text stringlengths 21 17k | label stringclasses 187 values |
|---|---|
İtalyan edebiyatında kadın denildiğinde öncelikle Dante'nin kadını Beatrice akla
gelir. Bu kadın saf bir varlıktır ve meleksi görünümüyle tanrıya ulaştıran bir araç olarak
görülür. Varlığı mistik bir öge yerine somut bir kimliğe bürünen kadınlar, Giovanni
Boccaccio ile ortaya çıkar. Kadınları Decameron'un merkezinde toplayan yazar, XIV.
yüzyıl İtalyan edebiyatında nesir geleneğinde çığır açmıştır. Hayatı boyunca her kesimden
insanı gözlemleme fırsatı olan Boccaccio eserinde de bunu karakterlerine yansıtmıştır.
Soylu, köylü, aristokrat, güzel, çirkin, zengin, fakir gibi birçok farklı insana yer verebilmesi
de bundan kaynaklıdır. Boccaccio için kadın artık bir araç değil bir birey haline gelir.
XIV. yüzyıl İtalya'sında din baskısı gibi birçok etkene rağmen edebiyatta kadın
karakteri ilk defa bu kadar ön planda ve güçlü bir şekilde karşımıza çıkar. Boccaccio insanı
baz alarak özgürce anlattığı gerçekliği bu zamana kadar dillendirilmeyen kadının neler
yaptığını veya yapabileceğini okuyucuya gösterdi. Buradaki kadın, hür, kurnaz, yazgısını
yönetebilen ve doğal olarak erkekler gibi cinsel arzular besleyebilen toplumda yeri olan bir
varlıktır.
Bu tez çalışması üç ana bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde yazarın hayatı ve
yapıtlarından bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde ise Decameron adlı kitabın İtalyan
edebiyatındaki önemi vurgulanmıştır. Son olarak da Boccaccio'nun Decameron adlı
kitabında kadına nasıl yer verdiği analiz edilmiştir. | Batı Dilleri ve Edebiyatı |
Kolorektal kanserler(KRK), en sık görülen kanser türleri arasında 3. sırada yer almaktadır. Klinik seyirde hastaların yaklaşık %50-60'ında senkron veya metakron uzak metastaz gelişmektedir, özellikle karaciğer metastazları çok önemli. Kolorektal kanserlerin hepatik metastazlarının cerrahi rezeksiyonu, hastalıksız sağkalım ve genel sağkalım oranlarını anlamlı düzeyde uzatmakta ve son yıllarda giderek yeni uygulama alanı bulmaktadır. Sağ ve sol kolon yerleşimli kanserlerin epidemiyolojik, klinik ve biyolojik olarak farklı davrandıkları birçok çalışmada gösterilmiştir. Ancak primer tümör lokalizasyonu ile metastaz ilişkisini gösteren çalışma sayısı sınırlıdır. Bu çalışmada kolorektal kanserde primer tümörün yerleşimi ve biyolojik yapısının karaciğer metastazlarının klinik ve radyolojik özellikleri üzerine olan etkisi araştırılmıştır. Bu hastalarda karaciğer metastazlarına yönelik uygulanan girişimsel işlemler ve tedaviye yanıtları değerlendirilmiştir. Çalışmaya Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji polikliniğinde 2015-2017 tarihleri arasında metastatik kolon kanseri nedeniyle tedavi gören 71 hasta alındı. Hasta kayıtlarından retrospektif olarak primer tümör lokalizasyonu ile karaciğer metastazlarının yerleşimi değerlendirildi, ölüm bildirim sistemi üzerinden hastaların ölüm tarihleri belirlenerek genel sağkalımı hesaplandı. Hastaların tıbbi onkoloji dosyalarından aldıkları tedaviler ve tedavi yanıtları, patoloji raporlarından tümörün lokalizasyonu moleküler ve patoloji özellikleri, radyoloji raporlarından karaciğere yönelik grişimsel işlem yapılıp yapılmadığı ve bu tedavilere alınan yanıtlar değerlendirildi. Tanımlayıcı istatistiklerde normal dağılıma uyan ölçüm verileri için ortalama ve standart sapma, normal dağılıma uymayan veriler için ortanca değerleri, kategorik veriler için frekans ve yüzde dağılımları verildi. Ayrıca primer tümör lokalizasyonuyla tedaviye yanıt, metastazların klinik ve radyolojik özellikleri; ki-kare analizi, T testi, genel sağkalım analizleri Kaplan-Meier yöntemi ile değerlendirildi. Bu çalışmada, karaciğer metastazı olan sağ taraflı kolon kanserli hastaların, sol taraflı kolorektal kanserli hastalara kıyasla anlamlı olarak daha kötü bir genel sağkalıma sahip olduğu ve sağ taraflı kolon kanseri, sol taraflı KRK'ya göre daha az sıklıkta izlendiği saptanmıştır. Primer kolorektal tümörün sağ ve sol yerleşimlilerin ikisi de daha çok karaciğerde sağ lobda metastaz yapmaktadır ve sol taraflı KRK'nın daha sık karaciğer metastazı yaptığı görülmüştür. | Onkoloji |
Bu çalışmada, ülkemizde derece-gün (DG) sınıflandırmasına göre ikinci bölgede yer alan Bursa ili için, reel faizin sıfır ve sıfırdan farklı olması durumlarında farklı yalıtım malzemeleri ve farklı ömür süreleri için optimum ısıl yalıtım kalınlığı (Xopt), yalıtım maliyetinin geri ödeme süreleri ve yalıtım maliyetleri hesaplanmıştır. Bursa ili için güncel dış hava sıcaklık ölçüm verilerinden hareketle hem ısıtma hem de soğutma DG sayıları ve ardından yıllık ısıtma-soğutma enerji gereksinimleri hesaplanmıştır. Bursa için yapılan analizlerde ısıtma enerji gereksiniminin soğutmaya göre yaklaşık 5,5 kat daha fazla olduğu bulunmuştur. Ekonomik parametreler dikkate alındığında (reel faiz % 5, ömür süresi 10 yıl), bugünkü değer analizi kullanılarak Xopt, EPS için 3,8 cm, XPS için 3,05 cm, Cam yünü için 11,54 cm ve Taş yünü için ise 8,44 cm bulunmuştur. Xopt, belirli bir ömür sonunda toplam maliyetin minumum olduğu değerdir. Geri ödeme süreleri de, EPS ve XPS için 7 yıl, Cam yünü için 4 yıl, Taş yünü için 5 yıl olarak hesaplanmıştır. Sonuçlar değerlendirildiğinde, Bursa ili için, bina dış duvarlarına uygulanan yalıtım malzemesi olarak EPS seçilmiştir. Yalıtım maliyetinin peşin ödenmesi ya da kredili olarak bankadan çekilmesi durumunda, geri ödeme süreleri ve farklı ömür süreleri için optimum yalıtım kalınlıklarının değişimi incelenmiştir. Yalıtım yapılmadan önce, yalıtım için ayrılan maliyetin bankaya yatırılmasının, yalıtım yapmaktan daha avantajlı olup olmadığı değerlendirilmiştir. | Makine Mühendisliği |
Coğrafik anlamda yer değiştirme olarak tanımlanan göç hareketi insanlık tarihi kadar eskidir. Sanayileşme çabalarına bağlı olarak görülen göç hareketi ise Türkiye'de 1950'li yıllardan sonra başlamıştır.Ekonomik ve sosyal politikalardaki değişikliklere bağlı olarak önce köyden kente ve ardından kentler arası göçlerle önemli bir göç hareketine tanık olunan Türkiye'de 1970'ler sonrası kentlilik kavramı da daha çok dikkate değer bir noktaya yükselmiştir.İstanbul'un sanayileşmesinin ardından genişleme alanlarından birisi olan Trakya Bölgesi ve özellikle Tekirdağ'ın Çorlu ve Çerkezköy ilçesine doğru hareketlilik kazanan iç göç olgusu halen yoğunlukla devam etmektedir.Bu çalışmada göç kavramı ve çeşitleri üzerinde durulmuş, Türkiye'de göçlerin sebepleri değerlendirilmiştir. Ardından Trakya Alt Bölgesi olarak tanımlanan bölgede sanayi yapısı hakkında bilgiler verilerek, mevcut sanayi alanları ve Türkiye'de yıllara bağlı olarak verilen teşvikler değerlendirilmiştir. Ayrıca tarım ve sanayinin birlikte etkileşimi ve gelişimi konusu ele alınarak, Çerkezköy ilçesinde iç göç olgusu istatistiksel olarak analiz edilmiştir.Çalışmada Çerkezköy Organize Sanayi Bölgesi'nin kurulduğu 1974 yılından önce tarımsal alanda faaliyet gösteren insanların yaşadığı Çerkezköy ilçesinde sanayi tesislerinin kurulmasıyla tarım sektörünün önüne geçen sanayi sektörü değerlendirilmiştir. Türkiye'nin muhtelif bölgelerinden Çerkezköy'deki fabrikalara çalışmak için gelen kişilerin ülkedeki büyük ekonomik krizlerden doğrudan etkilenmeleri ve ilçede yaşamaktan memnuniyetleri araştırılmıştır. İlçede tarımsal çalışmanın dışında sanayi sektöründeki çalışmalara bağlı olarak ortaya çıkan dönüşümler aktarılmıştır. | Demografi |
Tarihsel süreç boyunca, insanlar yaşam alanlarında; sosyal aktivitelerini gerçekleştirebileceği, fiziksel ve psikolojik gereksinimlerini karşılayabileceği ortak alanlar tasarlamışlardır.
Günümüzde salon veya oturma odasına karşılık gelen bu terim, tarih boyunca devam eden akımlar, gelişen teknoloji ve malzemelerin çeşitlenmesi ile salonların daha kişiselleştirilebilir olmasına imkan tanımıştır.
Kullanıcının yaşam biçimi, kültürel değerleri ve alışkanlıkları, tercih ettiği malzemeler, ortaya çıkarılan tasarım ile bütünleşmesi gerekmektedir. Tasarımda malzemenin niteliği, dokusu, rengi, biçimi, mekanın aydınlık düzeyi, renksel geri verim gibi özellikler, bireyin gün içerisindeki algı ve duyularını etkileyebilmektedir.
Çeşitli eylem alanlarının bulunduğu ve evin en önemli odası olarak kabul edilen salon tüm bu değerler dahilinde tasarlanmalıdır.
Salon tasarımında plan tipleri ve salonun konut içerisinde konumlandırıldığı bölge, kullanıcının geçmişten gelen alışkanlıkları da göz önünde bulundurarak salonu daha işlevsel bir mekan haline getirmeyi amaçlamalıdır.
Tüm bu bulgular ışığında, çalışmada tüm disiplinlerin araştırılması, çözümlenmesi ve İstanbul bölgesinde yer alan konut salonlarının incelenerek, konut salonlarında malzemenin tasarıma etkisi ve kullanıcının salon içerisinde daha konforlu bir yaşam alanı oluşturulabilmesine dair bir çözüm noktası sunulmuştur. | İç Mimari ve Dekorasyon |
Birçok dinin eskatolojisinde kurtarıcının geleceğine, adaleti ve düzeni tesis edeceğine inanılmaktadır. Bu düşünceye İslam kültüründe de rastlanılmaktadır. "İsrâîliyyâtın İslam Kelamına Etkisi Bağlamında Beklenen Kurtarıcı Düşüncesi" adını taşıyan çalışmamızda güncelliğini her dönem korumakta olan beklenen kurtarıcı inancının isrâili haberlerdeki dayanağı ve İslam kültüründe nasıl yorumlandığı ele alınmıştır.
Çalışmanın giriş bölümünde araştırmanın konusu, amacı ve önemi, yöntemine değinilirken birinci bölümünde isrâiliyyât kavramı üzerinde durularak bu kavramın ortaya çıkış serüveni, Hz. Peygamberin isrâili haberlere bakış açısı, bu haberlerin İslam kültürüne dahil oluşu incelenmiştir. İsrâili haberlerde ön plana çıkan isimlerin beklenen kurtarıcı inancı ile ilgili rivayetleri hakkında da bilgi verilmiştir.
İkinci bölümde beklenen kurtarıcı inancının sosyo-psikolojik temellerine değinilerek İslam dışı dinlerdeki beklenen kurtarıcı inancı incelenmiş, kurtarıcıların özelliklerinden bahsedilmiştir.
Üçüncü bölümde İslam kültüründe beklenen kurtarıcı inancına referans olarak gösterilen ayetler ve hadis rivayetleri hakkında bilgi verilmiş ve bu inancın İslam tarihindeki serüveni ortaya konulmaya çalışılmıştır. Yine bu bölümde İslam itikadi mezhepleri arasında bu inancın nasıl değerlendirildiğine, yorumlandığına ve bazı dini yapılanmalardaki beklenen kurtarıcı inancına değinilmiştir.
Dördüncü ve son bölümde Mehdîlik iddialarıyla ortaya çıkan isimler etrafında Mehdî tasavvurları konu edinilmiş, bu kişilerin iddialarına yer verilmiştir. Sonuçta ise beklenen kurtarıcı inancının aslında başka kültür ve inançlardan İslam kültürüne dahil edildiği ve bu inancın toplumda nelere yol açabileceği açıklanmaya çalışılmıştır. | Din |
Son zamanlarda endokrin bozucu maddelerin (EDC) ve metabolitlerinin sucul ortamlarda sıklıkla tespit edilmeleri ve suda yaşayan organizmalar ile insan sağlığı üzerinde oluşturdukları olumsuz etkiler nedeniyle araştırmacıların yoğun ilgisini çekmektedir. Çeşitli evsel ve endüstriyel faaliyetler sonucunda su ve atıksulara karışan EDC'ler endokrin sisteminin fonksiyonlarını etkileyebilmekte ve organizmalarda bazı hastalıkların görülme sıklığını artırabilmektedir. Yapılan araştırmalar bu bileşiklerin sularda düşük konsantrasyonlarda (ng/L) dahi canlı organizmaları ve endokrin sistemlerini etkileyebildiğini göstermiştir. Bu nedenle arıtma tesislerine ulaşan atıksuların, arıtmadan çıkan arıtılmış atıksuyun ve tekrar kullanılacak atıksuların mikrokirletici içeriği bakımından da analiz edilmesi gerekmektedir. Endokrin bozucu maddelerin çoğu, yaygın olarak kullanılmakta olan konvansiyonel atıksu arıtma sistemleriyle atıksulardan istenen düzeyde giderilememektedir. Membran biyoreaktörler (MBR) klasik aktif çamur proseslerine göre yüksek biyokütle konsantrasyonları içermesi, yüksek süzüntü kalitesi elde edilebilmesi, çamur yaşı ile hidrolik bekletme süresinin birbirinden bağımsız olması, çökelme sınırlamalarının olmamasından dolayı düşük F/M oranlarında çalıştırılabilmeleri ve şok yüklemelere karşı daha dirençli olma gibi avantajlarıyla ön plana çıkmaktadır. MBR'ler geniş aralıktaki mikrokirletici gideriminde çalışmaların çoğunda iyi peformans göstermiştir. Bu çalışmada endokrin bozucu özellik gösteren 12 adet mikrokirleticinin Gaz Kromatoğrafisi/Kütle Spektrometresi (GC/MS) cihazı ile su ve atıksuda tesipiti için optimizasyon çalışması, sermik membraların kullanıldığı membran biyoreaktör (sMBR) ile bu mikrokirleticilerin evsel atıksudan arıtılmasında işletme şartlarının etkisi araştırılmıştır.
Çalışmanın ilk periyodunda 12 adet EDC'nin üç tanesi (trimethoprim, estriol ve 2,4,6 triklorofenol) GC/MS cihazı ile optimizasyon aşamasında uygun sonuç vermediği için sMBR'de arıtım çalışmasından çıkarılarak çalışmalar diğer 9 adet EDC ile gerçekleştirilmiştir. Arıtım çalışması, ilk aşama olarak sentetik atıksuda HRT 12 saatte üç farklı SRT (SRT 15, 45 ve 90 gün) çalışmasını, ikinci aşamada sentetik atıksu ile optimum SRT ve HRT 6 saat çalışmasını, üçüncü aşama olarak sentetik atıksuda reaktörlere aktif karbon ilavesini ve son olarak dördüncü aşamada da gerçek atıksu çalışmasını içermektedir. Bu süreçte EDC'lerin giderimine SRT ve HRT'nin, reaktöre aktif karbon ilavesinin etkisi ve gerçek atıksu arıtmadaki giderim verimleri araştırılmıştır. Aynı zamanda bu işletme şartlarında sMBR'nin atıksu arıtım performansı, membran tıkanması ve nedenleri değerlendirilmiştir. İşletme şartları değiştiğinde atrazin ve penkanazol gibi bazı mikrokirleticilerin giderim verimleri etkilenmiş, estron ve sipermetrin gibi mikrokirleticilerin giderim verimlerinin ise etkilenmediği görülmüştür. İşletme şartlarının genel olarak membran tıkanmasını etkillediği gözlenmiştir. Aktif karbon ilavesinin EDC giderimini ciddi oranda artırdığı tespit edilmiştir. Gerçek atıksu arıtımında atrazin ve penkanazol gibi mikrokirleticilerin giderim veriminin kısmen düştüğü ancak membran tıkanmasının sentetik atıksu ile yapılan çalışmalarla benzer sonuçlar verdiği belirlenmiştir. | Çevre Mühendisliği |
Önemli sosyo-ekonomik ormancılıklar faaliyetlerinden olan ağaçlandırma çalışmalarıüzerine gerçekleştirilen"Isparta-Yalvaç Yöresi Ağaçlandırma Çalışmalarının Silvikültürel Değerlendirilmesi" konulu bu yüksek lisans tez çalışmasında, yörede Anadolu karaçamı (Pinusnigra) ve Toros sediri (Cedruslibani) ile gerçekleştirilen ağaçlandırmalar; boy, dip çap ve yaşama yüzdesi bakımından istatistiksel analizler ışığında irdelenmiştir.
Deneme alanlarının tamamında 95 Toros sediri ve 134 Anadolu karaçamı bireyinde yapılan ölçümler sonucunda ortalama boy Toros sediri için 161.3 cm, Anadolu karaçamı için ise 226.6 cm bulunmuştur. Ortalama dip çap ise Toros sediri için 38.7 mm, Anadolu karaçamı için ise 74.3 mm bulunmuştur.
Uygulanan korelasyon analizi sonucunda boy ile çap arasında istatistiksel bakımdan anlamlı ve pozitif (p≤0.05, r=0.826) ilişkiler belirlenmiştir.
Deneme alanlarını boy ve dip çap bakımından karşılaştırmak amacıyla uygulanan varyans analizi sonucunda, deneme alanları arasında boy ve çap bakımından istatistiksel bakımdan (p≤0.05) anlamlı fark olduğu ortaya çıkmıştır. | Ormancılık ve Orman Mühendisliği |
Firmaların müşteri ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla artan lojistik ve taşımacılık faaliyetleri mesafeye bağlı olarak maliyetlerin de artmasına neden olmaktadır. Bu tür problemler Araç Rotalama Problemleri (ARP) olarak adlandırılmaktadır. Literatürde problemin doğasına göre tanımlanmış pek çok ARP'ye rastlamak mümkündür. 0-1 tam sayılı programlama modellerinin özel bir türü olan ARP, NP-zor problemler sınıfında yer almaktadır. Bu tür problemlerin çözümü için klasik yöntemlerden çok sezgisel yöntemler tercih edilmektedir. Bir depo ya da dağıtım merkezinden hareket eden aracın, tüm müşterilere talep ettiği miktarda ürünü önce teslim ettiği, tüm teslimler tamamlandıktan sonra, ürün toplamasının yapılarak dağıtım merkezine dönüldüğü ARP'leri Önce Dağıt Sonra Topla Araç Rotalama Problemleri (ÖDST_ARP) olarak adlandırılmaktadır.
