optimize edilen kazanç katsayılarına sahip kontrolcülerin, kavrama kayma hızına bağlı sürtünme katsayısı ve motor torku değişikliğine olan hassasiyetleri, kayma hızı takip performansı ve toplam kontrol enerjisi açısından karşılaştırılmıştır. Karşılaştırmalar, yüzdesel sürtünme katsayısı ve motor torku değişikliğine bağlı, yüzdesel kayma hızı takip hatası değişimi ve yüzdesel kontrol enerjisi değişimi olarak verilmiştir.
Çalışma sonucunda, aynı maliyet fonksiyonlarına bağlı olarak optimize edilmiş lyapunov tabanlı lineer olmayan kontrolcünün, parametre değişikliğine benzer kontrol enerjisi değişimi göstermesine rağmen çok daha iyi bir kayma hızı takip performansı gösterdiği gözlenmiştir. | Otomotiv Mühendisliği |
Limanlar gerek yatırım, gerekse işletme maliyetleri çok yüksek sanayilerdir. Bir bölgeye liman yatırımı yapılırken yapılabilirlik etüdlerinin büyük önemi vardır. Bununla birlikte bölge hinterlandının gelecekteki gelişmeleri iyi analiz edilmeledir. Tezde liman tanımı verildikten sonra günümüzde hizmet veren liman türleri tanıtılmış, limanlar için yapılabilirlik etüdlerinden bahsedilmiş ve liman işletmelerinde liman maliyeti, kapasite ve planlanma kavramları üçüncü bölümde açıklanmıştır. Bu kavramlara ait türler ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Limanlarda gerçekleşen yük hareketlerine de değinilmiştir.Liman yatırımları ekonomik anlamda büyük kaynakların kullanılması ile gerçekleşen yatırımlardır. Liman yatırımları hakkında bilgi ve yatırımların değerlendirilme tekniklerine çalışmada yer verilmiştir. Liman kapasitesininin belirlenmesinde önemli yere sahip olan rıhtım sayıları ve kapasiteleri limanlarda maliyetlerin oluşmasında da etken roldedir. Limanlar için optimum rıhtım sayısının belirlenmesinde yaygın olarak kullanılan Kuyruk Teorisi Modeli bu çalışmada Haydarpaşa Limanı için kullanılmıştır. Çalışmanın malzeme ve yöntem kısmında teori hakkında detaylı bilgiler verilmiş, kuyruk şekilleri tanıtılmış, hesplamalarda kullanılan yöntemler açılanmıştır.Limanlarda ekonomik kapasitenin belirlenmesinde kullanılan Kuyruk Teorisi ile Haydarpaşa Limanı için optimum rıhtım sayısının belirlenmesi üzerine bir uygulama yapılmıştır. Uygulama için gerekli olan değerler, istatistikler tablo ve şekiller ile sunulmuştur. Elde edilen sonuçlar sonuç kısmında değerlendirilmiştir. | Denizcilik |
Turizm sektörü, yapısı itibari ile dinamik ve emek yoğun bir sektör olmasından dolayı teknolojik gelişmelere ve değişimlere uyum sağlamak, sürekli kendini güncellenmek durumundadır. Turizm ürünlerini, ürünü satın almadan önce görmek ve denemek mümkün olmadığı için, tüketiciler öncelikle satın alacakları ürün ile ilgili detaylı bilgiye sahip olmak isterler.