Bu çalışmada bir ÖDST_ARP'ne sezgisel bir yöntem olan Tasarruf Algoritması ile çözüm aranmıştır. Çalışmanın uygulaması Van ili İpekyolu ilçesinde faaliyet gösteren Coca-Cola ana bayisinin 50 Gold Müşterisi üzerinde 5 gün için yapılmıştır. Tasarruf Algoritmasının uygulanması sonucunda firmanın uygulamakta olduğu mevcut rotaya göre toplamda % 9,5'luk bir iyileşme elde edilmiştir. Dağıtım rotasındaki iyileşme oranı % 8,2 iken, toplama rotasındaki iyileşme oranı % 10,7 olarak gerçekleşmiştir. | Ulaşım |
Anne Sütü Merkezleri ve Anne Sütü Bağışına Yönelik Toplumsal Yaklaşımın Belirlenmesi
Bu araştırma toplumun anne sütü merkezlerine ilişkin bilgi ve bakış açılarının ortaya koyulması amacı ile nicel ve nitel tasarımların bir arada kullanıldığı karma yöntem türünde yapılmıştır. Araştırmanın uygulanması 01.01.22-30.09.22 tarihleri arasında Ankara ilinde yaşayan 19-65 yaş arası bireyler üzerinde yapılmıştır. Araştırma örneklemi dört grup şeklinde olup her bir grupta 100 kişi ile toplamda 400 bireyle nicel çalışma, dört grup içerisinden ayrı ayrı on kişi seçilerek toplamda 40 birey ile nitel çalışma yapılmıştır. Araştırma nicel verilerin elde edilmesinde "Tanıtıcı Bilgi Formu'', ''Anket Formu'', nitel verilerinin elde edilmesinde "Emziren Kadınlara Yönelik Nitel Görüşme Formu'',''Emziren Kadın Eşleri (Babalara) Yönelik Nitel Görüşme Formu'',''Emziren Kadınların Kayınvalidelerine (Anneler) Yönelik Nitel Görüşme Formu'', ''Din Görevlilerine Yönelik Nitel Görüşme Formu'' kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde sayı ve yüzdelik değerleri ile nitel tipteki değişkenler arasındaki ilişkiyi ortaya koymak için ki-kare testi kullanılmıştır. Anket formu uygulanması sonrası kayınvalidelerin yüksek oranda çocuklarına ilk altı ay anne sütü hariç mama/inek sütü verdiği, süt kardeşliği ile ilgili kavramlar hakkında din görevlisi grubunun diğer gruplara nazaran bilgi düzeyinin daha yüksek olduğu, anne sütü bağışı ve tanıdık olmayan bir kişi ile bebeğin emzirilmesini babalar grubunun daha olumlu bulduğu, anne sütü merkezinden anne sütü almak yerine bir sütanne bulunmasını din görevlisi grubunun babalara göre daha çok tercih ettiği, anne sütü merkezlerinden bağışlanan sütü almak yerine bebeğin mama/inek sütü ile beslenmesini din görevlisinin babalara göre daha çok istediği, anne sütü bağışını süt kardeşliği nedeni ile dini açıdan tüm grupların farklı oranlarla sakıncalı bulduğu saptanmıştır (p<0.01). Çalışmada Türk toplumunun anne sütü merkezleri ve bağışına duyarlı olduğu bulunmuştur. Bununla beraber araştırmada elde edilen veriler diğer çalışmalara kaynak niteliğinde olup anne sütü merkezi kurulumuna yönelik eğitim ve girişimlere ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Bu araştırmada dört farklı toplum grubunda anne sütü merkezi kurulumuna dair engelleyici faktörler ve yaklaşımın nitel ve nicel verilerle belirlenmesi bakımından öncü ve ileri çalışmalara katkı sağlayıcı niteliktedir. | Halk Sağlığı |
Anahtar Kelimeler; Çevre Yönetim Sistemleri, Sürdürülebilir kalkınma, ISO 14001Sürdürülebilir kalkınmanın temel alındığı günümüz küreselleşen dünyasındakuruluşlardan beklentiler artmıştır. Artık sadece iyi mal veya hizmeti ucuza sunmakve sunulan bu ürününün kalitesini güvence altına almak yetmemektedir. Beklentikuruluşların ürün veya hizmeti kaliteli üretirken çevreye saygılı olmaları, çevre veinsan sağlığı için gerekli önlemleri almaları ve sosyal sorumluluklarını yerinegetirmeleri yönündedir. Bunu sağlamak için kalite yönetim sistemleri içinde çevreyönetim sistemlerini uygulamak firmalar açısından önem kazanmaya başlamıştır.Bu çalışmada genel olarak Çevre Yönetim Sistemlerinin, ISO 14001'in dünyadaortaya çıkışı, gelişimi, yaygınlaşması, ISO 14001 sistemin kurulması, sisteminkuruluşlara ve çevreye olan katkısı sonucu elde edilen sürdürülebilir kalkınma sürecianlatılmış buna bağlı olarak tekstil sektöründe faaliyet gösteren bir firmanındenetimlerde iptal edilen ISO 14001 Çevre Yönetim Sistemi (ÇYS) Belgesini tekraralabilmesi için yapması gerekenler mevcut durum üzerinde yapılan gözlemlere dayalıgereklilikler ortaya konulmuştur. | Çevre Mühendisliği |
Geçmişten günümüze şehirlerdeki binalar ve yapılar ekonomik ve estetik nedenlerden dolayı büyümekte ve gelişmektedir. Köprüler; denizlerde, vadilerde ve gelişmiş kentsel alanlarda inşa edildiğinde altyapı maliyetlerinin önemli ölçüde artmasına sebep olmaktadır. Bu maliyetleri azaltabilmek amacıyla halatlı köprüler ve asma köprüler gibi çok sayıda uzun açıklıklı yapılar inşa edilmiştir. Geometrik şekilleri nedeniyle uzun açıklıklı köprüler, rüzgâr, sıcaklık, sismik aktiviteler ve trafik yükü gibi çevresel unsurlardan oldukça etkilenebilmektedir. İlave olarak da köprüler korozyona neden olan ciddi çevresel etkilerle karşı karşıya kalmaktadır. Bununla birlikte sıcaklık değişimlerinden kaynaklanan büyük deformasyonlara da maruz kalabilmektedirler.
Son on yılda dünyadaki gelişmeler ve ortaya çıkan ihtiyaçlar ile birlikte köprülerin gereksinimleri değişmiştir. Ulaşım araçları daha hızlı ve ağır hale gelmiş, köprüler daha sık kullanılmaya başlanmıştır. Dolayısıyla bu yapıların fiziksel performanslarının korunmasına yönelik birçok endişe ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan endişeleri gidermek için uygun bir yöntem ile yapıların sürekli izlenmesi ihtiyacı doğmuştur.
İlk olarak teodolit vb. ekipmanlar, ivmeölçerler gibi klasik izleme yöntemleri kullanılarak köprüler izlenmeye başlanmıştır. İvmeölçerler, ölçüm kapsamının geniş olması, yapıların dinamik tepkisini ölçme ve yüksek frekans aralıklarını belirleme gibi birçok özelliklere sahiptir. Ancak, sayısal entegrasyon hatalarını dahil etmeleri ve statik yada yarı-statik yer değiştirmeleri değerlendirememe nedenlerinden dolayı birtakım işlemler gerektirebilmektedir. Bununla birlikte GNSS sistemleri dinamik karakteristikleri ve statik yer değiştirmeleri gerçek zamanlı olarak ölçebildiklerinden dolayı köprüler gibi yapıların fiziksel performanslarının korunabilmesi amacıyla tercih edilmeye başlanmıştır.
Günümüzde dört adet GNSS sistemi bulunmaktadır. Bunlar ABD'nın geliştirdiği GPS, Sovyetler Birliği'nin geliştirdiği GLONASS, Avrupa Birliği ve Avrupa Uzay Ajansı'nın geliştirdikleri Galileo ve Çin'in geliştirdiği BeiDou'dur (Compass). GNSS sistemi her ne kadar gerçek zamanlı olarak ölçümler gerçekleştirebilse de doğru sonuçlar elde etme söz konusu olduğunda bazı sorunlar ile karşı karşıya kalmaktadır. Bunlara örnek olarak ölçüm sırasında meydana gelen multipath etkileri, uyduların geometrik konum etkileri, troposferik ve iyonosferik gecikmeler, döngü kaymaları gibi kritik hatalar verilebilir. Bu hataların giderilmesi için çeşitli çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmada asma köprülerde kullanılan jeodezik yöntemler ve bu yöntemlerin ortaya koyduğu katkılar incelenmektedir. | Jeodezi ve Fotogrametri |
el-Haseu'l-Basrî, tabi?ûn döneminde yaşamış önemli bir hatip ve din adamıdır. Hayatını İslam dinini tebliğ etmeye adamış olan el-Haseu'l-Basrî, kendi döneminin en önemli hatiplerinden biridir.Her ne kadar edebi söz söylemek için özel bir gayret göstermemiş olmasına rağmen söz söyleme konusunda özel bir yeteneğe sahip olan el-Hasenu'l-Basrî'nin hikmetli sözleri insanlar tarafından kabul görmüş ve günümüze kadar gelmiştir. Nitekim bizim üzerinde araştırma yapmamızın en büyük etkeni de onun hikmetli sözleri ve bu sözlerin Arap Dili ve Edebiyatı'na katkılarıdır.Çalışmamız ?Arap Dili ve Edebiyatında Edebi Türler? konulu bir girişten sonra ?el-Hasenu'l-Basrî'nin Hayatı? ve ?el-Hasenu'l-Basrî'nin Arap Dilindeki Yeri? başlıklı iki bölümden oluşmaktadır.Çalışmamızın birinci bölümünde el- Hasenu'l-Basrî'nin hayatı hakkında temel bilgileri verirken ikinci bölümünde, onun edebî kişiliği, hutbeleri ve muhtevası hakkında bilgiler verdik. İkinci bölümde ayrıca, ona ait söz, hutbe ve mektuplarındaki dil ve üslup özelliklerini ortaya koyarken bu sözlerindeki edebi özellikleri hakkında da bilgiler verdik. | Biyografi |
Amaç: Canine ve feline parvoviruslar köpek ve kedilerde sıklıkla enfeksiyon oluşturan, genellikle gastroenteritle seyreden ve küçük yaşlarda ölüme yol açabilen viruslardır. Tek iplikçikli DNA'ya sahip olan feline parvovirus'un VP2 gen bölgesindeki mutasyonlara bağlı konakçı bariyeri kırılarak köpeklerde CPV-2 ortaya çıktığı varsayılmaktadır. Sürekli gerçekleşen mutasyonların olması, dönüşüm içinde olan parvovirusların araştırılmasını gerekli kılmaktadır. Bu çalışmada eş zamanlı olarak feline ve canine parvovirusların moleküler ve filogenetik açıdan araştırılması hedeflenmiştir.
Gereç ve Yöntem: Toplamda 25 kedi ve 25 köpeğe ait parvovirus şüpheli 50 numune toplanmıştır. Moleküler olarak araştırılması için PCR testi uygulanarak, pozitif numunelerin VP2 gen bölgesinin tamamı (1755 bp) sekans analizi yapılmştır. Data programları aracılığıyla sekans verileri değerlendirilmiştir. Genotiplendirmeleri ortaya konulup, aminoasit değişiklikleri gözlenerek filogenetik açıdan analizi yapılmıştır. Filogenetik analiz iki farklı metot (ML, NJ) kullanılarak yapılmış ve benzer sonuçların bulunması doğruluğu desteklemiştir. Ayrıca amino asit ifadelerine bakılan sekanslarda konakçı değişiminde rol oynayan kritik noktalar incelenmiştir.
Bulgular: 50 adet numunede 4'ü (%16) köpeğe ait; 3'ü (%12) kediye ait olmak üzere toplam 7 (%14) tanesinde parvovirus pozitif tespit edilmiştir. Filogenetik ağaçta CPV 2a, 2b ve 2c olarak, FPV ise G1 ve G2 olarak alt gruplara ayrılmıştır. FPV sekansları G1 genogrubunda yer alırken, CPV sekansları 2a ve 2b genogrubunda bulunmuştur. VP2'nin 426. amino asit noktası halen en kritik konakçı belirleme ve genotiplendirme faktörü olarak saptanmıştır. Ayrıca VP2 üzerindeki 5, 297, 324 ve 370. amino asitlerde değişiklikler dikkat çekmektedir.
Sonuç: Filogenetik analiz sonucunda dallanmanın kediler için FPV, köpeklerde CPV-2 şeklinde türe özgü olduğu görülmüştür. Feline ve canine parvovirusların eş zamanlı örneklenerek aynı çalışmada moleküler ve filogenetik değerlendirmenin yapılması sağlanmıştır. Aydın ilinden ilk defa feline ve canine parvovirus sekansına ait veriler Genbank'a tanımlatılmıştır. CPV ve FPV üzerine yapılan moleküler ve filogenetik araştırmalar gelecekte olası konakçı değişikliklerinin saptanması, kullanılan aşıların etkinliğinin gözlenmesi açısından önemli veriler sağlayacaktır. | Veteriner Hekimliği |
DNA mikrodizilim tekniklerinde meydana gelen son gelişmeler, muhtemel gen ifadelerinin binlercesinin aynı anda görüntülenmesine imkan sağlamıştır. Gen ifade verilerindeki bu zenginlik nedeniyle araştırmacılar, bu verileri kullanarak kanser sınıflaması yapmanın ihtimalleri üzerinde durmaya başlamışlardır. Bu konuyla alakalı olarak son yıllarda metotların bir çoğunda umut verici sonuçlar elde edilmeye başlanmıştır. Fakat hala çözülmeye ve anlaşılmaya ihtiyaç duyulan bir çok konu vardır. Bunlardan en önemlileri boyutsallık problemi ve aykırı gözlemlerin tespitidir.
Özellikle gen ifade verilerindeki aşırı derecede küçük örneklem problemi (n< | Biyoistatistik |
Kent içinde oluşan trafik problemlerinin çözümünde, olgulara müdahale etmeden çözüm alternatifleri geliştirmek, yapılacak uygulamaların etkisini ve performansını daha iyi analiz edebilmek için, ayrıca zaman ve iş gücü kaybı açısından da daha verimli olan simülasyon programları geliştirilmiştir. Mevcut ulaşım altyapısının detaylı bir şekilde incelenmesi, kavşaklarda sinyalizasyon parametreleri, gecikme süreleri, kavşak kapasite kullanım oranları ve hizmet seviyelerinin analiz edilmesi, trafik dolaşım şemalarının düzenlenmesi, kavşaklarda ve yolağı üzerinde geometrik düzenlemeler yapılması gibi pek çok durum bu simülasyon programları ile irdelenebilmektedir. SYNCHRO, trafik akımlarının analizinde ve sinyalize kavşakların düzenlenmesinde programcı ve mühendise yardımcı olan, trafik sistemlerini modelleme, optimize etme, yönetme ve simüle etmeye yarayan bütün bir yazılım paketidir. Bu çalışmada SYNCHRO programı ayrıntılı olarak incelenmekte, bu program kullanılarak kentsel trafik ortamında yaşanan bazı trafik problemlerinin çözümü aranmaktadır. | Trafik |
Bu tez çalışmasında, Marmara Bölgesi'nin kabuk yapısı ve hız dağılımının üç boyutlu Poisson Tomografisi metodu ile incelenmiştir. Bu amaçla Türkiye Cumhuriyeti Afet ve Acil Durum Yönetim Başkanlığı Deprem Dairesi tarafından işletilen deprem istasyonlarında kaydedilen depremlerin katalog ve bülten verileri kullanılmıştır. Bu istasyonlar 33 geniş bant ve 8 kısa periyotlu sismograflardan oluşmaktadır. İnceleme alanında 2007 ile 2010 yılları arasında oluşmuş 10640 adet depreme ait parametreler ve cisim dalgası varış zamanları kullanılmıştır.Çalışma bölgesinin kabuk yapısının ve hız dağılımının belirlenmesinde Zhao vd. (1992) tarafından geliştirilen Poisson tomografisi metodu kullanılmıştır. Hesaplamalarda TOMOG3D programından faydalanılmıştır. Hesaplanan Poisson oranı ve hız değerlerindeki hatayı en aza indirmek için ilk olarak HYPO71 programı kullanılarak bölgede oluşmuş depremlerin episantr tayini yeniden yapılmıştır. TOMOG3D programı ile Marmara Bölgesinde Poisson oranı, P ve S dalgası hız dağılımı belirlenmiştir. Sığ derinliklerde orta - yüksek hızlı zonların incelenen bölgenin büyük bir kısmında yer aldığı açıkça görülmektedir. Yüksek Poisson oranlı zonların varlığı kabuğun büyük bir kısmında 40 km derinliğe kadar görülmektedir. Aynı zamanda bölgede nerelerde deprem aktivitesinin nerelerde yoğun, nerelerde durağan bir yapıda olduğu ortaya çıkarılmıştır. | Jeofizik Mühendisliği |
Bu çalışmada, Nizip Yağlık zeytin çeşidinin yapraklarındaki mineral bitki besin maddelerinin (N, P, K, Ca, Mg, B, Cu, Fe, Mn, Na, Zn) mevsimsel değişimlerinin incelenmesi ve en uygun örnekleme yapılacak zamanın belirlenmesi amaçlanmıştır.
Çalışmada Nizip Yağlık zeytin çeşidinden Aralık-2013 ile Aralık-2014 tarihleri arasında aylık olarak yaprak örnekleri alınarak analiz edilmiştir. Yapılan analiz sonuçlarına göre Nizip Yağlık zeytin çeşidinde N, P, K, Ca, Mg, B, Cu, Fe, Mn, Na, Zn içeriklerinin aylık değişimi belirlenmiştir. Analiz sonuçlarına göre Nizip yağlık zeytin çeşidinde yaprakların N, P, K, Ca, Mg içerikleri sırası ile % 1.26-1.66; % 0.12-0.8; % 0.56-1.45; %0.86-1.42; 0.11-0.15 arasında değiştiği belirlenmiştir. N, P, K, Mg, B, Cu elementlerinin en yüksek olduğu ay Haziran, en düşük oldukları ay ise Mart-Nisan aylarıdır.
Yapılan değerlendirmeler sonucunda Nizip Yağlık zeytin çeşidinde en uygun yaprak alma döneminin Haziran ayının olduğu tespit edilmiştir. Elementlerin düşük oldukları Mart-Nisan aylarında gübreleme yapılabileceği belirlenmiştir. | Arşiv |
Bu tez çalışmasında silikon tabanlı BPW41N (PIN) fotodiyotunun elektriksel karakterizasyonu gerçekleştirilerek, elektriksel parametreler belirlenmiş ve bu parametreler aracılığı ile baskın olan akım iletim mekanizması hakkında bilgi edilmeye çalışılmıştır. 80-300K sıcaklıkları arasında akım-gerilim (I-V) ölçümlerinden PIN foto diyotumuzun uygulanan gerilim değeri ile seri direnç etkisine bağlı olarak sapma meydana geldiği görülmüştür. Baskın akım-iletim mekanizmasına göre elektriksel belirtkenler tayin edilmiştir. Ayrıca Norde ve Cheung metodundan yararlanarak aygıtımızın seri direnci belirlenmeye çalışılmıştır. Oda sıcaklığında Norde fonksiyonu ile seri direnç ve engel yüksekliği 147 Ω ve 0,881 eV ve Cheung metodu ile de seri direnç 2,77 ve 2,076 Ω, engel yüksekliği 2,083 Ω, ve 0,654 eV olarak hesaplanmıştır. Bu farklılıklar akım-iletim mekanizması ve yöntemlere bağlı olarak yorumlanmıştır. | Fizik ve Fizik Mühendisliği |
İnterlökin-16 (IL-16), CD4+ T lenfositleri üzerindeki spesifik etkileri gösterilmiş, bir çok immün ve immün olmayan hücrelerden salınan bir proteindir. Regülatör T hücreleri (Treg'ler) otoimmün hastalıkları ve transplant rejeksiyonu gelişimini önleyen hücrelerdir. Allerji ve astım gelişiminde de rol oynayabilecekleri düşünülmektedir. Treg'ler immün cevapta rol oynayan diğer hücrelerin fonksiyonunu inhibe ederek immün cevabı kontrol edebilirler. FoxP3 Treg'lerin aktivasyonunu düzenleyen bir transkripsiyon faktörüdür. Amacımız IL-16'nın CD4(+)CD25(+) Treg hücrelerinin aktivasyon markerı olan FoxP3 expresyonu, hücre apoptosisi ve hücre ölümü üzerine etkilerini araştırmak ve serum IL-16 düzeyleri ile FoxP3 ekspresyonu arasında bir korelasyon olup olmadığını saptamaktır. Bu amaçla 30 sağlıklı gönüllü bireyden elde edilen periferik mononükleer hücreler in vitro ortamda IL-16 ile muamele edilmiş ve FoxP3 düzeylerinin arttığı flow sitometrik olarak gözlenmiştir. IL-16'nın Treg hücreleri üzerine herhangi bir apoptotik veya öldürücü etkisi gözlenmezken, lenfositlerin yaklaşık %1'lik bir kısmının apoptozunu indüklediği saptanmıştır. Ayrıca lenfositlerin %3'lük bir kısmını öldürmüştür. Serum IL-16 ve FoxP3 ekspresyonu arasında pozitif bir korelasyon da gözlenmiştir. Literatürle uyumlu olarak Treg hücrelerinin CD25 ekspresyonunun arttığı gözlenmiştir. IL-16'nın artan konsantrasyonlarında FoxP3 ekspresyonunun da arttığı bulunmuştur. Sonuç olarak, bildiğimiz kadarıyla bu çalışma IL-16'nın FoxP3 ekspresyonu üzerinde pozitif bir etkisi olduğunu in vivo ortamda gösteren ilk çalışmadır. IL-16'nın yüksek serum düzeylerinde gözlendiği atopi, allerji ve otoimmünite gibi immün sistemin eksik ya da hatalı çalıştığı hastalık gruplarında incelenmesi IL-16-hastalık ilişkisinin anlaşılabilirliğine katkıda bulunabilir ve Treg-IL-16 arasındaki ilişkiye açıklık getirebilir. | Allerji ve İmmünoloji |
Şer?iyye sicil defterlerini anlayabilmek için öncelikle söz konusu defterlerin kısacatanıtımı yapılmış ve araştırmaya konu olan defterin özellikleri hakkında bilgi
verilmiştir. Araştırmaya esas teşkil eden kaynağın dili, osmanlıca olduğu için,
osmanlıca?nın latin alfabesine transkribesinde kabul edilen standartlara uygun olarak,
kelimelerin yazımında özel bir tarz benimsenmiştir. Buna göre belgede yer alan ve
okunuş itibarıyla farklı anlamlara gelmesi muhtemel sözcükler, mümkün olduğunca
aslına uygun olarak transkribe edilmiştir.