İletişim teknolojilerindeki gelişmelerden sonra ortaya çıkan merkezi rezervasyon sistemleri sayesinde seyahat acentaları, müşterilerinin talep, istek ve sorularına kısa sürede cevap vermektedirler. Bilgi teknolojilerindeki gelişmelere ayak uyduran ve gelişmelerden geri kalmak istemeyen seyahat acentaları, faaliyetlerini zamanla online platformlara taşıyıp, kendi web sayfalarını kurmuşlardır. Bunun sonucunda seyahat acentaları müşterilerin turizm ürünlerine ilişkin, uçak biletinden otel konaklamasına, araç kiralamadan transfere, seyahat sigortasından vize işlemlerine kadar birçok ürünle ilgili detaylı bilgiye ulaşmalarını ve ürün satın almalarını sağlamışlardır. İnternetin ticari amaçla kullanılmaya başlanmasıyla havayolu işletmeleri, konaklama işletmeleri, araç kiralama şirketleri gibi turizm işletmeleri, web sayfalarında kendi ürünlerini müşterilerine direkt olarak satmaya başlamışlardır. Zamanla teknolojinin gerisinde kalan küçük çaplı klasik seyahat acentaları ortadan kalkmış ve yerini her geçen gün kendini yenileyen, dinamik yapıya sahip online seyahat acentacılığına bırakmıştır.
E-ticaretin seyahat acenteleri faaliyetlerine etkilerini araştırmak amacı ile İstanbul'da A grubu seyahat acentelerinin e-ticarete ilişkin düşüncelerini ve e-ticareti kullanma durumlarını araştıran bir anket çalışması hazırlanmış ve uygulanmıştır.
Havayolları, otel gibi turizm işletmelerinin kendi ürünlerini işletmeden tüketiciye (B2C) e-ticaret modelini kullanarak direk müşteriye satış yapmaları, küçük kar marjları ile ayakta kalmaya çalışan seyahat acentelerini aradan çıkarmaları, sektörde aracı olarak hizmet veren seyahat acentelerinin satış faaliyetlerini olumsuz etkilediği gibi, bunun yanı sıra sistemin gerisinde geri kalmayarak faaliyetlerini online platformlara taşıyan acentaların satışlarının ise olumlu etkilendiği ve satış hacimlerinin arttığı sonucuna ulaşılmıştır. | Turizm |
Bu çalışmanın amacı, akut pankreatitte lavman, probiotik ajan Saccharomyces boulardii ve bu iki ilacın birlikte kullanımının bakteriyel translokasyon, pankreatit şiddeti, TNF-alfa serum düzeyleri ve pankreastaki TNF-alfa ekspresyonları üzerine etkisini ve bu faktörlerin birbiri ile ilişkisini araştırmaktır.Çalışmamızda her birinde 8'er rat olan 5 deney grubundan birincisine sham laparotomi yapıldı (Grup 1). Kalan 4 gruba laparotomi yapılarak biliopankreatik duktustan %3,5'luk taurokolat verildi ve bu yolla pankreatit oluşturuldu. Kontrol grubuna (Grup 2) tedavi uygulanmadı. Üçüncü gruba laparotomi sonrası 6 ve 24. saatlerde lavman uygulandı. Dördüncü gruba yine aynı saatlerde probiotik verildi. Beşinci gruba aynı saatlerde hem probiotik hem lavman uygulandı. Hayvanlar 48. saatte sakrifiye edilerek doku kültürü yapılması, pankreasın histopatolojik incelemesi ve pankreas dokusundan TNF-alfa ekspresyonu çalışmak için doku örnekleri alındı. Amilaz ve serum TNF-alfa düzeyleri ile kan kültürü çalışılması için kan örnekleri alındı.Bütün pankreatit gruplarında amilaz düzeyleri, sham grubuna göre anlamlı biçimde yüksek çıktı (p<0,05). Mezenterik lenf nodlarında üreme olan rat sayısı lavman grubunda bütün gruplara göre anlamlı biçimde fazlaydı (p<0,05). Probiotik grubu ile probiotik+lavman gruplarında duodenum ve pankreas dokularında hiç üreme olmadı ve diğer gruplarla bu iki grup arasında bu açıdan anlamlı fark vardı (p<0,05). Pankreas dokusundaki TNF-alfa ekspresyon düzeyleri kontrol grubunda sham grubuna ve diğer çalışma gruplarına göre anlamlı biçimde yüksekti (p<0,05). Sham grubu, probiotik ve probiotik+lavman grupları arasında pankreas dokusundaki TNF-alfa düzeyleri açısından anlamlı fark yoktu.