Bir devletin tarihini araştırırken doğru bilgiye ulaşmak için birinci el kaynaklara
bakılması gerekmektedir. Şer?iyye sicil defterleri de Osmanlı Devleti?nin tarihi
hakkında birinci el bilgi sunmaktadır. Bu nedenle Samsun şehrinin Osmanlı Devleti?nin
son dönemine ilişkin tarihini doğru anlayabilmek için bu defter incelenmiştir. Defter,
Osmanlı Devleti?nin son döneminde Canik Sancağı?nın merkezi olan Samsun şehrinin
sosyo-ekonomik, dini, siyasi ve kültürel hayatıyla idari durumu hakkında bilgiler
içermektedir. Aynı zamanda şer?iyye mahkemelerinin işleyişi ve hukuksal dayanakları
hakkında da veriler sunmaktadır.
Araştırma 1793/39 No?lu ve 101 Poz numaralı Samsun şer?iyye sicil defteri?nin
transkripsiyonu ve değerlendirmesidir. Giriş?in ardından iki bölümden oluşmaktadır
Araştırmada defterin transkripsiyonundan sonra, 1793/39 numaralı şer?iyye sicil
defterine göre Canik Sancağı?nın merkezi olan Samsun Bölgesinin ilgili döneminin
kültürü, ekonomisi, siyasi anlayışı, dini yapısı ve sosyal hayatı hakkında bir
değerlendirme yapılmıştır.
Sonuç olarak Samsun şehrinin Osmanlı Devleti?nin o yıllarındaki genel profilinin ne
olduğu ve azınlık statüsündeki halklara yaklaşımın nasıl olduğu gibi sorulara cevaplar
aranmış ve şer?iyye mahkemeleri?nin işleyişi ve hukuksal dayanakları hakkında bilgi
verilmiştir.
ANAHTAR SÖZCÜKLER:Samsun, arşiv, Şer?iyye Sicili, mahkeme, gayr-i müslim | Arşiv |
Bu çalışmada enerji ayrımlı X-ışını flöresans spektrometresi kullanılarak çeşitli yapı malzemelerinin lineer soğurma katsayıları deneysel olarak ölçülmüştür. Numuneli ve numunesiz spektrumlar Si(Li) detektörle Camberra DSA-1000 spektrum analizörü kullanılarak elde edilmiştir. Si(Li) detektörünün enerji rezolüsyonu 5,9 keV'de 160 eV'tur. Deneyde Am-241 radyoaktif nokta kaynağının yayınladığı 59,5 keV'lik fotonlar kullanılmış ve lineer soğurma katsayıları bu enerji için ölçülmüştür. | Fizik ve Fizik Mühendisliği |
Bu tez çalışmasında, Bombyx mori ipek böceği kozasından ve insan saçından izole edilen ipek fibroin (SF) ve keratin (K) biyopolimerleri kullanılarak bir deri yaması üretilmesi ve bunun transdermal bir ilaç salım sistemi olarak uygulanabilirliğinin araştırılması amaçlanmıştır. İlaç geçirgenliğini artırmak ve hasta dostu bir uygulama yöntemi olması için yamalar, mikroiğneli yapılarla birleştirilmiştir. Böylelikle minimal invazif, ağrısız, yüksek ilaç salımı sağlayan, oral yolla alınan ilaçların dermal yolla hızlı bir şekilde sistemik sirkülasyona karışabildiği ve hipodermik iğnelere alternatif bir yöntem geliştirilmesi hedeflenmiştir.
Yamaları üretmek için elektroeğirme yöntemi tercih edilmiştir. Elektroeğirme çalışma parametreleri (mesafe = 23,5 cm, voltaj = 8 kV, akış hızı = 0,8 mL/h) sürekli, düzgün dağılımlı ve sağlam yapıda fiberler elde edecek şekilde optimize edildikten sonra SF/K karışım gruplarından bolca hazırlanmış ve bunlar %75 etanol (EtOH) buharında yapıları daha sağlam hale getirmek için 1 gün boyunca muamele edilmiştir. Grupların kimyasal yapısı, Fourier Dönüşümlü Kızılötesi (FTIR) spektroskopisi, fiberli yapısı Taramalı Elektron Mikroskobu (SEM), gözenek dağılımları Civalı Porozimetre ve termal özellikleri Diferansiyel Taramalı Kalorimetri (DSC) analizleri ile incelenmiştir. Daha sonraki testlerde; sadece EtOH ile işlem görmüş grupların hidrolitik degradasyon, su tutma, su temas açısı, çekme testi ve mikroiğne delme deneyleri de yapılmıştır. Bütün EtOH ile işlem görmüş gruplara asetilsalisilik asit (ASA) ilacı kaplama yoluyla yüklenmiş ve in vitro ilaç salım çalışması, son olarak da L929 hücre hattı kullanılarak in vitro biyouyumluluk testleri yapılmıştır.
Bütün yama gruplarının fiber çapları 1 µm civarındadır. Keratin eklenen gruplarda ortalama fiber çapları azalmıştır. EtOH işleminden sonra grupların gözenekleri daha homojen hale gelmiştir. Ayrıca, EtOH işleminden sonra grupların kimyasal yapısında da değişimler meydana gelmiştir, yani Amit bantlarında belirgin değişimler (rastgele sarım/α-sarmal yapıdan β-yaprak yapısına dönüşümler) görülmüştür. Kesilen mikroiğnelerin boyutu 500-1000 µm arasında değişmektedir. Deney gruplarının sulu ortama kararlılığı (%8-9 civarında çözünmüşlerdir) su tutma (kuru ağırlıklarının 10-16 katı kadar) ve hidrofilik özellikleri yüksektir. Mekanik özelliklere göre; keratin içermeyen grup daha esnek iken, keratinle birlikte daha kırılgan hale gelmiştir. Kullanılan sert destek sayesinde mikroiğneli yamaların delme derinliği yüksektir. Mikroiğneli yamalarda ilaç geçirgenliği ve ilaç salım hızı artmış ve serbest ilaçla yarışır düzeye gelmiştir. Bütün grupların MTT analizi ile %94 hücre canlılık oranı ile mükemmel biyouyumlulukları olduğu teyit edilmiş, hücre yapışması, yayılması ve çoğalmasını destekler özellikleri olduğu görülmüştür.
Sonuç olarak, metalik mikroiğnelerle kaplı bu SF/K lifleri (özellikle de 50K grubu) sahip olduğu gelişmiş fiziko-kimyasal özellikler ve mükemmel biyouyumlu yapısı ile transdermal deri yamaları olarak önemli bir potansiyele sahiptir ve bu sebeple ASA yüklü grupların gelecekteki klinik uygulamalarda umut vadeden hasta dostu bir biyomalzeme olarak uygulanabileceği düşünülmektedir. | Biyomühendislik |
Amaç: Çalışmanın amacı, meme kanserli hastalarda ameliyat öncesi yapılacak olan pozitron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografi (PET/BT) taramasının, ameliyatın tipini değiştirip değiştirmediğini görmek, neoadjuvan kemoterapi gereksinimini değerlendirmektir. Bununla beraber, hastaların demografik verilerine ve tümörün özelliklerine göre uzak organ metastazının dağılımını incelemektir.
Gereç ve yöntem: Çalışmamız retrospektif bir araştırma olup, 2010-2015 yılları arasında meme kanseri tanısı ile ameliyat olmuş ve ameliyat öncesi çekilmiş PET/BT'si olan 101 hasta ile yapılmıştır.
Bulgular: Hastaların 29'nun (%29) 50-60 yaş aralığında olduğu, tümörün 33 hastada (%33) en sık üst dış kadrana yerleştiği görüldü. Tümör boyutları 1-2 cm arasında olan 37 (%37), 2-3 cm arasında olan 33 (%33) hasta olduğu görüldü. Hastaların %91'inin evre I ve II (erken evre meme kanseri) olduğu saptandı. Tümör tipinin %67 oranında invaziv duktal karsinom olduğu görüldü. Tümör grade'i 2 olan 54 (%53) hasta ve grade'i 3 olan 42 (%42) hasta saptandı. Yapılan istatistiksel analizlerde bakılan parametreler ile uzak organ metastaz varlığı arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı.
Sonuç: PET/BT, meme kanseri tanısı almış olgularda özellikle uzak organ metastaz taraması yapmak için elimizdeki en hızlı ve güvenilir görüntüleme tekniklerinden biridir. Fakat yüksek radyasyon dozu, maliyeti ve yüksek yalancı pozitifliği oranı nedeniyle dikkatli seçilmesi gereken bir yöntemdir. Özellikle erken evre meme kanserli hastalarda (Evre I ve II) iyi bir anamnez ve tüm vücudun dikkatli fizik muayenesi sonrasında deneyimli radyolog ve patolog ile yapılacak ameliyat öncesi değerlendirmede doğrudan ameliyat kararı verilebilir. Bununla beraber, ek şikayeti olan (kemik eklem ağrısı, solunum zorluğu, hemoptizi, karın ağrısı gibi...) olgularda ameliyat öncesi görüntüleme tekniklerine PET/BT'de eklenebilir. | Genel Cerrahi |
Toplumsal yapının en önemli birleştirici öğesi kültürdür. İçerdiği muhteva ile temsil ettiği topluma özel bir statü kazandıran bu haliyle de onu diğerlerinden ayrıştıran kültürün, korunması, kollanması ve yaşatılması ilgili toplumun yarınları açısından ciddi değer taşır.
Kültürün korunması adına onun adapte olabilme yeteneği etrafında yaşam alanı bulduğu gerek sözlü gerek yazılı ve gerekse görsel bir kısım türün gözden geçirilmesi, bu türlerde kültürün ne oranda, ne şekilde yer bulduğunun tespiti yönündeki adımlara da gereken önem verilmelidir.
Yukarıdaki ifadelerden hareketle çalışmamızda kültür-sinema ilişkisi genelinde Şener Şen'in rol aldığı beş komedi filminde kültürel unsurların kullanımı Sedat Veyis Örnek'in "Köy-Kent Monografisi" çalışma planı etrafında incelenmiştir. | Halk Bilimi (Folklor) |
Missed abortus ve istemli gebelik evokuasyonu yapılan olguların desidua ve plasenta örneklerinde, birçok hücresel faaliyette rol oynayan TNF-? (Tümör Nekroz Faktörü-alfa), TGF-ß2 (Tümör Büyüme Faktörü-beta 2), IGF-I (İnsülin-benzeri Büyüme Faktörü-I), POMC (Pro-opiyomelanokortin), FOXO3A (Forkhead box O3A) ile proprotein konvertaz ailesi üyelerinden PC4 (Proprotein Konvertaz 4), PC6 (Proprotein Konvertaz 6), PC7 (Proprotein Konvertaz 7) ve FURİN moleküllerinin dağılımlarını immonohistokimyasal teknikle karşılaştırarak, missed abortus etiyolojisindeki etkileri araştırıldı. Çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum bölümüne başvuran, gebeliğin sonlandırılması kararı verilmiş missed abortus tanılı ve 10 hafta altı gebelik evokuasyonu istemi ile başvuran 10'ar hasta alındı. Her iki hasta grubundan endometriyal ve plasental doku örnekleri klasik doku takibi yöntemi ile bloklandı ve seri kesitleri alındı. Materyaller iki gruba ayrılarak incelendi. Seri kesitlerin birinci grubuna IHC uygulandı ve TNF-?, TGF-ß2, IGF-I, POMC, FOXO3A, PC4, PC6, PC7 ve FURİN primer antikorları ile immünohistokimyasal boyamalar uygulandı. Boyanan hücre sayısı H-Skor tekniği ile hesaplandı. Bu çalışmada, missed abortus olgularına ait desidua ve plasenta örneklerinde hücre proliferasyonu, invazyonu, migrasyonu, farklılaşması ve sağ kalımında rol oynayan TNF-?, TGF-ß, IGF-I, FOXO3A faktörlerinin artışı ve bu faktörlerin öncül formlarının posttranslasyonel modifikasyon yolu ile aktif formuna dönüşmesinde rol oynayan POMC, PC4, PC6 ve FURİN artışı ile paralellik göstermesi, bu faktörlerin fetal yaşam son bulduğu halde düşüğün gerçekleşmesini engellediğini düşündürdü. | Histoloji ve Embriyoloji |
Vakıflar, İslâm Tarihi boyunca Müslümanlar tarafından kurulan sembol ve örnek kuruluşların başında gelmektedir. Geçmişten günümüze dek tüm İslâm coğrafyası ve toplumları arasında âdeta yardımlaşma ve dayanışmanın merkezleri ve öncü kurumları hâline gelen vakıflar, dinî, ilmî ve içtimaî yönü ağır basan kuruluşlardır. İslâm kültüründe çok köklü bir yere sahip olan "sadaka-i cariye", yani "süreklilik arz eden hayır ve iyilik" inancından kaynaklanarak yaygınlaşan vakıf kurma geleneği, Osmanlı'yı altı asır ayakta tutan dinamiklerin ilklerinden biriydi.
Bu arada Bursa şehri, Osmanlı Devleti'nin en eski başkenti olması (1326-1362) itibariyle vakıf müessesesi açısından çok önemli bir konumda bulunmaktadır. Buna göre Bursa, vakfiyelere ait belgeler/dokümanlar bakımından oldukça zengin malzemeyi bünyesinde barındıran bir kent olma özelliğini taşımaktadır. Dolayısıyla Bursa Şer'iyye Sicilleri Arşivi, Osmanlı Tarihi araştırmacıları için vazgeçilmez değeri haizdir.
Bu gerçekten hareketle "Vakfiyelere Göre XVIII. Yüzyılın İlk Çeyreğinde (1701-1725) Bursa'da Vakıflar ve İşlevleri" üst başlığını taşıyan bir konuyu çalışmaya karar verdik. 25 yıllık bir süreyi kapsayan bu çalışma bir giriş, üç bölüm ve bir sonuçtan meydana gelmektedir. Girişte, bilimsel araştırma teknikleri açısından çalışma(nın) yöntemi ile vakıf kurumları ve vakfiye kayıtları hakkında ön bilgiler verilmiştir. Bu bağlamda araştırmanın konusu, amacı, kapsamı, temel kavramları ve ana kaynakları üzerinde kısaca durulmuştur.
Birinci bölümde "Kurucularına veya Vakfeden Kişilere Göre Vakıflar", ikinci bölümde "Mevkûfâta (Vakfedilen Mallara) Göre Vakıflar", üçüncü bölümde ise "Vakfetme veya Hizmet Amaçlarına Göre Vakıflar" ele alınmış ve incelenmiştir. Sonuçta da genel bir değerlendirme yapılarak çalışma bitirilmiştir. | Arşiv |
Bu çalışmaya 01.11.2021-01.11.2022 tarihleri arasında 18-65 yaş arası, yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş, psoriasis tanısı alan 250 hasta ve 145 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Bir sosyodemografik veri formu hazırlanarak katılımcıların yaşı, cinsiyeti, boyu, vücut ağırlığı, medeni hali gibi veriler kaydedildi. Psoriasisin klinik alt tipi, başlangıç yaşı, hastalığın süresi, aile öyküsü, kullanılan tedavi, kronik hastalık öyküsü gibi bilgiler kaydedildi. Egzersiz alışkanlıkları Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi soruları (IPAQ) ile değerlendirildi. Beslenme alışkanlıklarının değerlendirilmesinde DSÖ'nün beslenme kılavuzundaki tanımlamalar esas alınarak, hastaların yağ, sebze-meyve, kırmızı et ile tuz tüketimi sorgulandı. Diyet özellikleri, glisemik indekse göre sınıflandırılmış yiyeceklerin alımı hakkındaki bilgiler sorgulanarak kaydedildi. Uyku kalitesi Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi (PSQI) ile yaşam kalitesi Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi (DYKİ) ile değerlendirildi. Psoriasis hastalarında kontrol grubuna göre azalmış fiziksel aktivite saptandı. Psoriasis hastalarında kontrol grubuna göre düşük sebze meyve tüketimi ve yüksek tuz tüketimi alışkanlığı izlendi. Yüksek et tüketimi ve düşük sebze meyve tüketimi olan hastalarda psoriasisin erken yaşlarda başladığı izlendi. Psoriasis şiddeti ile beyaz ekmek, beyaz pirinç, beyaz şeker, çekirdek tüketimi arasında pozitif yönde korelasyon saptandı. Psoriasis hastalarında PSQI skoru kontrol grubuna göre yüksek saptandı. Psoriasis süresi ve psoriasis başlangıç yaşı ile PSQI arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı. Psoriasis hastalarında azalmış fiziksel aktivite ve buna bağlı obezitede artış, kötü beslenme alışkanlıkları ve uyku bozuklukları sık izlenmektedir. Psoriasis hastalarında yaşam tarzı ve beslenme alışkanlıklarının düzenlenmesi, hastalığın kontrol altına alınması ve hastalık şiddetinin gerilemesinde etkili olabileceği görülmüştür. Fiziksel aktivite, beslenme alışkanlıkları ve uyku bozukluklarının psoriasis hastalarına etkilerini belirlemek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. | Dermatoloji |
Çalışmamızın amacı acil servise başvuran, D-dimer değeri yüksek olup acil patoloji saptanmayan hastaların taburculuktan sonraki süreçte yapılan takiplerinde morbidite ve mortalite oranının retrospektif olarak incelenmesidir.
Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi AS'ine Ocak 2018-Aralık 2019 tarihleri arasındaki iki yıllık dönemde başvuran PE ön tanısı ile D-dimer tetkiki istenen 18 yaş üstü hastalar çalışmaya dâhil edilmiştir. D-dimer değeri yüksek olup bir patoloji saptanmayan ve taburcu edilen olgular hasta grubu olarak alınmıştır. Kontrol grubu olarak ise D-dimer negatif olup patoloji saptanmayan ve taburcu edilen hastalardan oluşmuştur.
Çalışmaya 297 D-dimer (+) ve 297 D-dimer (-) olmak üzere toplam 594 olgu dâhil edilmiştir. D-dimer (-) grupta hasta oranı %1,68 (n=5) iken D-dimer (+) grupta bu oran %18,86 (n=56) olup aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,001). Dimer (+) grupta en sık rastlanan hastalık pnömoni (n=11) ve Koroner Arter Hastalığı (n=5) olarak tespit edilmiştir. D-dimer (-) grupta exitus oranı %1,68 (n=5) iken D-dimer (+) grupta bu oran %11,78 (n=35) olup aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,001).
Sonuç olarak D-dimer pozitif grupta hem hastalık hem de mortalite oranı istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. | Acil Tıp |
Sigortacılık ekonomide sağladığı tasarruflar sayesinde, sosyal ve ekonomik çöküntülerin önlenmesinde etkili olmaktadır. Bu açıdan ekonomide vazgeçilmez bir mali piyasa oyuncusu olarak tanımlanmaktadır.Günümüzün küreselleşen dünyasında gerek gelişmiş, gerekse gelişmekte olan ülkeler gibi Türkiye de, doğrudan yabancı yatırımları kendine çekebilmek için büyük çaba harcamaktadır. Bunun sebebi, yabancı sermayenin ekonomilere sağlamış olduğu sermaye, ileri teknoloji, modern know?how, yönetim becerisi, pazarlama katkısı ve ihracat imkanı gibi faydalardır. Söz konusu faydaları maksimize edebilmenin yolu, ülke çıkarları ile yabancı sermayeli kuruluşların çıkarları arasında akılcı bir denge kurmaktır.Türkiye ekonomisinde bankacılıktaki yabancı yatırımların sigorta sektörüne yansımasının dışında da, sigorta şirketleri yabancı sermayenin ilgi odağı haline gelmiştir. 2005 yılında bankacılık sektöründe yaşanan yoğun sermaye girişinin benzeri 2007 ve 2008'de sigortacılık sektörü için geçerli olmuştur.Son yıllarda kanunlarımızın, AB müktesebatıyla uyumlu hale getirilmesine yönelik çalışmaların hızlandığını görmekteyiz. Böylelikle her geçen gün yürürlükteki mevzuatımız tadil edilmekte ve bu uyum yasalarına bağlı olarak yeni sorumluluk alanları ihdas edilmektedir. Dolayısıyla, gelişmiş dünya kriterleri ile paralel bir yapı oluşmaya başlamaktadır.Solvency II olarak bilinen Avrupa Birliği dahilinde faaliyet gösteren sigorta ve reasürans şirketlerinin mali yeterlilik açısından denetlenmesini amaçlayan sistemin, hazırlık çalışmalarının ardından 2012 yılından yürürlüğe girmesi beklenmektedir. Solvency II projesi, Avrupa sigorta sektöründe 1990'lı yıllarda görülen iflaslar, rekabetin artması, risk analiz metotlarının gelişmesi, borsalardaki düşüş, düşük faiz oranları ve şeffaflık ihtiyacının ortaya çıkması nedeniyle, mevcut ?yükümlülük karşılama yeterliği? ölçümlerinin, şirketlerin gerçek mali yapılarını değerlendiremediği fikrinden ortaya çıkmıştır. Solvency I, özkaynak kavramını odaklarken, Solvency II, sigorta şirketlerinin ve faaliyet branşlarının risklerini de dikkate alıp, erken müdahale imkanı tanıyan bir düzenleme taslağıdır. | Sigortacılık |
Lojistik yönetimi, işletmelerin ürün ve hizmet kalitesinden ödün vermeden maliyet üstünlüğü sağlamada kullanabilecekleri değerlerin yönetilmesinde son derece önemlidir. İyi bir yönetim, iyi eğitilmiş yöneticiler ve çalışanlar ile mümkündür. Günümüzde yaşanan küresel ve teknolojik değişim ve gelişimlerle beraber gelişen eğitim teknolojileri, yönetici ve çalışanlardan beklenen bilgi, beceri ve tutumların oluşturulmasında uygulamaya dayalı eğitim yöntemlerinin çeşitliliğini ve önemini artırmıştır.Simülasyon temelli eğitim yaklaşımları, uygulamaya dayalı eğitim anlayışı çerçevesinde, yönetici yetiştirme alanlarında sıklıkla kullanılan bir yöntemdir. Lojistik yönetimi eğitiminde kullanılan simülasyonların öğrenme sürecine etkileri ve bu eğitim yönteminin kritik başarı faktörleri, öğrencilerin söz konusu eğitim yöntemini aldıkları süre bağlamında değerlendirilmiştir.Odak grup çalışması ve saha çalışmasının beraber yürütüldüğü tez çalışmasının sonucunda, öğrenciler eğitim yönteminin uygulandığı süreden bağımsız olarak yöntemin kendi eğitim süreçlerine katkılarını olumlu yönde değerlendirmişlerdir. Kritik başarı faktörleri açısından yapılan değerlendirmede ise simülasyonun görsellik ve güncellik kriterlerinin algılanmasında istatistiksel olarak anlamlı derecede bir farklılık yarattığı eğitim süresi ile de ilişkili olarak ortaya konmuştur. | Deniz Bilimleri |
Bu çalışmada elektron dansite tablosunun planlama sistemine olası yanlış girilmesi sonucu plan verilerinde oluşacak değişimlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla Ankara Şehir Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Kliniğinde elektron dansite farklılığının en fazla olduğu anatomik yerleşim olan toraks bölgesinde çalışılması planlanmış ve bu doğrultuda akciğer kanseri nedeniyle definitif dozda radyoterapi uygulanmış 15 hasta değerlendirilmiştir. Değerlendirme için hastaların simülasyon tomografilerinin elde edildiği GE Discovery bilgisayarlı tomografinin (BT) elektron dansite tablosu (EDT) verileri ile farklı bir radyoterapi merkezi olan Atatürk Hastanesi'nin Toshiba Aquilion BT'sinin EDT verileri kullanılmıştır. Hastaların simülasyon BT'leri kullanılarak Helikal Tomoterapi Accuray Radixact tedavi planlama sisteminde (TPS) helikal yoğunluk ayarlı radyoterapi (Hel-YART) tekniği ile tedavi planlaması yapılmıştır. TPS'de, doz hesaplama parametrelerinde hiçbir değişiklik yapmadan sadece farklı BT cihazının EDT kullanılması mümkün olduğu plan verifikasyon bölümünde (QA)(Kalite Güvenirliği); planlama BT imajlarından QA fantomları elde edilmiştir. Sonrasında plan parametre ve iterasyon bilgilerinde değişiklik yapılmadan iki BT'nin EDT tablosu sisteme yüklenmiştir. İki hesaplamaya ait dozimetrik veriler SPSS programına yüklenerek hesaplanan dozlar arasında istatistiksel anlamlılık değerlendirilmiştir.
Hedef hacim doz sarımı açısından iki plan karşılaştırıldığında doğru EDT ile yapılan hesaplamada D95 (p=0,001), CI (p=0,002), HI (p=0,045) ve GI (p=0,001) değerleri planlama sıcak doz noktası açısından iki EDT ile yapılan ölçümler arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,842). Kritik organ doz parametreleri açısından değerlendirildiğinde spinal kord maksimum dozu doğru BT EDT ile yapılan hesaplamada daha düşük bulunmuştur (p=0,015). Özefagus, akciğer ve kalp için bakılan tüm parametrelerde farklı EDT tablosu kullanılarak yapılan hesaplama sonuçları düşük bulunmuştur. Özefagus max (p=0,001), özefagus mean (p=0,003), kalp mean (p=0,011), Akciğer-PTV için sırasıyla mean (p=0,001), V20 (p=0,001) ve V5 (p=0,001) farklı EDT ile yapılan planlarda daha düşük bulunmuştur. Sonuç olarak EDT'nun doz analizinde istatistiksel anlamlı farklılıklara neden olmaktadır. | Radyasyon Onkolojisi |
Dünya genelinde en fazla kullanılan ulaşım türü karayollarıdır. Karayolu esnek üstyapıları belirli zaman diliminde hizmet etmek üzere planlanırlar. Devamlı olarak atmosfer koşullarının ve mekanik yüklerin etkisinde olan üstyapılar, proje ömrünü tamamlamadan farklı türde bozulmalara maruz kalmaktadırlar. Hizmet ömrünü tamamlamadan bozulan üstyapılar sadece trafik güvenliğini tehlikeye atmakla kalmayıp aynı zamanda çok yüksek ekonomik kayıplara neden olmaktadırlar. Çok uzun zamandır yapılan üstyapı performansını belirlemeye dair çalışmalar ile, Üstyapı Yönetim Sistemi kapsamında oluşturulan Mevcut Hizmet Verilebilirlik İndeksi (Present Serviceability Index – PSI), Üstyapı Durum İndeksi (Pavement Condition Index – PCI), Uluslararası Düzgünsüzlük İndeksi (International Roughness Index – IRI) gibi performans modelleri aracılığıyla üstyapının hizmet düzeyi takip edilmekte ve doğru zamanda doğru müdahalelerin yapılması amaçlanmaktadır. Bu modeller için ihtiyaç duyulan verilerin toplanması da en önemli parametrelerden birini oluşturmaktadır. Bu çalışmada, üstyapıda meydana gelen sıcaklık farkı göz önünde bulundurularak, oluşmuş çatlakların şiddetinin ve su sızması nedeniyle granüler malzemede meydana gelecek termal alanların, performans indeksi oluşumuna destek sağlayacağı dikkate alınmıştır. Çalışmaya konu olan üstyapı kesimi, Afyon Kocatepe Üniversitesi ANS Kampüsündeki esnek üstyapı şeklinde planlanan yollar olup meydana gelen timsah sırtı çatlakların performans değerlendirmesi, görüntü işleme tekniklerinden faydalanılarak oluşturulmuştur. Bozulmaların tetiklenmesindeki en önemli faktörün yetersiz drenaj olması, esnek kaplama altına çatlaklar vasıtasıyla sızan suyun, donma-çözünme açısından tehlike arz etmesi ve daha büyük çatlaklara ve hatta kaplamayı parçalayıp çukurlara yol açması gibi nedenlere dayanan bir motivasyon ile kaplamanın tabakasının altındaki suyun yüzeyde oluşturduğu sıcaklık farkı dikkate alınmıştır. Aynı zamanda çatlağın kapladığı alan da göz önünde bulundurularak bir performans indeksi geliştirilmiştir. Çalışmanın sonucunda toplanan görüntülerden, görüntü işleme teknikleri ile elde edilen verilerin ışığında kaplama performansı değerlendirilmesinde kullanılabilecek bir model oluşturulmuştur. Oluşturulan bu modelin, hızlı bir şekilde performans değerlendirmesi yapılmasına imkân verdiği görülmektedir. | Ulaşım |
Ülkemiz ekonomisinin başlıca gelir kaynaklarından birisi olan Emlak Vergisi ve doğrudan ilişkili olduğu taşınmaz malların değerlendirilmesi bu tez çalışmasının ana konusunu oluşturmaktadır. Bu çalışmada, taşınmazların değerlendirmeye tabii olduğu konulara bilimsel açıdan destek sağlayacak bir taşınmaz değerlendirmesi yöntemi üzerinde durulmuş ve ülkemiz ekonomisinde önemli bir yere sahip olan Emlak Vergi Sistemi üzerindeki yapılması gereken düzenlemeler ele alınmıştır. Çalışmanın ilk bölümünde, çalışmanın tanımı yapılmış, amacı üzerinde durulmuş ve konuya genel bir bakış açısı getirilmiştir. Çalışmanın ikinci bölümünde, günümüzdeki taşınmaz değerlendirmesi ve kullanıldığı alanlar üzerinde durulmuş, yürürlükteki ilgili yasalar incelenmiştir. Üçüncü bölümde ise taşınmaz değerlendirmesinin nasıl yapılması gerektiği ve mevcut uygulamaları nasıl etkileyeceği üzerinde durulmuştur. Bu çalışma ile ilgili kurum ve kuruluşların mevcut durumları ve ihtiyaçtan, karşılıklı yapılan görüşmeler sonucunda tespit edilmiştir. Son bölümde ise somut örnekler verilerek, bilimsel metodların kullanılmasıyla yapılan bir taşınmaz değerlendirmesinin, Emlak Vergi Sistemini ne şekilde etkileyeceği ve Emlak Vergisi Kanununda hangi değişikliklerin yapılması gerektiği üzerinde durulmuştur. | Jeodezi ve Fotogrametri |
Sjögren sendromu (SS), tükürük ve lakrimal bez disfonksiyonu ile karakterize ağız ve göz kuruluğuna neden olan progresif otoimmün bir hastalıktır. SS'nin patogenezi hala bilinmemektedir. Kanonik Wnt/β-katenin yolunun, yakın zamanda, iltihaplanmada önemli bir rol oynadığı gösterildi. Bu çalışmada primer SS'li hastalarda Wnt sinyal yolağı mediatörlerinden olan Dickkopf ile ilişkili protein 1 (DKK1) ve sklerostinin serum ve tükürük düzeylerini ve tükürük bezinde immünohistokimyasal olarak Wnt1, Wnt3a ekspresyonlarını değerlendirmesi amaçlandı.
Dickkopf ile ilişkili protein 1 ve sklerostinin serum ve tükürük düzeylerini belirlemek için 30 SS, 30 SLE ve 29 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. SS tanısı olmayan 12 hastanın (patoloji kontrol grubu) patoloji arşivindeki tükürük bezi doku örneklerinden Wnt1, Wnt3a ekspresyonları immünohistokimyasal olarak değerlendirildi. Açlık kan ve tükürük örnekleri katılımcılardan elde edildi. DKK ve sklerostinin serum ve tükürük düzeyleri, enzim bağlantılı immunosorbent assay ile ölçüldü. Hasta gruplarında, ESSDAI ve SLEDAI skorları kullanılarak hastalık aktiviteleri belirlendi.
Sjögren sendromlu hastalarda sağlıklı kontrol grubuna kıyasla serum DKK1 ve sklerostin düzeyleri düşük bulundu (her biri için p<0.001). Bununla birlikte, tükürük DKK1 yüksekti (p=0.004) ancak tükürük sklerostin düzeyleri açısından anlamlı farklılık yoktu.
Serum DKK1 ve sklerostin düzeyleri SLE hastalarında kontrol grubuna göre daha düşüktü (her biri için p <0.001). Ancak tükürük DKK1 ve sklerostin düzeyleri SLE ve sağlıklı kontrol grubunda benzerdi.
Sjögren sendromu grubunda, serum ve tükürük DKK1 düzeyleri SLE grubundan anlamlı olarak yüksekti (sırasıyla p=0.046 ve p=0.009). Bununla birlikte, serum ve tükürük sklerostin düzeyleri açısından anlamlı bir fark yoktu (her biri için p>0,05 ).
Sjögren sendromu ve patoloji kontrol grubunun doku örneklerinde Wnt1, Wnt3a pozitifliğiaçısından anlamlı farklılık yoktu (p> 0,05). Ek olarak, serum ve tükürük DKK1 ve sklerostin düzeyleri açısından Wnt1 ve Wnt3a pozitifler ve negatifler arasında anlamlı farklılık yoktu (p> 0.05).
Primer SS'de serum DKK1 ve sklerostin düzeyleri azalmış ve gandüler dokuda wnt1 ve wnt3a biriktiği göstermiştir. Bu sonuçlar, primer SS'de wnt/β katenin sinyal yolağı aktivitelerin etkilendiği ifade edilebilir.
Anahtar kelimler: Sjögren Sendrom, Wnt, sklerostin, DKK1 | Romatoloji |
Patojenik mikroorganizmalar, insanlarda, hayvanlarda ve bitkilerde çeşitli hastalıklara neden olan etkenlerdir. Yirminci yüzyılın başlarında antibiyotiklerin bakteriyel hastalıkların tedavisinde kullanımının keşfi ile insanların sağlık koşulları iyileşmiş ancak zaman içerisinde ilaca dirençli suşlar gelişmiştir.
Potansiyel antimikrobiyal değere sahip yeni biyoaktif bileşiklerin okyanuslarda keşfi ile çeşitli alglerin içerdiği seskiterpenlerin, klorotanenlerin, bromoditerpenlerin, halojenli furanonların ve lektinlerin geniş bir yelpazede patojenik mikroorganizmalara etki eden yeni terapötik ajanlar olduğu tespit edilmiştir.
Pek çok araştırmacı aseton, etil alkol, kloroform, etil, metanol, asetik asit ve benzen gibi farklı solvanları kullanarak alg kaynaklarından biyoaktif bileşikleri ekstre etmiştir. Seçilen ekstraksiyon metodu ve solvan tipi, antimikrobiyal aktivitenin derecesinin farklılığında rol oynayan en önemli parametrelerdir.
Bu çalışma kapsamında a) su ürünleri yetiştiriciliğinde karşılaşılan patojenik mikroorganizma kaynaklı hastalıkların tedavisinde kullanım potansiyeli olan mikro-algal ekstreler hazırlanmış, b) algal ekstrelerinin patojenik mikroorganizmalar üzerindeki antimikrobiyal etkilerinin belirlenmiş ve c) algal ekstrelerde etkiden sorumlu biyoaktif bileşikler belirlenmiştir. | Su Ürünleri |
Bu çalışma ile Adıyaman ilinde dağılış gösteren kurbağa türleri, bu türlerin aktivasyon dönemi, yayılışları ve çeşitli ekolojik özelliklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Literatür taramaları sonucunda Adıyaman ilinden kaydı bulunan 2 familyaya (Ranidae ve Hylidae) ait 3 kuyruksuz kurbağa türü (Rana macrocnemis, Pelophylax ridibundus ve Hyla savignyi) ve Salamandridae familyasına ait 1 kuyruklu kurbağa türü (Ommatotriton vittatus) tespit edilmiştir. Yapılan arazi çalışmaları sonucunda literatürde verilen tüm türler tespit edilirken, Salamandridae familyasına ait 2 kuyruklu kurbağa türü (Salamandra infraimmaculata ve Neurergus strauchii) ve Bufonidae familyasına ait 1 kuyruksuz kurbağa türü (Bufotes variabilis) Adıyaman ilinden ilk defa tespit edilmiştir. Toplanan örnekler morfolojik olarak incelenmiş ve mevcut literatürlerle taksonomik durumları tartışılmıştır. Ayrıca örneklerin üreme biyolojileri, aktivasyon dönemleri ve habitat tercihleri, sıcaklık, basınç ve nem gibi bazı ekolojik verileri de tespit edilerek değerlendirilmiştir. | Zooloji |
Bu çalışmada araştırdığım, Carl Maria von Weber'in Op. 73 Fa minör, Op.74 Mi bemol Majör klarinet konçertolarında Romantik Dönem'in özelliklerini operakavramıyla birleştirerek kullandığı dili anlamaktır. Tezin ilk bölümünde Romantikdönem özelliklerinin sanatın hemen her alanına yansıması araştırılmış, ikincibölümde ise Weber'in döneme olan etkisi ve ortaya çıkan stiller incelenmiştir.Üçüncü bölümde XIX. yüzyıl konçerto formları çalgısal, vokal, solo ve konçertogrosso şeklinde genel olarak ele alınmıştır. Dördüncü ve beşinci bölümlerde CarlMaria von Weber'in yaşamı, sanatçı kimliği ve tüm yapıtlarıyla birlikte Op. 73 No: 1Fa Minör Klarinet Konçertosu, Op. 74 No: 2 Mi bemol Majör KlarinetKonçertosunun teknik ve yapısal incelenmesi sunulmuştur. | Müzik |
Vücuda doğrudan şekil veren ve dış görünüşü etkileyen sütyen, giyimin en önemli unsurlarındandır. Dış giyim ürünlerine paralel olarak gelişimini giderek artıran iç giyim ürünlerinin vücudu sarması ve form vermesi beklendiğinden vücut ölçülerine uygunluğu da oldukça önem taşımaktadır. Göğüs ölçüsünün her kadında farklı olması, beden numaralarının yanı sıra beden setlerini de (A, B, C, D, E kap) beraberinde getirmiştir. Bu araştırma; farklı kap ölçülerine sahip bireyler için, ölçü farklarına uygun kap formu geliştirmeyi ve ölçü farklarını belirlemeyi amaçlamıştır. Bu amaçla yürütülen çalışma da, 75, 80, 85, 90 beden B ve C kap ölçülerine sahip 64 kadın üzerinden alınan ölçüler, vücut üzerinden drapaj ve alçılı sargı bezi ile elde edilen kap formları incelenmiş ve iç giyim üretim sektöründen temin edilen mevcut kaplar ile karşılaştırılmıştır. Üretim sektöründe, aynı kapın farklı bedenlerde kullanılması sebebiyle, elde edilen ölçüler birbiri ile karşılaştırılmış ve bu uygulamanın doğruluğu incelenmiştir. Bu hususta elde edilen B ve C kap ölçülerinden, 75 C ile 80 B, 80 C ile 85 B, 85 C ile 90 B ölçüleri karılaştırılmıştır. Karşılaştırılan bedenler arasında ölçü farkları görülmüş, aynı kapın farklı bedene kullanılmasının vücuda uyum sorunu oluşturacağı sonucuna varılmıştır. | Giyim Endüstrisi |
Bir tasarımın baskıya hazır hale getirilme süreci baskı öncesi aşamayı oluşturur. Günümüzdemasaüstü yayıncılığın gelişmesiyle baskı öncesi aşama hız ve kalite kazanmıştır. Özellikle baskıöncesinde masaüstü yayıncılıkta kullanılan grafik programları bir ihtiyaçtır ve grafik tasarımcıihtiyaca göre farklı yazılımları bütünleştirerek problemlerini çözmektedir. Bir işin tasarımı içinkullanılan yazılımlar gerek metin, gerek taranmış görüntü, gerekse vektörel çizimleri tek bir ortamdabuluşturarak film aşamasına götürebilen yazılımlardır. Tasarımcı bu programları iyi tanımalı veamaca uygun olanı seçmelidir. Bu yazılımlar arasında en yaygın olanları vektörel (nesne esaslı) vebitmap (nokta esaslı) tabanlı programlardır.Çalışmanın birinci bölümünde masaüstü yayıncılıkta kullanılan vektörel ve bitmap tabanlıprogramlardan bahsedilmiş ve çalışmanın amacından söz edilmiştir.İkinci bölümde, iletişim, grafik iletişim, görsel tasarım ve grafik tasarımın tanımları yapılmış vebir tasarım ürünü olan kataloğun hangi temel unsurlardan meydana geldiği açıklanmıştır.Üçüncü bölümde araştırma yönteminden ve tasarımı yapılacak olan kataloğun özelliklerindenbahsedilmiştir. Yine bu bölümde kataloğun yapım aşamasına geçilmiş, vektörel tabanlı bir programolan FreeHand'in ve piksel tabanlı bir program olan Photoshop'un tanımı yapılarak katalogyapımındaki iş ve işlem yaprakları her aşama sayfa sayfa resimlendirilerek anlatılmıştır.Dördüncü bölümde, katalog çalışmasının sonucunda bitmap ve vektörel tabanlı programlarkarşılaştırılmış ve bu programların nasıl ve ne şekilde kullanılacağı anlatılmıştır. Son olarakçalışmanın değerlendirilmesi yapılmış ve önerilerde bulunulmuştur.Haziran 2006 Emel BİROL | Matbaacılık |
Bu çalışmada ortaöğretim Sosyal Bilgiler dersine ait ders kitaplarındaki fotoğrafların toplumsal cinsiyet bağlamında incelenmesi gerçekleştirilmiştir. Çocukların kadın ve erkek davranışlarını şekillendiren toplumsal normları ve cinsiyet rollerini öğrenmesi ailede başlayarak okullarda devam eder. Ders kitaplarının değer aktarıcı ve rol model olması ve fotoğrafların gerçekliği temsil etme yetkinliği, çocukların toplumsal cinsiyet inşasında büyük rol oynamaktadır. Sosyal Bilgiler dersinin amaçlarında toplumsallaşma, aile bütünlüğü, kültürel ve milli değerlerin kazanımları bulunduğundan, toplumsal cinsiyet normlarının fotoğraflar yardımıyla içselleştirilmesi önem taşımaktadır. Bu araştırma, nitel yöntemlerden doküman incelemesi yöntemiyle, amaçlı örnekleme ile belirlenen fotoğrafların içerik analizi yapılarak gerçekleştirilmiştir. Ortaöğretim Sosyal Bilgiler dersine ait kitaplarda insan öğesi içeren 347 fotoğraf, içerik analiziyle cinsiyete özgü roller, değerler ve beceriler açısından incelenirken, gerektiğinde fotoğrafa atıf yapılan metinlerden yararlanılmıştır.