Çalışmamızda akut pankreatitin enfeksiyöz komplikasyonlarının tedavisinde boşaltıcı lavmanın bakteriyel translokasyonu önlemediği; aksine arttırdığı gösterilmiştir. Probiyotik ajan S. boulardii'nin ise akut pankreatitte enfeksiyöz komplikasyonların engellenmesinde yaralı bir ajan olduğuna dair bulgular elde edilmiştir. Akut pankreatittte probiotik ve lavman kullanımının pankreas dokusundaki TNF-alfa ekspresyonunu hangi mekanizma ile azalttığının ve bunun tedavideki öneminin ise ileri çalışmalarla araştırılması gerekmektedir. | Genel Cerrahi |
Günümüz dijital çağında, hızla gelişen teknolojik yenilikler toplumların ihtiyaç çeşitliliğini
artırmıştır. Artan nüfus ve kentleşme üretimin çoğalmasını kaçınılmaz hâle getirmiştir. Bu
durum kullanılan kaynak tüketimi ve oluşan atık miktarını fazlalaştırmaktadır. Atıkların
yakılarak bertaraf edilmesi ve enerji geri kazanımı bu sebeplerle önemini artırmaktadır. Bu
çalışmada, tehlikeli atıkların yakılarak bertaraf edilmesinin doğal kaynaklar, küresel ısınma,
ozon tabakasının incelmesi gibi çevre üzerinde oluşturduğu negatif etkilerin minimize edilmesi,
iyileştirici önlemlerin alınması ve sürdürülebilir bir atık yönetiminin sağlanması için incelenen
tehlikeli atık yakma ve enerji üretim tesisine yaşam döngüsü analiz metodolojisi uygulanmıştır.
Yaşam Döngüsü Analizi (YDA), ürün ve/veya proseslerin çevre üzerinde oluşturabileceği
etkileri; üretim, kurulum veya gelişim aşamalarının en başından nihai olarak sonlandığı zaman
diliminde geçirilen süreçlerdeki enerji, hammadde girdilerindeki oluşan toplam çevresel
emisyonları bütünsel bir şekilde hesaplayan bir tekniktir. YDA, toplam çevresel fayda veya
hasarla sonuçlanabilecek etkileri ortaya koymaktadır. İncelenen tesiste YDA, 2021 işletme
verileri kullanılarak, ISO 14040 ve ISO 14044 standartları kapsamında değerlendirilmiştir.
Kapsam olarak "kapıdan mezara " yaklaşımı seçilmiştir. Çalışmanın fonksiyonel birimi "1 ton
tehlikeli atığın yakılması" olarak belirlenmiştir. SimaPRO 9.2.0.2 yazılımı kullanılarak yapılan
YDA'nin problem odaklı çevresel etkileri CML-IA ve zarar odaklı son nokta çevresel etkileri
ReCiPe yöntemleri kullanılarak hesaplanmıştır. Elde edilen sonuçlar, atıkların yakılması
sırasında ortaya çıkan ısının kullanılarak enerji geri kazanımının, hesaplanan tüm çevresel
etkilerin düşürülmesi üzerinde yaklaşık % 90 seviyelerinde avantaj sağladığını ortaya
koymaktadır. Tesiste proses süresince kullanılan elektriğin başta ozon tabakasının incelmesi,
küresel ısınma ve diğer kategoriler üzerinde negatif yönlü etkileri olduğu fakat enerji üretiminin
çevresel etkileri azalttığını göstermiştir. Tesiste atıkların yakılarak bertarafında oluşan küresel