Araştırmanın bulgularına göre ortaöğretim Sosyal Bilgiler ders kitaplarındaki fotoğraflarda erkek figürüne yakın oranda kadın figürüne yer verildiği, erkeklere daha çok yetişkin veya yaşlı döneminde, kadınlara ise çocuk veya gençlik dönemlerinde yer verildiği ortaya çıkmıştır. Kadınların daha çok aile küçüğü, vatandaş, göçmen ve ihtiyaç
sahibi sosyal rollerinde gösterildiği ve erkeklerin kahraman, lider, siyasi figür ve tarihsel figür rolleri ile yer aldığı görülmektedir. Meslek gruplarında; kadınlara öğretmen, öğrenci ve doktor olarak daha fazla yer verildiği, erkeklerin ise asker, polis, mühendis, işçi, tamirci, tarım işleri ile alakalı mesleklerde ve yönetici niteliği taşıyan mesleklerde temsil edildiği görülmektedir. Ayrıca kadınların çoğunlukla eğitim ve bakım verme eylemleriyle ilişkilendirildiği erkeklerin ise fiziksel güç gerektiren ve bilimsel eylemlerde daha fazla temsil edildiği ortaya çıkmıştır. Benzer şekilde kadınlar oyuncak ve mutfak eşyaları ile birlikte ev, eğitim ve alışveriş mekanlarında yer aldıkları görülürken erkeklerin teknolojik araçlar ve hırdavat malzemeleri ile birlikte kamusal alanda daha fazla yer aldığı görülmektedir. Kadınlar daha çok takı ve aksesuarlar yanında beyaz ve pembe renkleriyle ilişkilendirilirken, erkekler iş kıyafeti ve dini kıyafetler yanında gri, kahverengi ve mavi renkleriyle ilişkilendirilmiştir. Beden dilleri açısından cinsiyetler incelendiğinde kadının sevgi, umut gibi olumlu duygular yanında öfke ve suçluluk gibi olumsuz duygularla temsil edildiği, erkeklerin ise hırs, güç gibi olumsuz duygularla temsil edildiği ortaya çıkmaktadır. Sonuç olarak her ne kadar nicel olarak kadın ve erkeğe eşit miktarda yer verilmiş olsa da ortaöğretim Sosyal Bilgiler ders kitaplarında yer alan fotoğraflarda cinsiyet ayrımı önemli ölçüde göze çarpmaktadır. | Güzel Sanatlar |
Madencilik faaliyetlerinde, ortaya çıkan atıklar hava, su ve toprak kalitesinin bozulması gibi çevresel etkilere neden olmaktadır. Açık işletmeciliğin yapıldığı inceleme alanındaki madencilik faaliyetlerinden ortaya çıkan atıklar yağış ve rüzgâr gibi doğal etmenlerle kolaylıkla farklı alanlara taşınabilmekte olup, su ve çevreye zararlı hale dönüşebilir etkilere neden olmaktadır.
İnceleme alanı, Elazığ ilinin yaklaşık 30 km güneydoğusundaki Maden ilçesi ve 50 km doğusunda Alacakaya ilçesi sınırlarında 1/100.000 ölçekli topoğrafya haritalarında K43-L43 paftaları içinde yer almaktadır. Bu alanda Jura'dan Orta Eosen'e kadar farklı yaşlarda magmatik, sedimanter ve volkanosedimanter birimler yüzeylemekte olup, inceleme alanının genelinde Üst Jura-Alt Kretase yaşlı Guleman ofiyolitine ait kayaçlar gözlenmektedir. Alınan örneklerin ana anyon ve katyon analizleri ile iz element analizleri yapılmıştır. 2016 (kurak dönem) analiz sonuçlarına göre As, Ag, Cd, Pb, Sb ve Zn sırasıyla (0-0,034), (0-0), (0-0,0031), (0-0,653), (0-0,0014) ve (0-0,011) ppm değerleri arasındadır. 2017 (yağışlı dönem) analiz sonuçlarına göre As, Ag, Cd, Pb, Sb ve Zn sırasıyla (0-0,0009), (0-0), (0-0,00022), (0-0,336), (0-0,0035) ve (0-0,1249) ppm değerleri arasındadır. Bu metal ve metalloid elementler TSE, EPA standartları ile karşılaştırılmıştır. | Jeoloji Mühendisliği |
Besin spesifik (s) IgE düzeyleri besin allerjilerinde klinik reaktiviteyi belirlemede kullanılan yöntemlerden biridir. Önceki çalışmalar klinik reaktiviteyi öngörebilen yumurta sIgE değerlerini çocukluk çağında geniş yaş aralıklarıyla vermişlerdir. Bu çalışmada amacımız yumurta allerjili çocuklarda provokasyon testleri verilerini kullanarak farklı yaş gruplarında klinik reaktivite ve toleransı öngören sIgE değerlerini belirlemek, yumurta allerjisinin prognozu ve anafilaksi ile ilişkili faktörleri araştırmaktır. IgE aracılı yumurta allerjisi tanısı yumurta alımına bağlı semptomlar yanında pozitif deri testi veya sIgE ve pozitif provokasyon testi ile konuldu. Yumurta allerjili çocuklara açık besin provokasyonu (ABP) veya çift kör plasebo kontrollü besin provokasyon (ÇKPKBP) testleri yapıldı. Toplam 363 yumurta allerjili hastanın 196'sına (%50.3) yumurta ile provokasyon testi yapıldı [88(%44.9) ABP testi ve 108 (%55.1) ÇKPKBP testi]. Klinik reaktiviteyi %90 olasılıkla sIgE düzeyi tüm yaşlarda 12.8 kU/L; <2 yaşta 13.5; 2-4 yaşta 9.7 bulundu. Yumurta
allerjisinin devam etme ve tolerans geliştirme durumlarını yüksek sensitivite ve spesifite ile ayırt edebilen başlangıç yumurta sIgE düzeyi ROC eğrisi ile 6.2 kU/L bulundu. Kaplan-Meier analizine göre yumurta allerjisi devam süresi başlangıç yumurta sIgE düzeyi >6.2 olan hastalarda ≤6.2 olanlara göre belirgin olarak daha uzun idi (p<0.0001). Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde yumurta sIgE
düzeyleri ve yumurtanın tetiklediği gastrointestinal bulguların anafilaksi için risk faktörleri olduğu belirlendi (sırasıyla OR:1.02,%95GA:1.01-1.04, p=0.004 ve OR:5.14, %95GA:2.53-10.46, p<0.001). İlk başvuru ve provokasyon testleri sırasındaki yumurta sIgE değerleri ülkemizde yumurta allerjili çocukların izlemlerinde hastalığın şiddeti, devam süresi, tolerans gelişimi, klinik reaktivite ve anafilaksi riskini belirlemede hekimlere yardımcı bir kaynak olarak önerilir. | Allerji ve İmmünoloji |
Bu çalışmada katı atıkların düzenli depo sahalarında stabilizasyonunun hızlandırılmasında etkin bir yöntem olarak kabul edilen aerobik ayrışma sırasında gerekli olan optimum hava miktarının belirlenmesi araştırılmıştır. Bu amaçla gerçekleştirilen laboratuar ölçekli çalışmada, 40 cm çapında ve 100 cm yüksekliğinde 5 adet reaktör kullanılmıştır. Reaktörlerden biri kontrol amaçlı anaerobik (R1) ve diğer dördü aerobik (R2, R3, R4 ve R5) işletme şartlarında sızıntı suyu geri devirli olarak tasarlanmıştır. Her biri ortalama 20 kg katı atıkla doldurulmuş olan R2, R3, R4 ve R5 reaktörlerine, sırasıyla 0.10, 0.30, 0.60 ve 1.00 L/dk?kg atık olmak üzere farklı miktarlarda hava verilmiştir. Reaktörler 150 gün boyunca işletilmiş ve tez kapsamında gerçekleştirilen ölçümlere yer verilmiştir.Çalışma kapsamında her bir reaktörde oluşan sızıntı suyunda alınan numunelerde pH, iletkenlik, toplam alkalinite, KOİ, BOİ5, Cl?, TKN, NH3?N ve inert KOİ parametreleri analiz edilmiştir. BOİ/KOİ, KOİ/Cl? ve Si/St oranları hesaplanmış, KOİ, BOİ ve NH3 değişim kinetikleri belirlenmiş ve Si/St oranının zamanla değişim modellemesi gerçekleştirilmiştir. Bunun dışında ayrışma sonucunda katı atık özelliklerinde meydana gelen değişimlerin belirlenebilmesi için çalışmanın başlangıcında ve sonunda katı atıklarda nem ve organik madde muhtevası tayinleri yapılmış, ayrışma sonucunda reaktörlerde meydana gelen hacimsel ve kütlesel kayıplar belirlenmiştir.Aerobik reaktörlerde depolamadan yaklaşık 40 gün sonra sızıntı suyunun pH değeri 7 civarında, 75 gün sonunda 8 civarında tespit edilmiş ve çalışma süresince 8?9 aralığında olduğu belirlenmiştir. R1 reaktöründe pH'da çalışma boyunca önemli bir değişiklik gözlenmemiş ve5?6 civarında tespit edilmiştir. R1 reaktöründe Cl? konsantrasyonu çalışma süresince 2500 mg/L civarında belirlenmiştir. Aerobik reaktörlerde ise Cl? konsantrasyonu depolamadan yaklaşık 75 gün sonra 3000 mg/L değerinin üzerinde tespit edilmiştir. Çalışma süresince R1 reaktöründe TKN konsantrasyonu 2500 ? 3000 mg/L seviyelerinde, NH3?N konsantrasyonu ise 1500 mg/L seviyelerinde belirlenmiştir. Çalışma sonunda aerobik ve anaerobik reaktörlerde ölçülen nihai amonyak konsantrasyonları R1, R2, R3, R4 ve R5 reaktörleri için sırasıyla 1360, 125, 120, 60 ve 55 mg/L olarak tespit edilmiştir. Aerobik reaktörlerde atıklar depolandıktan sonraki ilk 15 gün KOİ değeri tüm reaktörlerde yükselerek 60000 mg/L seviyelerine kadar çıkmıştır. Bundan sonra sızıntı suyunda KOİ konsantrasyonu hızla azalarak R2 reaktöründe 70 gün sonunda 5000 mg/L değerine ve R3, R4 ve R5 reaktörlerinde ise depolamadan yaklaşık 100 gün sonra 5000 mg/L değerine düşmüştür. R1 reaktöründe ise KOİ konsantrasyonu depolamadan yaklaşık 90 gün sonra maksimum değerine ulaşarak 100000 mg/L olarak tespit edilmiştir. 150 gün sonunda R2, R3, R4 ve R5 reaktörlerinde KOİ giderim verimleri sırasıyla % 90, % 89, % 93 ve % 88 olarak belirlenmiştir. R1 reaktöründe ise metan safhası henüz başlamamış olduğundan KOİ konsantrasyonunda önemli bir azalma görülmemiştir. Başlangıçta tüm reaktörlerde BOİ konsantrasyonu 30000 mg/L seviyelerinde ölçülmüş, yaklaşık 60 gün sonra R1, R2, R3, R4 ve R5 reaktörlerinde sırasıyla 50000, 1700, 1200, 1300 ve 1000 mg/L olarak belirlenmiştir. Başlangıçta tüm reaktörlerde BOİ/KOİ oranı 0,70 civarında iken 20 gün sonra aerobik reaktörlerde bu oran hızla azalmaya başlamış ve depolamadan 50 gün sonra R2 reaktörü dışındaki reaktörlerde 0,20 değerinin altında ölçülmüştür. Depolamadan yaklaşık 100 gün sonra tüm aerobik reaktörlerde BOİ/KOİ oranı 0,20 değerinin altında belirlenmiştir. 150 gün sonunda ölçülen BOİ/KOİ oranları R1, R2, R3, R4 ve R5 reaktörleri için sırasıyla 0,59; 0,10; 0,10; 0,13; 0,14 olarak tespit edilmiştir. | Çevre Mühendisliği |
AMAÇ: Bu çalışmada ≥ 65 yaş, yeni tanı almış ve klinik değerlendirmeye göre kemoterapi kararı verilmiş hematolojik maligniteli hastalarda tedavi öncesi yapılan Kapsamlı Geriatrik Değerlendirmenin (KGD) sonuçlarını ve mortalite üzerine etkisini göstermek amaçlanmıştır.
MATERYAL-METOD: Çalışmamızda Nisan 2015–Şubat 2017 tarihleri arasında İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ABD Hematoloji Bilim Dalında hematolojik malignite tanısı alan, klinisyen tarafından küratif kemoterapi kararı verilen ≥65 yaş 25 hasta değerlendirilmiştir. Tedavi öncesi yapılan KGD ile geriatrik sendromların, komorbiditelerin olup-olmamasına, Günlük Yaşamsal Aktivitelerde (GYA) bağımlılık ve yaşa göre hastalar 3 grupta sınıflandırılmıştır: zinde, orta dereceli zinde ve kırılgan hastalar.
BULGULAR: Çalışmamızda klinik karar ile küratif kemoterapi planlanan hastaların KGD ile %80'i kırılgan hasta grubunda bulunmuştur. FRAİL kırılganlık anketine göre ise 11 hasta (%44) kırılgan hastadır. Yapılan analizlerde GYA skoru (p=0.037), FRAİL kırılganlık anketine göre elde edilen kırılganlık puanı (p=0.029), FRAİL kırılganlık anketine göre hastaların kırılgan olması (p=0.049) mortalite ile ilişkili bulunmuştur.
SONUÇ: Hastalarımız içinde kırılgan hasta grubunda olan ve kemoterapi uygulanan hastaların %44'ü takip sürecinde kaybedilmiştir. Zinde ve orta derecede zinde olup kemoterapi alan hastalar içinde kaybedilen hasta olmamıştır. Bu durum altta yatan hastalık, komorbiditeler ve uygulanan kemoterapinin etkisine bağlanmıştır. Tedavi öncesi hematolojik maligniteli yaşlı hastalara uygulanan KGD mortalite için prediktif değeri olan geriatrik sendromların saptanmasına yardımcı olmaktadır. | Geriatri |
Bu çalışmanın amacı bilim kurgu yazını ve ikinci dalga feminizm kavramları arasındaki ilişkiyi Amerika Birleşik Devletleri edebiyatı ve tarihi özelinde ele almak ve irdelemektir. 1960'lı yılların başında başlayan ve birinci dalga feminizm sürecinde elde edilen başarıların üzerine inşa edilen ve çok daha geniş bir konu yelpazesini ele alan ikinci dalga feminizm, sosyal, politik ve teknolojik konularda dönemin Amerikan toplumunun bir eleştirisini sunmuştur. Ancak ikinci dalga feminizm döneminde sosyal ve hukuki anlamda -de jure- olarak her ne kadar başarı sağlanmış olsa da bu başarıların sosyal ve kamusal alanda uygulanmaya başlanması -de facto- sancılı bir süreç olmuştur. Geleneksel toplumsal cinsiyet rolleri, ataerkil sosyal normlar, cinsellik, ırk, sınıf, ekonomi, çevre, üreme, vb. gibi konularda eleştiriler sunan ve söylemleriyle bu yapıları ters-yüz eden kadın yazarların ihtiyaç duyduğu eleştirel ve edebi araçları sağlaması sebebiyle bilim kurgu yazını tercih edilmiş ve feminist yazınının en başarılı örneklerinden bazıları bu dönemde verilmiştir. Buna ek olarak, dönemin feminist yazarlarının erkek egemen bir yazın türü olan bilim kurgu yazınını tercih edip bu türde, bu türün klasikleri arasında sayılabilecek eserler vermiş olmaları da son derece manidardır. Dolayısıyla bilim kurgu edebiyatının spekülatif yapısı ve Darko Suvin'in de ana hatlarını çizdiği üzere bilim kurgu yazınının yabancılaştırıcı etkisi, ikinci dalga feminist hareket içerisinde eser veren kadın yazarların o dönemlerde hâlâ aykırı olarak kabul edilen konulara değinmesi, bu konuları sorgulaması ve hatta alternatif gerçeklikler sunması için gerekli araçları sağlaması, bilim kurgu yazını ve ikinci dalga feminist hareket arasındaki ilişkiyi son derece anlamlı kılmaktadır. Bu bağlamda, bu çalışmada Karanlığın Sol Eli ve Dişi Adam adlı eserler incelenecek ve bu eserler aracılığıyla bilim kurgu edebiyatı ve ikinci dalga feminizm arasındaki girift yapı ortaya konulacaktır. | Amerikan Kültürü ve Edebiyatı |
Türkiye'de yapılan palinolojik çalışmalar polen morfolojisi, değişik ortamlarda polen analizi ve polen alerjisi gibi konularda yoğunlaşmıştır. Bunlar içerisinde güncel polen dağılımıyla ilgili çalışmalar oldukça fazla olup Türkiye'nin birçok iline ait polen takvimi çıkarılmış durumdadır.Tez kapsamında yapılan bu çalışma ise diğerlerinden farklı olarak belirli bir birim toprak yüzeyine aylık olarak düşen polenlerin yoğunluğunu içermektedir. Bu tez çalışmasındaki amaçlar; Paleopalinolojik çalışmalara altlık oluşturmak üzere, (1) Istranca ve Belgrad ormanlarına toplam 12 adet Tauber tipi polen uzağı kurarak toprağa düşen polen yoğunluğu dağılımını 2 yıl boyunca izlemek, (2) Bu süre boyunca toprağa düşen polen yoğunluğunun çoğunluğunu hangi odunsu ve otsu taksonların oluşturduğu, hangi aylarda bu bitkilerin polen yoğunluğunun en yüksek seviyeye çıktığı veya hangi aylarda en düşük olduğunu incelemek, (3) Polen yoğunluğundaki değişimi etkileyen meteorolojik parametrelerin (aylık toplam yağış, aylık ortalama sıcaklık vs.) neler olduğu ve bu parametrelerin polen yoğunluğunu 2 yıl boyunca nasıl etkilediğini araştırmak ve (4) aylara bağlı olarak değişen polen yoğunluğunu meteorolojik parametrelerle karşılaştırmalı olarak analiz etmektir.12 adet Tauber tipi polen tuzağı meşcere kompozisyonu göz önünde bulundurularak 6 tanesi İstanbul'da Belgrad Ormanı'na diğer 6 tanesi de Kırklareli- İğneada Longoz Ormanı'na yerleştirilmiştir. Bu 12 polen tuzağının içine polenlerin birikmesini sağlayacak olan karışım her ay düzenli olarak konmuştur. Bu karışım gliserol, formalin ve thymolden oluşmaktadır. Polen tuzakları Eylül 2007-2009 yılları arasında araziden her ay düzenli olarak yerlerine yenileri konarak laboratuara getirilmiştir. Laboratuara getirilen polen tuzaklarındaki karışımda analiz yapılarak polen preparatları hazırlanmıştır. Avrupa Polen İzleme Sistemi Protokolü esasları kapsamında Lycopodium tabletler (Stockmarr, 1971) kullanılarak, polen preparatları hazırlanmış ve polen sayımları gerçekleştirilmiştir. Preparatlardaki arboreal (odunsu bitki) polenleri sayısının en az 200, Lycopodium spor sayısının da en az 50 olmasına dikkat edilmiştir. Buna göre her örnek alanda önemli odunsu ve otsu cinslerin polenlerinin teşhisi yapılarak cm2'ye düşen aylık polen yoğunluğu (cm2/ay) belirlenmiştir.Tüm örnek alanlarda 2007-2009 yılları arasında toprağa düşen yıllık polen yoğunluğu (cm2/yıl) en fazla olan odunsu bitki polenleri Quercus, Carpinus, Fraxinus, Corylus, Alnus ve Pinus nigra'dır. 2007-2009 yılları arasında toprağa düşen yıllık polen yoğunluğu (cm2/yıl) en fazla olan otsu bitki polenleri ise, Poaceae familyası ve Plantago cinsine aittir. Orman içinde yıllık odunsu bitki polen yoğunluğu (AP) fazla iken, açık alana doğru gidildikçe azalmakta ve yıllık otsu bitki polen yoğunluğu (NAP) açık alanda en fazla olmaktadır. Odunsu ve otsu bitki polen yoğunlukları (cm2/yıl) 2007-2009 yılları arasında karşılaştırıldığında, 2007-2008 yılında cm2'ye düşen yıllık odunsu ve otsu bitki polen yoğunluğu fazla iken, 2008-2009 yılında yağışın fazla olması nedeniyle cm2'ye düşen yıllık odunsu ve otsu bitki polen yoğunluğu azalmıştır. Bu çalışma sonucunda elde edilen aylık polen yoğunluğu (cm2/ay) verileri ile meteorolojik parametreler karşılaştırıldığında, sıcaklık genellikle aylık polen yoğunluğunu artırırken yağış polen dağılımını azaltmıştır.Bu tez çalışması, Avrupa Polen İzleme Sistemi'ne (European Pollen Monitoring Programme) dahil olabilmek için Türkiye'de yapılan ilk polen izleme çalışması olmuştur. Avrupa ve araştırma alanı olarak seçtiğimiz Istranca Dağının hemen kuzeyinde Bulgaristan tarafında en az 10 yıldır polen dağılımı izlenmektedir (Pidek ve diğ., 2010). Bu programın Türkiye tarafında herhangi bir çalışma bulunmaması büyük bir eksiklik olarak sürekli dile getirilmektedir. Tez çalışmasının ana çıkış noktası bu eksiği gidermek ve polen izleme çalışmalarına başlamaktır. Bu çalışma sonucunda elde edilen önemli odunsu ve otsu bitki polen yoğunluğu (cm2/yıl) verileriyle, Avrupa Polen İzleme Sistemi'ne Türkiye'den de veri girişi yapılmış olacak ve tez çalışmasından sonra her yıl da yapılmaya devam edecektir. Polen İzleme Sistemi uzun yıllar boyunca veri girişi isteyen bir programdır. Bu açıdan tez çalışması, Türkiye'de yapılacak olan polen izleme çalışmasının ilk adımı olmuştur. | Botanik |
Çalışmamızda, 93 SSc'li hasta serum örneği ve 90 olguluk kontrol grubu serum örneklerinde topoisomeraz ?'e karşı oluşan antikorların özgün boyanma modeli gösterip göstermediği ve şayet özgün boyanma modeli gösteriyorsa bunun nasıl tanımlanabileceğini, ELISA, Hep-2 WB gibi daha spesifik tanı yöntemleriyle karşılaştırarak tespit etmeyi amaçladık.Topoisomeraz I (Scl-70) antikoru, diffüz kutanöz sistemik skleroz hastalığında oluşan en spesifik serolojik belirteç olup temel tanısal sınıflama kriterleri arasındadır. Bu antikorun hastalığın prognoz ve tedavi sürecinde çok önemli rolü vardır.Bu konuda daha önce yapılmış bir çalışma mevcut olup Hep-2 hücreleri kullanılarak yapılan ANA IFA testinde Scl-70 boyanma modelinin nükleus, nükleolus, interfaz hücrelerinin sitoplazması, NOR ve mitotik hücrelerin kromozomlarının metafaz hattında boyanma gösterdiği bildirilmiştir.Araştırmamızda ACR kriterlerine göre tanı almış 93 SSc'lu hasta ve 90 kontrol dahil edilmiştir. Olgularımızın tümünde topoisomeraz I (Scl-70) antikorun ANA IFA tarama testi, Scl-70 ELISA ve Hep-2 WB testleri çalışılmıştır. Hep-20-10 hücreleri kullanılarak yaptığımız ANA IFA tarama testinde topoisomeraz I antikorunun nükleus, nükleolus ve mitotik hücre kromozomlarının metafaz hattındaki benekli boyamalarla tanımlanabileceğini gösterdik. Daha önce yapılan çalışmada bu otoantikorun ayrıca NOR ve interfaz hücrelerinin sitoplazmasında da boyanma gösterdiği bildirilmiş olmakla birlikte, araştırmamızda biz bu boyanma modellerini gözlemedik. ANA IFA Scl-70 boyanma modeli gösteren serum örneklerinde Scl-70 ELISA ve Hep-2 WB testleri çalışılarak ANA IFA tarama testinde bu antikorunun %97,8 duyarlılıkta ve %87,2 özgüllükte tanımlanabileceğini, yöntemin ekonomik ve pratik olduğunu düşünmekteyiz. | Allerji ve İmmünoloji |
Bu çalışmada, bale eğitiminin temelini oluşturan, eğitim programının birinci, ikinci ve üçüncü yıllarında verilen bar, orta, allegro, bağlayıcı ve yardımcı hareketlerinde uygulanan müzik formları ve kullanılabilecek müzik örnekleri incelenmiştir. Bale eğitiminde verilen egzersizlerin, öğrencinin adele gelişimi, egzersiz algılama yeteneği ve müzikalitesinin gelişimiyle doğru orantılı olduğu için belli bir müzikal formu takip etmesi gerekir. Dansın teknik ve estetik olarak ileri bir düzeye ulaşabilmesi için, bale eğitiminin bilimsel ve sistematik olarak verilmesi gerekmektedir. Ülkemizde, egsersizlerin müzikal form anlatımı hakkında yapılan çalışmaların ve Türkçe' ye çevrilmiş kaynakçaların bulunmaması nedeni ile, eğitimciliği amaç edinmiş yeni eğitmenlere yardımcı olabilmek ve ışık tutmak amacıyla bu çalışma yapılmıştır. Ayrıca bu çalışmada, klasik balenin beşinci yıl eğitim programı için kombine yapılmış egsersizler hazırlanmıştır. Müzikal formlarıyla tanımlanan bu hareketler yıl sonu sınav programını kapsamaktadır. | Bale ve Dans |
Sürekli evrim geçiren ve teknolojideki değişimlere gelişen teknoloji ile ayak uyduran, yakıt sarfiyatının minimum düzeye indirilmesi ve maksimum verim elde edilmesi hedefiyle birlikte, konfor ve güvenlik sistemlerinin geliştirilmesine dair çalışmalar yürütülmektedir. Artan müşteri beklentileri ve gelişen teknolojiler ile birlikte ticari araçların da en az otomobiller kadar konforlu olması gerekliliğini ortaya çıkarmıştır.
Güvenlik, konfor ve kullanım kolaylığı alanlarında Ar-Ge faaliyetleri yürütülmektedir. Sürüş sırasında araç ve yolcu konforu son derece kritiktir. Süspansiyon sistemleri, araç ve yolcu konforunu belirgin şekilde artırır. Konfor, kişiden kişiye değişir ve aynı kişinin farklı zamanlarda yaptığı değerlendirmeler de farklılık gösterebilir. Bu nedenle, araçlar tasarlanırken subjektif yerine objektif değerlendirmelere dayalı olarak süspansiyon sistemleri şekillendirilir.
Araçların güvenli ve daha iyi bir sürüşe sahip olması, çeşitli yük ve sürüş ortamında (fren yapma, hızlanma, yüksek hız, viraja girme) isteklere hızlıca tepki vermesi, lastiklerin yol tutuşu, yalnızca birinci sınıf bir süspansiyon sistemine sahip olmakla mümkündür.
Konfor açısından araç kabin süspansiyonlarının yanı sıra süspansiyon sisteminin temel amacı, yoldan gelen etkileri azaltarak sürüş rahatlığını sağlamaktır. Süspansiyon sistemi, şasi ile yol arasındaki etkileşimde oluşan kuvvetleri süzmek ve aktarmak amacıyla, yaylar, askı kolları ve amortisörlerden oluşmaktadır. Süspansiyon sistemi araç şasisine, askı kolları, amortisör braketleri ve yaprak yay braketleri ile bağlanmaktadır. Dolayısı ile yoldan gelen etkiler şasiye aktarılırken braketler üzerinden geçmektedir. Bu da yaprak yay braketlerinin ne kadar önemli bir komponent olduğunu göstermektedir.
Bu çalışmada öncelikle süspansiyon sisteminin çalışma prensipleri ve rijit bir süspansiyon sisteminde kullanılan elemanların özellikleri verilmektedir. Aracın şasi yapısında yer alan ve montajı gerçekleştirilen rijit süspansiyon sistemine ait bileşenler detaylı bir şekilde gözden geçirilmiştir. Yaprak yay braketlerinde kullanılan malzemeler araştırılmıştır. Bu değerler temel alınarak ticari bir aracın süspansiyon sistemine yönelik farklı yaprak yay braketleri tasarlanmıştır. Bu tasarımların modellenmesi Catia V6 programında yapıldıktan sonra Ansys Sonlu Elemanlar Analizi programı ile gerilme analizleri kontrol edilmiş ve araç için en uygun yaprak yay braketinin seçimi yapılmıştır. | Otomotiv Mühendisliği |
Amaç; Bu çalışmada, enfekte yara oluşturulmuş sıçanlarda Lactobacillus rhamnosus ve interlökin 1 reseptör antagonisti uygulanmasının yara iyileşmesine etkilerinin morfolojik, mikrobiyolojik ve histopatolojik olarak değerlendirilmesini amaçlanmıştır.
Yöntem; Bu çalışmada toplam 90 adet erkek sıçanlar kullanılmıştır. Yara grubu (S) ve enfekte yara grubu (B) olmak üzere 2 ana deney grubu oluşturulmuştur. Her iki grupta da Kontrol, Pozitif kontrol, Lactobacillus rhamnosus grubu, interlökin 1 reseptör antagonisti, Lactobacillus rhamnosus+interlökin 1 reseptör antagonist alt grupları olmak üzere her iki ana grupta toplam 10 gruptan oluşturulmuştur. Tüm grupların 1., 7., ve 14. günlerinde yara bölgelerinin fotoğrafları çekilmiş ve 3'er hayvan sakrifiye edilerek alınan doku örnekleri morfolojik, mikrobiyolojik ve histopatolojik olarak analiz edilmiştir.
Bulgular; Morfolojik değerlendirmelerde 7. gün enfekte yara ve yara gruplarının yara boyutları B3 ve S3 gruplarında anlamlı olarak diğer gruplardan daha küçüktür. Mikrobiyolojik değerlendirmede hem 1. günde hem de 7. günde B gruplarında bakterilerin çoğalması daha fazla iken, IL1 RA ve Lactobacillus rhamnosus' un ayrı ayrı ve birlikte uygulandığı gruplarda S. aureus çoğalmasını engellemiştir. Histopatolojik değerlendirmede 14. günlerde S3 grubunda S grubuna göre kolajen miktarının arttığı gözlenmiştir. 7. ve 14. günlerde S2 grubunda BG'ye göre kolajen miktarının azalmış, S3 grubunda S2 grubuna göre kolajen miktarı artmıştır, B1 grubunda S2 grubuna göre kolajen miktarının arttığı gözlenmiştir. | Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji |
İllüstrasyon sanatı, tarih öncesi çağlardan günümüze iletişimin temelini oluşturan çeşitli duygu, düşünce ve olguları yansıtabilmede aracı olmuş, önemli ölçüde etkileşim yaratabilecek alanlara hizmet etmede kullanılmış grafik tasarımının bir dalıdır. Kültürler arası bağlamda değer yargıları ile geçmişi aydınlatabilmesinin yanında geleceğe de ışık tutabilmeyi hedefleyen, literatürde Fransızca kökenli bir kelime olan illüstrasyonun ilk örneklerine mağara çizimlerinde rastlamak mümkündür. Tarih öncesi çağlardan günümüze bir mesajı görsel hayali çizgilerle aktarmakla gelişimine devam eden illüstrasyon, grafik tasarım ve reklam alanında hedef kitle olarak adlandırdığımız topluluklara estetik kaygı gözeterek fikrin sunulmasında önemli rol oynar. Farklı kültürlerde illüstrasyon stili analizlerini incelediğim bu tez çalışmasında illüstrasyon sanatının, hayatın ve toplumların hangi alanlarına ne ölçüde etki ettiğini, kültürler ve tarihler arası yolculuğunda uğradığı değişim ve gelişimlerini ortaya koymayı hedefledim. Topluluk ve bireylerin sosyokültürel alandaki değişim ve gelişimlerini yansıtırken benimsedikleri stilleri analiz ederek çeşitli konularda anlatımı güçlendirme ve aktarmada etkili bir çözüm olarak sıkça tercih edilmesinin sebeplerini inceledim. Çizer ve dünyasına bağlı olarak ilerleyen, verilmek istenen mesajı görüş, yaşantı ve bilgi birikimine bırakan geniş kapsamlı bir sanat dalı olan illüstrasyon oldukça güçlü bir anlatım aracıdır. Problem çözümlemesi, süsleme, bilgilendirme, uyarma, eğitme ve bir öyküyü anlatma gibi eylemler için yaratıcı ve bireysel yollar aracılığı ile mesajın iletilmesini sağlar. Bu yönü ile grafik tasarımı ile sürekli etkileşim içindedir. | Güzel Sanatlar |
Giriş: Polikistik over sendromu (PKOS) fertil dönemdeki kadınlarda androjen fazlalığı, ovulasyon problemleri ve ultrasonda polikistik over görüntü bulgusu ile tanı alan endokrinolojik bir hastalık olmakla birlikte multisistemik etkileri mevcuttur. Bu çalışmada PKOS un hastalar üzerinde cinsel, psikososyal, metabolik yönden etkileri sorgulanmıştır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Ordu Üniversitesi Eğitim Araştırma Kadın Hastalıkları ve Çocuk Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı kliniğine 15/08/2022-15/12/2022 tarihleri arasında başvuran üreme çağındaki 19-49 yaş arasında olan cinsel aktif, polikistik over sendromu tanısı almış 122 kadın hasta ile polikistik over sendromu tanısı almamış kontrol grubunu oluşturan 54 kadın hastalar dahil edilmiştir. Hastalar 3 grupta sorgulandı.1.grup Ferriman-Gallwey skorundan 8 ve üzeri PKOS tanılı hastalardan oluşan hiperandrojenemik PKOS hasta grubundan, 2.grup normoandrojenemik PKOS tanısı olan hasta grubundan ve 3.grup PKOS tanısı almayan hasta grubundan oluşmaktadır. Hastalar rutin laboratuar tahlilleri, Kadın Cinsel Fonksiyon İndeksi (FSFI), Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği, Sosyal Görünüş Kaygısı Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, Genital Benlik İmajı Ölçeği (FGSIS) kullanılarak ve genital bölge ölçüleri alınarak birbirleriyle karşılaştırılmıştır.
Bulgular: Çalışmaya katılan PKOS hasta grubunun yaş ortalaması 28,37±4,978, kontrol grubunu oluşturan hastaların yaş ortalamaları 29,22±4,013'tü. Kontrol grubunda gravide sayısı (p= 0,001) ve parite sayısı(p=0,000) PKOS grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptanmıştır. Vajinal doğum, sezaryen ile doğum ve doğum yapmamış olma açısından hastalar sorgulandığında iki grup arasında anlamlı farklar saptanmıştır (p=0,000). PKOS grubunun % 34,4 (n=42)'ünde akne şikâyeti (p=0,003) , % 14,8 (n=18)'inde alopesi şikâyeti (p=0,011) mevcuttu ve istatistiksel olarak kontrol grubundan anlamlı yüksek saptanmıştır. PKOS tanılı hastaların FSFI toplam skor ortalaması 24,55±6,211'di. PKOS tanılı hastaların % 42,6 (n=52)'sında seksüel disfonksiyon tanımlandı. Kontrol grubu ile kıyaslandığında FSFI toplam skor ortalamaları (p=0,846) ve seksüel disfonksiyon görülme oranı (p=0,816) açısından istatistiksel olarak bir fark saptanmamıştır. FSFI alt parametreleri ayrı olarak değerlendirildiklerinde cinsel istek (p=0,181), uyarılma (p=0,768), lubrikasyon (p=0,888), orgazm (p=0,677), memnuniyet (p=0,0,626) ve ağrı (p=0,068) puanları açısından PKOS grubu ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir. FSFI alt parametrelerinden uyarılma puan ortalaması hiperandrojenemik PKOS grubunda istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptanmıştır ( p=0,049). Rosenberg benlik saygısı ölçeği PKOS grubundaki hastaların puan ortalaması 30,61±4,87 olup istatistiksel olarak kontrol grubuyla anlamlı bir fark izlenmemiştir (p=0,067). Sosyal görünüş kaygısı ölçeği skoru PKOS grubunda ortalama 33,09±11,853'tü ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmemiştir (p=0,112). Kadın Genital Benlik İmajı Ölçeği (FGSIS) ortalamaları PKOS grubunda 19,40± 3,848 olup kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı düşük saptanmıştır (p=0,000). Hiperandrojenemik ve normoandrojenemik PKOS gruplarının FGSIS sonuçlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark izlenmemiştir (p=0,338). Beck depresyon ölçeği PKOS grubunun puan ortalaması 13,41±9,658'di ve istatistiksel olarak kontrol grubu ile anlamlı fark gözlenmemiştir (p=0,456). Prepisyum uzunluğu (p=0,270) ve klitoral glans genişliği (p=0,880) açısından istatistiksel olarak PKOS grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Klitoral glans uzunluk ortalaması (p=0,000) ve klitoral indeks (p=0,019) PKOS grubunda istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptanmıştır. PKOS grubunun klitoris-forşet arası mesafe uzunluğu ortalama 34,52±9,385'ti ve istatistiksel olarak daha uzun saptanmıştır (p= 0,002). Klitoris-anüs arası uzunluk için anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,710). Anüs -forşet arası mesafe ölçümü PKOS grubunda istatistiksel olarak anlamlı kısa ölçülmüştür (p=0,002). Klitoris-üretra (p=0,956), perineal body (p=0,269) ve vajina-perine (p=0,202) arası mesafe ölçümlerinde PKOS ve kontrol grubu arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır. Üretra-vajen arası mesafe PKOS grubunda istatistiksel olarak kontrol grubundan daha kısa bulunmuştur (p=0,033). PKOS grubunun sağ labium minus uzunluğu ortalama 35,02±8,784'tü sol labium minus uzunluğu ortalama 35,39±9,00 idi. İstatistiksel olarak kontrol grubundan anlamlı uzun saptanmışlardır.(p=0,000; p=0,033). PKOS grubunda kontrol grubuna göre sağ labium minus genişliği (p=0,000) ve sol labium minus genişliği (p=0,003) istatistiksel olarak anlamlı daha dar saptanmıştır. PKOS ve kontrol grubu arasında sağ (p=0,548) ve sol (p=0,546) labium majus uzunlukları ile sağ (p=0,806) ve sol (p=0,679) labium majus genişlikleri arasında anlamlı fark izlenmemiştir. Epizyo izi (p=0,404) ve vulva rengi (p=0,515) açısından gruplar arasında fark saptanmamıştır.