ısınma potansiyeline etkisi elektrik üretilmediğinde 479,26 kg CO2 eşdeğeri iken atık ısıdan
elektrik üretimi söz konusu olduğunda 314,46 kg CO2 eşdeğerine gerileyerek negatif çevresel
etkileri azalttığı görülmektedir. Benzer durum diğer etki kategorilerinde de tespit edilmiştir. | Çevre Mühendisliği |
Avrupa'da ekonomik birleşme hareketi, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkmıştır. Avrupa Birliği'nin, tek pazar olma yolundaki ana ilkesi; ürünlerin ve hizmetle¬rin serbest dolaşımını sağlamaktır. Ürünlerin serbest dola¬şımı ancak uygun bir ambalaj ile sağ¬lanabilir. Avrupa Birliği ülkeleri; ürünlerin ve ambalajların serbest dolaşımı sırasında ortaya çı¬kabilecek, yasal, ticari, sağlık ve çev¬re sorunlarında birliktelik sağlamak amacı ile bir dizi yönerge hazırlamak¬tadır. Bunların bazıları uzun hazırlık aşamalarından sonra kabul edilmiş, bazıları üzerinde ise tartışmalar devam etmektedir.Avrupa Birliğine kesin üyeliği beklenen ve Avrupa Gümrük Birliğine üye olan Türkiye'nin; ihracatını arttırmaya önem verdiği bu yıllarda, amaca uygun ambalaj malzemeleri üretimi halen en geçerli yatırım özelliğini ve eğilimini korumaktadır.Matbaa sektörünün ihraç ettiği ambalaj ve basılı ürünlerin bir kısmı Avrupa Birliği kriterlerine uygun olmadığından iade edilebilmektedir. Bu da ihracat yapan firmalarımızı ekonomik açıdan zor duruma sokmakta, ülke ekonomisine zarar vermektedir.Bu çalışmada Avrupa Birliği normları ve direktifleri incelenerek çevreye ve insan sağlığına önem veren kaliteli basılı ürünleri ve ambalajları özendirilerek, ülkemizdeki matbaa işletmelerinin uluslararası alandaki pazar paylarını arttırmaları hedeflenmiştir.Bu çalışma ile Avrupa Birliği'ne üye ülkelerdeki standartlar ile Türkiye'de bu standartlara uyum sağlama çalışmaları, gelişmeleri ve sıkıntıları hakkında bilgiler verilmiştir. | Matbaacılık |
Bu çalışmada lise öğrencilerinde olası internet bağımlılığı ile ilişkili internet kullanım özelliklerinin saptanması, olası internet bağımlılığı ile empati ve saldırganlık düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi ve olası internet bağımlılığı prevalansının belirlenmesi amaçlanmıştır. Liselerde okuyan ergenlerde kesitsel analitik tipte bir çalışma planlandı. Sosyoekonomik her düzeyden öğrenciyi kapsayabilmesi için okullar sosyoekonomik düzeylerine göre tabakalanarak her düzeyden küme örnekleme yoluyla bir okul rastgele belirlendi. Öğrencilere İnternet Bağımlılığı Ölçeği, Temel Empati Ölçeği, Saldırganlık Ölçeği, sosyodemografik veriler ve internet kullanımı ile ilişkili bilgi formu verildi. Olası internet bağımlılığı prevalansı %19,9 olarak saptanmıştır. Olası internet bağımlısı olan ergenlerin olası internet bağımlısı olmayan ergenlere göre evde internet bağlantılarının, haftalık internet kullanım sürelerinin ve saldırganlık düzeylerinin anlamlı oranda daha fazla olduğu saptanmıştır. Her iki grup arasında empati düzeyleri açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Olası internet bağımlısı olan ergenlerin olası internet bağımlısı olmayan ergenlere göre anlamlı oranda daha fazla online oyun amaçlı interneti kullandıkları ve boş zaman aktivitesi olarak en çok interneti tercih ettikleri saptanmıştır.