Sonuç: Literatürün genelinden farklı olarak mevcut çalışma verileri neticesinde, PKOS'lu kadınlar ile kontrol grubu arasında sosyal, fiziksel yönden kişinin günlük yaşam kalitesini ve cinselliğini etkileyecek farklar olmadığını tespit ettik. Literatüre katkı olarak PKOS da ilk kez çalışılan Genital Benlik Algısını her ne kadar PKOS da düşük bulsak da, bunun cinselliği etkilemediği sonucuna varıldı. | Kadın Hastalıkları ve Doğum |
Lityum, başta elektrikli araç bataryaları olmak üzere birçok endüstriyel alanda kullanılmaktadır. Ülkemizde, derişik tuz gölü salamuralarında bulunan lityum kaynaklarına alternatif olarak jeotermal kökenli lityum varlığı ile ilgili çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Ancak yerel doğal çözeltilerden kazanım verimi ve kristalizasyon morfolojisi hakkında detaylı bir çalışma literatürde bulunmamaktadır. Bu tez çalışmasında lityum karbonat bileşimindeki zabuyelitin kristalleşme süreci ile farklı başlangıç konsantrasyonlarında lityum ve sodyum karbonat çözeltileri, reaksiyon sıcaklığı, safsızlık varlığı, besleme türü, kristal büyüme süresi ve başlangıç pH değeri dahil olmak üzere çeşitli çalışma parametrelerinin, lityum kazanım verimliliği, ürün saflığı, tane boyutu ve kristal morfolojisi üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Öncelikle lityum hidroksit sentetik çözeltisinde, daha sonra Afyonkarahisar jeotermal sularından Doğrudan Lityum Eldesi (DLE) yöntemi ile kazanılarak ön saflaştırma işlemlerine tabi tutulan lityumlu çözeltide, lityum karbonat kristal oluşumu için karbonat kaynağı olarak sodyum karbonat çözeltisi, karbondioksit gazı ve her ikisi hibrit sistemde aynı anda beslenmiştir. Sonuçlar, Afyonkarahisar jeotermal sularından 80°C'de, minimum 2 M konsantrasyonda, beslemedeki lityumun %75'i lityum karbonata dönüştürülmüş ve elde edilen katının yüksek saflıkta üretilebileceği tespit edilmiştir. | Jeoloji Mühendisliği |
Sağlık hizmetleri, temel sağlık hizmetlerinden üçüncü basamak sağlık hizmetlerine kadar çok eklemli ve kapsamı geniş bir alanı ifade etmektedir. Kamu yararı ve kamu menfaatine olacak şekilde devlet kontrolünde yürütülen sağlık hizmetleri son yıllarda işletmeci bir yaklaşımla hastaneler temelinde gerçekleştirilir hale gelmiştir. Marka ve pazarlama yaklaşımlarıyla harmanlanan süreç, reform çalışmaları kapsamında organizasyonel bir nitelik de kazanmıştır. Bu aşamadaki en önemli ölçüt ise müşteri tatmini olarak görülmektedir.
Sağlık hizmetlerinin kalite standartları çerçevesinde sunulması, bu standartlarla bağlantılı olarak müşteri memnuniyetinin sağlanmaya çalışılması hizmet kalitesi çerçevesinde değerlendirilebilir. Sağlık kurumlarının sunmuş olduğu hizmetlerin belirli kalite ölçütleriyle sınanması ile müşteri memnuniyetinin düzeyi takip edilebilir.
Bu çalışma kapsamında, sağlık hizmetleri kalitesinin değerlendirilmesi ve hasta memnuniyetinin bu bağlamda ortaya konulması için, servqual ölçeğinden yararlanılarak, Antalya'nın en büyük hastanelerinden biri olan ve İl genelini temsil ettiği düşünülen Antalya Atatürk Devlet Hastanesi'nden hizmet alan hastaların tatmin düzeyleri ölçülmektedir. | Hastaneler |
Bu çalışma, 5-7 yaş 11 ay arası çocuklarda gelişimsel dil bozukluğu tanısı olan ve olmayan grupların sözel bellek becerilerinin ortalama cümle uzunluğuna etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Araştırmaya 15 gelişimsel dil bozukluğu tanısı olan ve 15 tanısı olmayan çocuk olmak üzere toplam 30 katılımcı dahil edilmiştir. Katılımcılara Türkçe Erken Dil Gelişim Testi uygulanmış ve oyun ortamında alınan dil örnekleri yazıya dönüştürülerek ortalama cümle uzunlukları hesaplanmıştır. Her katılımcıya Çalışma Belleği Ölçeği'nin Sözel Bellek alt testi uygulanmış ve veriler SPSS 22 ile analiz edilmiştir. Shapiro-Wilk testi, basıklık, çarpıklık değerleri ve histogram grafikleri kullanılarak bulguların normalliği değerlendirilmiştir. Bağımsız iki grup karşılaştırması için t-testi, bağımsız değişkenin bağımlı değişken üzerindeki etkisini incelemek için ise basit regresyon analizi yapılmıştır. Bulgular, gelişimsel dil bozukluğu tanısı olmayan çocukların dil ve sözel bellek becerilerinin, tanı alan akranlarına kıyasla anlamlı derecede yüksek olduğunu göstermiştir. Ayrıca, sözel çalışma belleği performansının, gelişimsel dil bozukluğu tanısı olmayan grupta ortalama cümle uzunluğu, morfem ve cümle üzerinde etkili olduğu bulunmuştur. | Dil ve Konuşma Terapisi |
Amaç: Diyabetik makula ödemi tedavisinde konvansiyonel lazer fotokoagülasyonun uzun vadeli etkinliğini araştırmak. Yöntemler: Bu retrospektif çalışmada, diyabetik maküla ödemi (DME) ve proliferatif olmayan diyabetik retinopati ile başvuran hastaların kayıtları incelendi. Klinik olarak anlamlı maküla ödemi olarak tanımlanan DME, Erken Tedavi Diyabetik Retinopati Çalışması parametrelerine göre fokal, grid ve modifiye grid teknikleri ile argon yeşili veya sarı boya lazer kullanılarak tedavi edildi. En iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) ölçüldü. Tedavi sonrası EİDGK değişimi ve diğer faktörlerle ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 81 hastanın 133 gözü dahil edildi. Ortalama takip süresi 28.26 aydı. EİDGK, gözlerin %20,7'sinde 2 sıra ve üzerinde artış, %60,7'sinde 2 sıra içinde stabilizasyon ve %18,3'ünde 2 sıra ve üzerinde kayıp gösterdi. Başlangıç EİDGK'sı 0,5'ye eşit veya daha düşük olan gözler lazer fotokoagülasyon tedavisi sonrası istatistiksel olarak anlamlı bir artış gösterirken (p=0,001), başlangıç EİDGK'sı 0,50'nin üzerinde olan gözler ise istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik göstermedi (p=0,070). Sonuç: Konvansiyonel lazer fotokoagülasyon, merkezi tutulumlu tip de dahil olmak üzere diyabetik makula ödeminde etkili bir tedavi yöntemidir ve hastaların çoğunda görme keskinliğini stabilize eder. EİDGK'daki iyileşme, başlangıçtaki EİDGK'nın daha düşük olduğu grupta anlamlıdır. | Göz Hastalıkları |
Bu çalışmada baş boyun kanseri tanısı ile radyoterapi tedavisi uygulanmış hastalara ait bilgisayarlı tomografi (BT) görüntüleri, hedef hacim ve risk altındaki organ kontürleri kullanılarak Hacimsel Ayarlı Ark Terapi (Volumetric Modulated Arc TherapyVMAT) tekniği ile yapılan farklı tedavi plan tasarımlarının risk altındaki organlar (Organ At Risk-OAR) üzerindeki doz etkisi karşılaştırılması ve klinik kullanımda hangi tasarımın daha avantajlı olduğunun belirlenmesi amaçlanmıştır.
Çalışmaya, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı'nda 2012-2018 yılları arasında baş boyun kanseri tanısı ile radyoterapi tedavisi almış ve tedavileri 2012-2018 yılları arasında tamamlanmış, tümör yerleşimi anterior veya laterale yakın 9 hasta dahil edilmiştir. Her hasta için tam ark VMAT (VMAT-1) ve tam ark ve tümör bölgesine eklenmiş yarım ark kullanılarak oluşturulan VMAT (VMAT-2) plan tasarımlarının OAR'lar üzerindeki dozimetrik etkisi karşılaştırılmıştır. Korunmaya öncelik verilen OAR'lar parotis, oral kavite ve larinkstir. Parotislerin ortalama dozu (Dort) 26 Gy ile sınırlandırılmıştır ve 30 Gy alan hacimleri (V30Gy) ise %50 yi geçmeyecek şekilde planlama sağlanmaya çalışılmıştır. Oral kavite ortalama dozu (Dort) 30 Gy ile sınırlandırılmıştır ve 30 Gy alan hacimlerinin (V30Gy) düşürülmesi sağlanmaya çalışılmıştır. Larinksin ortalama dozu (Dort) ise 45 Gy ile sınırlandırılmıştır ve 45 Gy alan hacimlerine (V45Gy) bakılmıştır. Bu karşılaştırılmalar ortalama tümör bölgesi parotis dozu (Dort), 30 Gy alan tümör bölgesi parotis hacmi (V30Gy), ortalama tümör bölgesi dışındaki parotis dozu (Dort), 30 Gy alan tümör bölgesi dışındaki parotis hacmi (V30Gy), ortalama oral kavite dozu (Dort), 30 Gy alan oral kavite hacmi (V30Gy), ortalama larinks dozu (Dort), 45 Gy alan larinks hacmi (V45Gy) olarak değerlendirilmiştir.
Elde edilen veriler sonucunda tümör bölgesindeki parotis (Dort) ve (V30Gy) VMAT-2 lehine istatistiksel anlamlı olarak üstün bulunmuştur (sırasıyla, p=0,008 ve p=0,008). Tümör bölgesi dışındaki parotis (Dort) ve (V30Gy) de VMAT-2 lehine istatistiksel anlamlı olarak üstün bulunmuştur (sırasıyla, p=0,008 ve p=0,012). Oral kavite (Dort) ve (V30Gy) de VMAT-2 lehine istatistiksel anlamlı olarak üstün bulunmuştur (sırasıyla,p=0,008 ve p=0,008). Larinks (Dort) ve (V45Gy) de VMAT-2 lehine istatistiksel anlamlı düzeyde avantajlı bulunmuştur (sırasıyla, p=0,008, p=0,038).
Bu sonuçlar doğrultusunda tümör yerleşimi anterior veya laterale yakın baş boyun kanserinin VMAT planlamasında parotislerin ortalama dozu Dort ve V30Gy hacmi, oral kavite ortalama dozu Dort ve V30Gy hacmi, larinks ortalama dozu Dort ve V45Gy hacmi bakımından VMAT-2 tasarımının başarılı olduğu saptanmıştır. | Radyasyon Onkolojisi |
Amaç: Aile planlaması, anne, çocuk ve toplum sağlığını ilgilendiren önemli bir konudur. Bu çalışmanın amacı, deprem sonrası Antakya geçici yerleşim alanlarındaki 15-49 yaş kadınların aile planlaması yöntemlerini kullanımı, erişimi ve ihtiyaçlarının karşılanma durumlarını araştırmaktır.
Yöntem: Bu çalışma gözlemsel, analitik ve kesitsel bir anket araştırmasıdır. Araştırma, Hatay'ın Antakya ilçesinde deprem sonrası geçici yerleşim alanlarında yaşayan 15-49 yaş arası evli kadınları kapsamaktadır. Antakya'da bulunan 65 geçici yerleşim alanının 55'inden 494 kadına ulaşılmıştır. Katılımcılar, her yerleşim alanından 40 haneye bir katılımcı olacak şekilde ilk kişi rastgele seçilmiş ancak daha sonra sistematik bir seçim yapılamamıştır. "Sosyodemografik özellikler" ile ilgili 9 soru, "Gebelik ve doğurganlık özellikleri" ile ilgili 26 soru, "Gebeliği önleyici yöntem kullanımı" ile ilgili 10 soru ve "Aile planlaması hizmetlerine erişimi" ile ilgili 7 soru olmak üzere toplam 52 soru sorulmuştur.
Bulgular: Araştırmada yaş ortalaması 33,5±7,1 olan 494 kadına ulaşılmıştır. Katılımcıların %69,6'sı herhangi bir yöntem, %51,8'i modern yöntem kullanmaktadır. En sık kullanılan yöntem %25,3 ile geri çekme olup, bunu %18,8 ile Ria ve %16,1 ile erkek kondomu izlemektedir. Karşılanmamış aile planlaması ihtiyacı %16,6, modern karşılanmamış aile planlaması ihtiyacı ise %31,1 olarak bulunmuştur. Katılımcıların %7,7'si gebe olup bunların %57,9'u gebeliği istememiştir. Katılımcıların %34'ü kendiliğinden, %11'i ise isteyerek düşük yapmıştır.
Sonuç: Katılımcıların beşte birinin karşılanmamış aile planlaması ihtiyacı ve üçte birinin modern karşılanmamış aile planlaması ihtiyacı bulunmaktadır. Çoğu katılımcı, aile planlaması hizmetlerine ulaşmanın zor olduğunu düşünmektedir. Bu nedenle, aile planlaması hizmetleri öncelikli olarak verilmelidir. Depremler gibi afetlerde kadın sağlığına yönelik farkındalık artırılmalı, kadınlara pozitif ayrımcılık sağlanmalı ve zarar görebilirlikleri azaltılmalıdır. | Aile Planlaması |
Bu çalışmada, model referans uyarlamalı kontrolör ile, dinamik parametreleri genlikçesınırlı, zamanla değişen fakat bilinmeyen belirsizlik parametreleri içeren lineersistemlerde, eyleyici arızalarının meydana getirdiği geçici hal rejimlerini en kısa süredesıfıra götürecek ve asimptotik kararlılığı garanti altına alacak uyarlama kurallarıortaya konmuştur. Sırasıyla durum geri beslemeli ve çıkış geri beslemeli dinamiksistemlerde, genlikçe sınırlı eyleyici arızalarının ve parametre belirsizliklerinin yapısalolarak bilindiği ve tamı tamına kestirildiği varsayılarak, sistem durum veya çıkışlarının,referans model durum veya çıkışlarını asimptotik olarak izlemesini sağlayacak nominalkontrolör parametreleri, yapısal değişmezlik ve tam model eşleşme şartları altındaverilmiş ve daha sonra bu arızaların ve parametre belirsizliklerinin gerçek ortamdabilinmemesi durumunda kontrol parametrelerini Lyapunov kararlılık teorisine dayananbir yaklaşımla ayarlayarak izleme hatasının hızla küçülmesini ve sürekli halde sıfıraözdeş kılınmasını sağlayan uyarlama kuralları ortaya konmuştur. Bu uyarlamakuralları ile oluşturulan model referans uyarlamalı kontrol sisteminin performansı,eyleyici arızaları ve parametre belirsizlikleri içeren Boeing-737 ve 747 tipi uçaklar içinçeşitli benzetim çalışmaları ile test edilmiş ve elde edilen sonuçların literatürde yer alançalışmalara nazaran daha iyi olduğu gözlenmiştir. | Elektrik ve Elektronik Mühendisliği |
Amaç: Kronik böbrek yetmezliğinin tedavisinde PD tüm dünya çapında kullanılmaktadır. PD yapan hastalarda en sık görülen ve en çok korkulan komplikasyon PD ilişkili enfeksiyonlardır. Bu enfeksiyonlar arasında en sık peritonit görülür. PD ilişkili peritonitler PD teknik yetmezliği ve zorunlu HD'e geçişin en önemli nedenlerindendir. Hastalarda morbidite ve mortalite artışına neden olur. Bu çalışmada Erciyes Üniversitesi Nefroloji Bilim Dalı Periton Diyaliz Ünitesinde görülen peritonit sıklığı, peritonit mikrobiyolojisi ve üreyen mikroorganizmaların antibiyotik duyarlılıkları 2004-2018 yıllarını kapsayan dönemde incelenmiştir.
Gereç ve Yöntem: Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalı Diyaliz Ünitesinde KBH tanısı ile periton diyalizi tedavisi uygulanan ve 18 yaş ve üstü peritonit geçiren hastaların dosyaları ve hastane bilgi yönetim sistemi retrospektif olarak taranmıştır. Hastalara ilişkin veriler Ocak 2004 ve Aralık 2018 tarihleri arasındaki kayıtlara dayanmaktadır. Hastaların adı, yaşı, cinsiyeti, peritonit geçirme tarihi, periton sıvısı kültür sonucu, periton sıvısı hücre sayımı, antibiyotik duyarlılığı ve tedavi sonuçları kaydedildi. Uluslararası Periton Diyaliz Derneğinin kılavuzuna göre peritonit kriterlerini karşılayan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalar 2004-2008, 2009-2013 ve 2014-2018 olmak üzere beşer yıllık 3 gruba ayrıldı. Bu gruplar arası peritonit sayısı, sıklığı, etken mikroorganizma ve antibiyotik duyarlılığı karşılaştırıldı ve tedavi sonuçları değerlendirildi.
Bulgular: Çalışma %53,9'u (n=186) erkek, %46,1'i (n=159) kadın olmak üzere toplam 345 olgunun toplam 677 peritonit sonuçları üzerinden değerlendirilmiştir. Çalışmaya katılan olguların yaşları 18 ile 83 arasında değişmekte olup, ortalama 52,37±14,95 olarak saptanmıştır. 2004-2008 yılları arasında 343 (50,7), 2009-2013 yılları arasında 230 (34,0), 2014-2018 yılları arasında ise 104 (15,4) peritonit görülmüştür. Olguların %23,2'sinin (n=157) sonbaharda, %24,5'inin (n=166) kışın, %28,2'sinin (n=191) ilkbaharda ve %24,1'inin (n=163) yazın geldiği gözlenmiştir. Olguların %61'inin (n=413) kültüründe üreme gözlenirken, %39'unun (n=264) kültüründe üreme gözlenmemiştir. Özellikle son beş yıllık periyodda kültür negatifliği daha fazla görülmüştür (% 47,1). Peritonitlerin %91,9'u yeni atak şeklinde görülürken, %4,2'sinde relaps, %3,9'unda rekurren olarak gözlenmiştir. %98,8 (n=407) etkenin monomikrobiyal olduğu gözlenirken, %1,2'sinin (n=6) polimikrobiyal olduğu gözlenmiştir. Peritonitlerin % 75.8'inde (n=313) etkenin gram pozitif bakteri, % 17.7'si (n=72) gram negatif bakteri, %4,8'i (n=20) mantar, % 1.5'i (n=6) miks bakteriler ve %0.2'si (n=1) M. tuberkulozis olduğu görülmüştür. En sık etken Stafilococcus Epidermidis %25,9 (n=107) oranda görülmüştür. Sonrasında sırasıyla Koagülaz Negatif Stafilokok %18,4 (n=76), Stafilococcus Aureus %15,3 (n=63), Streptokok SPP%10,9 (n=45), E. Coli %6,8 (n=28) oranında görülmüştür. Peritonitlerin %76,6'sının (n=518) sonucunun iyileşme, %5,3'ünün (n=37) ex, %16,6'sının (n=112) hemodiyalize geçiş ve %1,5'inin (n=10) yeni atak olduğu gözlenmiştir. Stafilococcus Epidermidis kaynaklı peritonitlerde metisilin direncinde artma gözlenirken, Stafilococcus Aureus ve Koagülaz Negatif Stafilokok kaynaklı peritonitlerde metisilin direnci sabit kalmıştır. Candida spp. kaynaklı peritonitlerin tamamında flukonazol duyarlı olduğu görülmüştür.