Olası internet bağımlısı olan ergenlerin erken dönemde saptanması, bu ergenleri internete ve online oyunlara yönlendiren sebeplerin değerlendirilmesi, kullanım süresi ve amacı ile ilgili gerekli önlemlerin alınması bu ergenlerin daha fazla sorun yumağı içine çekilmesini önleyebilir. | Psikiyatri |
Hipospadias, üretral açıklığın penisin ventralinde, normalden proksimalde yerleşmesi, ventralde prepisyum kapanma defekti ve çeşitli derecelerde penil eğrilikle karakterize bir anomalidir. Etiyolojiye yönelik tartışmalar olmasına rağmen henüz net bir sonuç bildirilmemiştir. Dietilstilbestrol gibi sentetik östrojenler dahil, hormonal aktivasyon gösterebilen kimyasallara maruziyetin neden olabileceği düşünülmektedir.
Hipospadias etiyolojisini araştırmak amacıyla Trakya Üniversitesi Çocuk Cerrahisi kliniğinde ameliyat olan 26 hipospadias ve 26 sünnet hastasından elde edilen prepisyum örneklerinde TGFB, ESR1, AR, FGFR2 ve HOXA13 gen ekspresyonları, periferik damar ve sinir yoğunluklarıyla ganglion varlığı araştırıldı.
Hipospadias grubunda ESR1 ekspresyonu artmış (p=0,013), AR ve FGFR2 ekspresyonları azalmış olarak bulundu (Sırasıyla p=0,027 ve p=0,003). TGFB ve HOXA13 ekspresyon düzeylerinde istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Doku örneklerinin immunohitokimyasal incelemesinde ganglion varlığı, periferik damar ve sinir yoğunlukları arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p>0,05).
Hipospadias grubunda artmış ESR1 düzeyleri, hipospadias oluşumunda östrojen maruziyetini ortaya koyarken, AR ekspresyonundaki azalma östrojen artışı ve androjen azlığı sonucunda eksternal genital organların gelişiminin hormon bağımlı fazda aksamaya uğradığını destekleyici niteliktedir. AR ile paralellik gösteren FGFR2 düzeylerindeki azalma da hem FGFR2 ekspresyonunun androjen kontrolünde olduğunun, hem de epitel-mezenkim etkileşimlerinde sinyal molekülü olan FGFR2'nin azalmasıyla sinyal yolağında anormallik gelişip üretral plate gelişimi ve tübülarizasyonunun defektif olmasına neden olduğunu düşündürmektedir.
Çalışmanın sonuçlarına göre erkek dış genital yapıların gelişiminde cinsiyet hormon reseptörleri ve epitelizasyonda görevli FGF reseptörlerinin gen düzeyinde önemli görevler üstlendikleri, bu genlerin ifadesindeki aksaklıkların birbirini olumsuz yönde etkileyerek hipospadias gelişimine neden olabilecekleri söylenebilir. Bununla birlikte, yaş gruplarının ve hipospadias tiplerinin çeşitlilik gösterdiği, hasta sayısının arttırıldığı daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğu ve etiyolojiyi aydınlatmada faydalı olacağı düşüncesindeyiz. | Çocuk Cerrahisi |
Dünya üzerinde yaklaşık altı milyon insanı etkileyen, nörodejeneratif bir hastalık olan Parkinson Hastalığı, beynin Substantia Nigra pars compacta (SNc) adı verilen bölgedeki dopamin üreten sinir hücrelerinin ölümüne bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Parkinson hastalığının teşhisinde nörolojik görüntülemeye yönelik biyomarkerlar Bilgisayarlı Tek Foton Emisyon Tomografisi (SPECT), Positron Emisyon Tomografisi (PET), Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRI) ve Transkrinal Sonografi (TCS) yöntemleri kullanılarak gerçekleştirilmektedir. Tez çalışması kapsamında da Parkinson Hastalığının teşhisinde kullanılabilecek Teknesyum-99m (Tc-99m) ile radyoişaretli bitkisel kökenli enkapsüle edilmiş ilaç taşıyıcı sistemlerin geliştirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda bitkisel kökenli bir bileşik olan Madecassoside (MA) bileşiğinin Levodopa (L-DOPA) konjugasyonu (MA-L-DOPA) yapılmış ve konjugat poli laktik-ko-glikolik asit (PLGA) ile enkapsüle edilerek MA-PLGA ve MA-L-DOPA-PLGA nanokapsülleri sentezlenmiştir. Gerçekleştirilen sentez ürünlerine ait yapı analizleri ve karakterizasyon çalışmaları sırasıyla erime noktasının tespiti, Fourier Transform Kızılötesi (FTIR), Nükleer Manyetik Rezonans (NMR), Sıvı Kromatografi-Kütle Spektroskopi (LC-MS), İnce Tabaka Kağıt Kromatografisi (TLC), Yüksek Performanslı Sıvı Kromatografisi (HPLC), Dinamik Işık Saçılımı Analizi (DLS) ve Taramalı Elektron Mikroskobu (SEM) yöntemleri kullanılarak gerçekleştirilmiştir. 99mTc ile radyo işaretli bileşiklerin (99mTc-MA, 99mTc-MA-L-DOPA, 99mTc-MA-PLGA ve 99mTc-MA-L-DOPA-PLGA) radyoişaretleme verimleri TLRC ve HPLRC yöntemleri ile tespit edilmiştir. In vitro hücre kültürü çalışmalarında SH-SY5Y ve PC-12 hücre hatları üzerinde 99mTc ile radyoişaretli bileşiklerin inkorporasyon ve inaktif (MA, MA-L-DOPA, MA-PLGA ve MA-L-DOPA-PLGA) bileşiklerin sitotoksisite çalışmaları yürütülmüştür. 99mTc ile radyoişaretli bileşiklerin biyoetkinliğinin incelenmesi amacıyla sağlıklı erkek Sprague Dawley sıçanlar ve sterotaksik girişimle oluşturulan Parkinson deney modeli üzerinde biyodağılım çalışmaları gerçekleştirilmiştir.
Yapılan tüm deneysel sonuçlar birlikte değerlendirildiğinde; Tc-99m ile radyoişaretli bitkisel kökenli enkapsüle edilmiş ilaç taşıyıcı sistemlerin Parkinson Hastalığının teşhisinde kullanılabilecek potansiyel bir ajan olduğu ve çalışmanın beyin araştırmalarında yeni ilaç taşıyıcı ajanların geliştirilmesine katkı sağlayacağı düşünülmektedir. | Nükleer Mühendislik |
Giovanni Verga'nın yaşadığı dönemin şartlarını göz önüne alarak Verizm akımı doğrultusunda kaleme almış olduğu bazı öykülerdeki yaşam mücadelesi, mal kavramı, ekonomik gereksinimlerin insan yaşamına etkileri, o dönemdeki Sicilya'ya ve insanlarına ışık tutulması çalışmamızın konusunu oluşturur.
Söz konusu öykülerde doğduğu topraklar olan Sicilya yöresi ve onun insanlarına ait güçlü tasvirleriyle dikkat çeken Verga, insanların içinde bulunduğu toplumsal ve ekonomik koşulların neden olduğu zorlukların yakından gözlemcisi olarak şahit olduklarına kayıtsız kalamaz. Kendisinde derin izler bırakan insanların yaşamlarını bölgesel bir üslup kullanarak çarpıcı bir biçimde tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer ve herhangi bir aracı olmadan okuyucuyu gerçeklerle karşı karşıya getirir.
Verga başkahramanlarını soylu sınıfın ve devletin sırt çevirip kaderine terk ettiği köylü, çiftçi, madenci, gündelik işçi gibi sıradan insanların oluşturduğu öyküler anlatır. Yoksulluğa karşı direnen ve hayatta kalma mücadelesi vererek sefaletten kurtulmaya çalışan bu insanların sessiz çığlıklarını okurlarına hissettirir.
Sonuç olarak bu çalışma, yaşamlarından kesitler sunduğu insanların dramı aracılığıyla toplumsal aksaklıkları dile getirme fırsatı yakalayan Verga'nın temsilcisi olduğu dönemin ve o dönemin şartlarının doğurduğu sonuçların anlaşılması açısından yararlı bir kaynaktır. | Batı Dilleri ve Edebiyatı |
Bu çalışma, Şâzeliyye tarikatının kollarında birini kuran Derkâvî'yi ve Derkâviyye yolunu konu edinmiştir. Çalışmamızda onun elimize ulaşan mektuplarını mercek altına alarak Derkâvî'nin tasavvuf tarihindeki yeri, tasavvufî görüşleri ve tarikat anlayışı üzerinde yoğunlaşmaya çalıştık. Bu doğrultuda Derkâvî'nin yetiştirdiği ve daha sonra Derkâviyye'nin bazı alt kollarını oluşturan, öne çıkan müridlerini araştırmaya ve Derkâviyye tarikatının yaygınlaştığı bölgeler başta Fas olmak üzere yayıldığı bölgelerdeki etkinliklerini değerlendirmeye gayret ettik.
Üç bölümden oluşan çalışmanın birinci bölümünü Derkâvî'nin biyografisine hasrettik. Bu bölümde onun yaşadığını zaman periyodunda Fas'ın içinde bulunduğu durumu, onun hayatı ile birlikte silsilesi, şeyhi, önemli mürid ve eserleri hakkında bir çerçeve oluşturmaya çalıştık. İkinci bölümünde bir tarikat piri olarak mürid yetişme usülünde temel kabul ettiği esasları konu edindik. Bununla birlikte tasavvufî düşüncesine kaynaklık eden tasavvufî makamlara ilişkin görüşlerini de değerlendirerek onun bir sûfi olarak portresini vermeye çalıştık. Üçüncü bölümde ise, Derkâviyye tarikatının intişarını ve ondan teşekkül eden kolları ele aldık. | Din |
Amaç: Dinamik ısınma, FIFA 11+ ısınma ve dinamik-statik ısınmanın bir arada olduğu geleneksel ısınma yöntemlerinin 14 yaş grubu futbolcularda esneklik, dikey sıçrama ve çeviklik parametrelerine olan akut etkinin belirlenmesidir.
Gereç ve Yöntem: Araştırmamıza profesyonel olarak futbol oynayan 14 yaş grubu, boy ve vücut ağırlığı ortalamaları. 174,95±5,03 cm. 61,5±3,16 kg. olan toplam 24 kişi (n=24) katılmıştır. Çalışma grubunu oluşturan katılımcılar dinamik ve FIFA 11+ ısınma protokollerini uygularken kontrol grubunu oluşturan katılımcılar ise geleneksel ısınma protokolünü uygulamıştır. Araştırmada tüm grupların fiziksel performansları değerlendirmek için; esneklik, dikey sıçrama ve toplu topsuz çeviklik test ölçümleri yapılmıştır. Vücut yüzey ısısını belirlemek için ise termal kamera kullanılmıştır. Araştırmada elde edilen verilerin farklı ısınma yöntemleriyle ölçülen parametreler üzerinde etkisinin olup olmadığına bakmak amacıyla varyans analizi kullanılmıştır. Gruplardan farkı olan ısınma yöntemini belirlemek amacıyla ise bonferroni düzeltmesi uygulanmıştır. Elde edilen verilerin analizinde SPSS 19.0 paket programı kullanılmış ve anlamlılık düzeyi p0,05 olarak alınmıştır.
Bulgular: Araştırma sonuçlarına göre; dinamik ve FIFA 11+ ısınma protokollerini uygulayan futbolcuların geleneksel ısınma protokolünü uygulayan futbolculara göre hem vücut yüzey ısısı hem de dikey sıçrama derecelerinde p0,05 düzeyinde anlamlı bulunmuştur. Geleneksel ısınma protokolündeki bu sonucun; geleneksel ısınma protokolünü oluşturan statik esneklik uygulamalarından kaynaklandığı düşünülmektedir.
Sonuç: Dinamik ve FIFA 11+ ısınma protokollerinin dikey sıçrama ve vücut yüzey ısısını olumlu yönde etkilediğinden dolayı antrenman veya müsabaka öncesi yer alması önerilebilir. | Spor |
Kurumsal bilgi sistemlerinde çok çeşitli ve farklı özelliklere sahip veri, bilgi ve belge oluşturulmakta veya sağlanmaktadır. Bu özelliklerin en önemlisi olan gizlilik, veri, bilgi ve belgelere yetkisiz erişimlerin engellenmesi amacıyla kullanılan özel bir güvenlik tedbiridir. Özel güvenlik gerektiren belgeler başarılı bir şekilde yönetilemediğinde, gerekli olan güvenlik önemlerinin alınamamasına, kişisel mahremiyet ile ulusal güvenliğin, ulusal ve uluslararası menfaatlerin zarar görmesine, belge süreçlerinin iş yükünün ve maliyetinin artmasına ve etkinliğinin azalmasına, bilgi edinme hakkının engellenmesine neden olmaktadır. Bu araştırmanın amacı, kamu kurumlarında gizlilik dereceli belge yönetimi çerçevesinin oluşturulması, belge gizliliği ve güvenliğinin sağlanması için politika ve prosedürlerin belirlenmesi, farklı ortamlarda gerçekleştirilen gizlilik dereceli belge yönetim süreçlerine ait gerekliliklerin tespit edilmesi, gizlilik dereceli olmayan fakat özel güvenlik gerektiren belgeleri de kapsayan, özel güvenlik gerektiren belge yönetimine ilişkin bir model önerisinin sunulmasıdır.
Doküman analizi yöntemiyle elde edilen araştırma verileri betimsel analiz tekniği kullanılarak analiz edilmiştir. Araştırmada sonucunda "Türkiye'de, kamu kurumlarında kamusal bilgi ve veri yönetimi politikaları çerçevesinde özel güvenlik gerektiren belgelerin yönetimine dönük bütünsel (holistic) politikalar oluşturulmadığı için ilgili belge serilerine dönük gizlilik derecelerinin tanımlanması, bu belgelerin düzenlenmesi, kullanımı, arşivlenmesi, korunması ve süreçlerde teknolojik araçların kullanımında belirsizlikler yaşanmaktadır" şeklinde belirlenen hipotez doğrulanmıştır. Gizlilik dereceli belge yönetiminin farklı kurumsal düzlemlerde ilgili gizlilik derecesine göre fiziki veya elektronik ortamlarda gerçekleştirildiği tespit edilmiştir. Gizlilik dereceli belgelerin oluşturulacağı ve muhafaza edileceği birimler ile gizlilik derecesinin değerlendirilmesi, gizlilik derecesinin düşürülmesi, kaldırılması veya belgenin imha edilmesi ve bilgi talebi itirazları kapsamında farklı yapıların oluşturulduğu görülmüştür. Araştırma bulguları doğrultusunda özel güvenlik gerektiren belgelere yönelik bir model geliştirilmiştir. Kamu kurumlarının mevcut gizlilik dereceli belge yönetimi uygulamalarının iyileştirilmesine, daha etkili gizlilik politikalarının ve prosedürlerinin oluşturulmasına ve denetim süreçlerinin geliştirilmesine yönelik önerilerde bulunulmuştur. | Bilgi ve Belge Yönetimi |
Subsets and Splits
No community queries yet
The top public SQL queries from the community will appear here once available.