Sonuç: PD ilişkili peritonitler ve relaps enfeksiyonlarda etken dağılımına bakıldığında gram pozitif mikroorganizmaların hakim olduğu görüldü. 15 yıllık süreçte ve beşer yıllık gruplar arasında etken mikroorganizmalar ve antibiyotik duyarlılıkları açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Bu çalışma bundan sonraki peritonitlerde ampirik tedavide vereceğimiz antibiyotik tedavisi açısından bize yol göstermiştir. Ayrıca son yıllarda kültür negatifliğinin artması dikkat çekmiştir ve kültür negatiflik oranını azaltmak için gerekli önlemler alınması gerektiğini göstermiştir. | Nefroloji |
Türkiye siyasi tarihi bir anlamda ordunun sivil siyaset üzerindeki etkisi ve müdahalelerinin tarihidir. Bu durum modern dönem Osmanlı'dan itibaren ordunun modernleşme çabamızın baş aktörü olması ve sonra bunu kurtarıcı-kurucu rolü ile birleştirerek Cumhuriyet dönemine de aktarması nedeni ile sık sık sivil siyasete müdahalesi şeklinde tezahür etmektedir. Bu müdahaleler iki kez doğrudan idareye el koymak şeklinde gerçekleştiği gibi, muhtıra gibi metodlarla da demokratik hayatı kesintiye uğratmaktadır, bunların haricinde gerçekleştirilmeye çalışılan, ancak sonuca ulaşmamış girişimler de mevcuttur. Çalışmamızın odak noktasını teşkil eden 9 Mart 1971 Darbe girişimi de bunlar içinde yer alır.
Ordunun sivil siyasete müdahalesi en temel anlamda siyaset bilimi literatürü içerisinde sivil-asker ilişkileri bağlamında incelenmektedir, Bu tez çalışmasında hem dünyada hem Türkiye'de sivil-asker ilişkileri literatürü hakkında üretilmiş eserler ve görüşler incelenmiş, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e tarihsel bir bakışla askeri müdahaleler aktarılmıştır. 9 Mart 1971 girişimini hazırlayan faktörlerin genel bir algısını yaratmak adına Uluslararası konjonktür ve 1960'lar Türkiye'sinin genel siyasi yapısı anlatılmış, 9 Mart girişiminin ideolojik alt yapısını oluşturan temel tezler , bu tezlerin Türkiye'de uygulanma pratiğini geliştiren hareketler ve darbe girişimi içindeki fiili aktörler olan örgütlenmeler incelenmiştir.
Çalışmamızın amacı 9 Mart 1971 darbe girişiminin politik ve sosyoekonomik analizini yapmak bunu yaparken de bu girişimin bize göre kendinden önceki ve sonraki müdahalelerden "ayrıksı" olma nedenlerini ortaya koymak ve literatürde genel olarak çeşitli çalışmaların içerisinde bir alt bölüm olarak incelenmeye çalışılmış bu konu hakkında detaylı bir çalışma yapmaktır. | Siyasal Bilimler |
Günümüzde yaygın kanser türlerinden biri olan kolorektal kanserde, kemoterapötiklere karşı gelişen direnç ve kemoterapötiklerin sağlıklı hücreler için toksik olması bu kanserlerin tedavisinde karşılaşılan en önemli sorunların başında gelmektedir. Tezin amacı; kafeik asit fenetil ester (CAPE)'in, farklı kolorektal kanser hücre hatları üzerindeki apoptotik etkilerinin ve bir anti apoptotik protein olan survivin ekspresyonu üzerindeki etkilerinin incelenmesidir. Bu bağlamda; farklı kolorektal kanser hücre hatları ve normal kolorektal hücre hattı kullanılarak, CAPE'in hücreler üzerindeki anti tümöral etkileri araştırıldı. Bu amaçla, CAPE ile bir kemoterapötik ajan olan 5-Fluorourasil (5-FU), hücrelere ayrı ayrı ve birlikte muamele edilerek oluşturdukları etki hücre canlılık analizleri yapılarak incelendi. CAPE'in canlılığı doza bağlı olarak RKO, HCT-116 ve DLD-1 hücre hatlarında anlamlı oranlarda azalttığı gösterildi. Bununla birlikte; CAPE ve 5-FU'nun birlikte kullanılmasının, tek başlarına kullanılmalarına kıyasla hücre canlılıkları üzerinde anlamlı bir fark oluşturmadıkları gözlendi. CAPE muamelesinin hücre morfolojisi üzerinde oluşturduğu apoptoza özgü değişimler akridin oranj/etidyum bromür boyama tekniği kullanılarak tespit edildi. Flow sitometri çalışmaları ile CAPE muamelesinin; RKO, HCT-116 ve DLD-1 hücre hatlarında apoptotik hücre yüzdesini ve kaspaz-3 aktivasyonunu artırdığı gözlendi. Ayrıca bütün hücre hatlarında CAPE muamelesinin, survivin ekspresyonu ve p53 proteininin Ser-46 ve Ser-15 rezidüleri üzerinden fosforilasyonuna etkisi western blot yöntemiyle incelendi ve her hücre hattında farklı sonuçlar elde edildi. Survivinin mRNA düzeyindeki ekspresyon analizleri kantitatif real time PCR (qRT-PCR) ile araştırıldığında, CAPE'in yalnızca DLD-1 ve RKO hücre hatlarında ekspresyonu anlamlı derecede azalttığı gözlendi. | Tıbbi Biyoloji |
Bu çalışma ile, anti-fibrotik bir ajan olan pirfenidonun, sıçanlarda oluşturulan deneysel Peyronie hastalığı modeli üzerindeki histopatolojik ve hemodinamik etkilerinin araştırılması ve bir fosfodiesteraz tip-5 inhibitörü olan tadalafil ile karşılaştırılması amaçlandı. Sprague-Dawley cinsi, 12 haftalık, ortalama 250-300 gr ağırlığında, 42 adet erkek sıçan randomize olarak 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubundaki sıçanların tunika albugineasına salin, diğer gruplardaki sıçanlara salin içerisinde çözdürülmüş Transforme Edici Büyüme Faktörü-β enjekte edilerek deneysel Peyronie hastalığı modeli oluşturuldu. Kontrol ve Peyronie grubundaki sıçanlara herhangi bir tedavi uygulanmadı. Diğer 3 gruba tadalafil 5 mg/kg/gün, pirfenidon 30 ve 300 mg/kg/gün dozunda oral ilaç uygulaması yapıldı. Toplam 4 haftalık tedavi süresi sonunda sıçanlara genel anestezi altında kavernöz sinir uyarımı yapılarak intrakavernozal basınç ve intra-arteryel basınç ölçümleri yapıldı. Ardından penil dokular eksize edilerek sıçanlar sakrifiye edildi. Dokular histopatolojik değerlendirme için patoloji laboratuvarına teslim edildi. En yüksek bazal intra kavernozal basınç değeri tadalafil verilen grupta, en düşük değer ise 300 mg/kg pirfenidon verilen grupta elde edildi, bu fark istatiksel olarak anlamlı (p=0,016) bulundu. En yüksek maksimal intra kavernozal basınç/ortalama arteryel basınç oranı 300 mg/kg pirfenidon verilen grupta tespit edilse de bu fark gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı görülmedi. Kontrol grubunda, Peyronie grubuna göre fibrozis derecesi anlamlı olarak düşük bulundu. Tedavi verilen gruplarda fibrozis skorunun, kollajen/düz kas ve tip3/tip1 kollajen oranının Peyronie grubuna göre istatiksel olarak anlamlı iyileşme gösterdiği izlendi. Pirfenidon molekülü açısından bu etkinin doz bağımlı olarak artış gösterdiği görüldü. Çalışmamızda denenen tedavilerin deneysel Peyronie hastalığı modeli üzerinde anti- fibrotik etki gösterdiği fakat; erektil fonksiyonda istatiksel anlamlı bir iyileşme sağlamadığı izlendi. | Üroloji |
Diabetes mellitus, morbidite oranı yüksek kronik bir hastalıktır.
Pankreastan salgılanan insülin hormonunun yokluğu, yeterince üretilememesi ya
da üretilen insülinin etkili bir şekilde kullanılamaması sonucunda oluşmaktadır.
Akut ve kronik dönemde ciddi komplikasyonlara neden olmaktadır.
Prenatal cinsiyet hormon düzeylerinin etkisi altında olduğu düşünülmekte
olan en belirgin bedensel karakterler el ikinci parmak (2P) ve dördüncü parmak
(4P) uzunluklarıdır. Bu iki parmak uzunluğu ile aralarındaki oran (2P:4P) fetal
testosteron ve östrojen etkisiyle şekillenir. Bu çalışmada hormonal etki ile
belirlendiği düşünülen el parmak ölçüm ve oranları ile hormonal nedenli bir
hastalık olan diyabet arasındaki ilişkinin açığa çıkarılması amaçlandı.
Tip 2 diyabet tanısı almış 200'ü kadın ve 200'ü erkek olmak üzere toplam
400 kişi ile aynı sayıda sağlıklı kişi çalışmaya alındı. Hasta ve kontrol gruplarına
dahil tüm kişilerin boy uzunluğu, ağırlık, açlık ve tokluk kan şekeri ölçümleri
yapıldı, vücut kitle indeksleri belirlendi. Antropometrik ölçüm olarak her iki elde
el genişliği, el uzunluğu, 2P ve 4P uzunlukları ölçüldü. El indeksleri ve 2P:4P
oranları hesaplandı. Hasta ve kontrol gruplarına ait veriler Student-t testi ile
karşılaştırıldı.
Vücut kitle indeksi değerlerine bakılarak diyabet hastaları
değerlendirildiğinde; erkeklerin fazla kilolu kategorisinde olduğu, kadınların ise I.
derece obez sınıfında yer aldıkları belirlendi. Kadın ve erkek hastaların elleri
kontrol grubuna oranla daha geniş ve el indeksleri daha büyüktü (p<0,05). Kadın
hastaların 2P değerleri kontrol grubuna göre daha kısa iken, 4P daha uzundu.
2
Erkek hastaların 4P değerleri ise kadınlardaki bulgunun tersine kontrol grubuna
göre daha kısa idi (p<0,001).
Parmak oranları incelendiğinde; diyabeti olan kadınların kontrol grubuna
göre daha küçük, diyabeti olan erkeklerin ise daha büyük 2P:4P oranına sahip
oldukları belirlendi (p<0,001).
Elde edilen bulgular ışığında, 2P:4P oranının doğumdan itibaren diyabet
hastalığı riskinin belirlenmesine katkı yapabilecek önemli bir ölçüt olabileceği ve
bu sayede risk grubundaki insanların korunmaya yönelik bir şekilde yaşamalarına
olanak tanıyacağı söylenebilir. | Anatomi |
Bu çalışmada Isparta Büklümü ve bu büklümü meydana getiren tektonik yapıları araştırmak amacıyla bölgede meydana gelen sığ odaklı depremlerin moment tensör ters çözüm yöntemi kullanılarak odak mekanizması çözümleri yapılmıştır.Isparta büklümünde ve yakın civarında 2006-2009 yıllarında meydana gelen küçük ve orta büyüklükteki depremler 4 farklı kurum tarafından çalıştırılan 54 adet sismik istasyonun oluşturduğu bir sismik ağa tarafından kaydedilen veriler bu tez kapsamında analiz edilmiştir. Sinyal-gürültü oranı iyi olan toplam 169 adet küçük ve orta büyüklükteki depremin analizi sonucunda faylanma mekanizması çözümleri elde edilmiştir. Çözümlemelerde iki farklı yöntem kullanılmıştır. Bunlar 1) P dalgası ilk hareket yönü çözümlemesi ve 2) üç bileşenli geniş bantlı deprem istasyonlarında kaydedilen dalga şekli verilerinin sismik moment tensör ters çözümlemesi. Elde edilen sonuçların uzaysal dağılımı da dikkate alarak bölgenin sismotektoniğinin daha iyi anlaşılması için bazı bulgular elde edilmiştir.Buna göre, Antalya-Kemer, Rodos Adası ve Gökova körfezinde ağırlıklı olarak eğim atımlı normal faylanma gözlenmektedir. KB-GD doğrultusunda uzanan Dinar, Beyşehir, Akşehir-Afyon grabenleri ve bunları sınırlayan normal faylar, KD-GB uzanımlı Burdur, Acıgöl, Sandıklı, Çivril ve Dombayova grabenlerini sınırlayan faylarda normal ve çok küçük de olsa doğrultu atım bileşeni gözlenmiştir. Benzer şekilde K-G uzanımlı Eğirdir -Kovada grabenini şekillendiren fay sistemlerinde eğim atım mevcuttur. Bunların yanı sıra Isparta Büklümünü şekillendiren iki önemli doğrultu atımlı fay sisteminin varlığına işaret eden bulgular da elde edilmiştir. | Jeofizik Mühendisliği |
Bu çalışma, 2015-2019 tarihleri arasında bir hastanenin morg ve gasilhanesinde ölü yıkayıcılarla yürütülen etnografik alan çalışmasının ürünüdür. Katılımcı gözlem ve derinlemesine mülakat yöntemlerini kullanarak yoğun betimleme yaptığım çalışma boyunca 'ölü beden, görme ve bakış, inanç' gibi kavramlara 'gassal' olarak bilinen ölü yıkayıcıların gözünden bakmaya ve onların dine, hayata ve ölüme dair anlamlandırmalarını anlamaya çalıştım. Sorunsallarımı bakış, korku, utanç, iktidar ve aidiyet kavramları ile geliştirdim. | Antropoloji |
Bu tez çalışmasında mevcut karayollarındaki ulaşım sistemlerinde oluşabilecek trafik tıkanıklığı sorunlarının önüne geçebilmek ve bu tıkanıklığa sebep olan kritik kavşakların uyarlamalı olarak kontrolünü sağlayabilmek amacıyla bir makro üzerinde çalışılmıştır. Sürücülerin ve yayaların, trafikte gereksiz bekleme süresini minimum seviyeye düşürebilmek için, yeşil ışık süreleri araç yoğunluğuna göre düzenlenerek optimize edilir. Gün içinde belirli zaman dilimlerinde (sabah pik, gün içi, akşam pik ve gece saatleri vb.) değişen taleplerin karşılanabilmesi amacıyla trafik talebi alınır. Gidiş-geliş yönlerine ait talep-servis değerleri alınarak değişik zaman dilimleri için sinyal süre optimizasyonu yapılır.
Bu çalışmada, Manisa ilinin Salihli ilçesinde bulunan iki adet sinyalize kavşağın irdelenmesi yapılmıştır. Kavşaklarda, belirli günlerin sabah ve akşam pik saatlerinde kamera ile gözlem ve sayım yapılmıştır. Sayımlardan elde edilen veriler kullanılarak sinyalize kavşakların saatlik trafik hacim değerlerine ulaşılmıştır. Trafik hacim değerlerine, devre süresine, yeşil ışık süresine ve kırmızı ışık süresine bağlı olarak Excel'in Visual Basic programı ile bir makro oluşturulmuştur. Oluşturulan makro ile devre başına düşen toplam bekleme sürelerine ulaşılmıştır. Ve buna bağlı olarak ortalama gecikme süresi analizi yapılmıştır. Ayrıca, sinyalize kavşaklardaki minimum gecikmeyi sağlayan yeşil ışık süreleri ve gecikme değerlerinin atanması ile ilgili kullanılan birçok yaklaşımlardan Webster yöntemi tercih edilmiştir. Webster yöntemi ile kavşakların yaklaşım kollarının sinyal süreleri, optimum devre süreleri ve ortalama taşıt gecikme süreleri hesap edilmiştir. Kavşakların mevcut sinyal süreleri, devre süreleri ve ortalama gecikme süreleri ile Webster yöntemiyle bulunan değerleri karşılaştırılmıştır. Ardından yaklaşım kollarının trafik hacim değerleri arttırılıp azaltılarak yeniden bir analiz yapılmıştır. Daha sonra ise incelemesi yapılan iki kavşağın, sahada ölçülen mevcut yeşil ışık sürelerinde değişiklik yapılarak yeniden Webster yöntemi ve makro ile ortalama gecikme süresi analizi yapılmıştır. Bu analiz yapılırken kavşakların mevcut trafik hacim değerleri ve devre süreleri sabit bırakılmıştır. Yeşil ışık sürelerinin; -3 ile +3 ,-6 ile +6, -9 ile +9 saniye aralıkları şeklinde arttırılıp azaltılmasına göre bir ortalama gecikme süresi analizi yapılmıştır. Kavşakların gözlemlenen ortalama gecikme süresi ile yeşil ışık ve akım değerlerine göre tahmin edilen modelin doğrusal regresyon analizi yapılmıştır. Bu çalışmada mevcut durumda kullanılan süre ile tüm koşullar altında hesap edilen yeni sürelerin karşılaştırmaları yapılarak kavşağın davranışı gözlemlenmiştir. | Trafik |
Amaç: Plevral efüzyon enfeksiyonlardan malignitelere kadar çok çeşitli hastalıklarda karşımıza çıkabilen ve toplumda sık görülen bir durumdur. Tedavi sürecinde etyolojik nedenin belirlenmesi yapılması gereken ilk adımı oluşturur. Bunun için kullanılan bazı invaziv ve non- invaziv yöntemler mevcuttur. Poliamin düzeylerindeki artışın bazı kanser türleriyle ilişkili olduğuna dair yapılan çalışmalar mevcuttur. Biz de çalışmamızda plevral sıvılarda poliamin metabolizmasındaki enzimlerin düzeyine bakarak malignite ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Böylece benign ve malign plevral efüzyonların ayrımında etyolojiye yönelik bir erken tanı ve tedavi süreci geliştirmeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Şubat 2022 ve Mart 2024 tarihleri arasında göğüs cerrahisi kliniğine başvuran plevral sıvısı eksüda niteliğinde olan toplam 60 hasta dahil edildi. Hastaların plevral sıvı örneklemesi torasentez, kateter torakostomi, iğne biyopsisi, Video destekli torakoskopik cerrahi (VATS) ve torakotomi gibi yöntemlerle yapıldı. Hastalar patolojik olarak doku tanısı ve sitolojik tanı sonuçlarına göre 3 gruba ayrıldı: 1.grup patolojik doku tanısı benign ve sitoloji sonucu benign olan hastalar; 2.grup patolojik doku tanısı malign sitolojik tanısı benign olan hastalar; 3.grup hem patolojik doku tanısı hem sitoloji sonucu malign olan hastalar. Her grup için 20 hasta belirlendi. Her biri en az 3 er cc olmak üzere plevral sıvı örneği 5 ayrı ependrof tüpe alındı ve -4 derece buzdolabına konuldu. Daha sonra sıvılar çalışma gününe kadar -80ºC'de saklandı. Çalışma yapılacak gün -80ºC'den çıkarılan numuneler oda sıcaklığına gelene kadar bekletildikten sonra EnzymeLinkedImmunosorbentAssay (ELISA, Enzim bağlı immunosorbent yöntem) yöntemiyle ornitindekarboksilaz, arjinindekarboksilaz, agmatinaz, ve arginaz enzim düzeyleri ölçüldü. Ornitin düzeyi ise florometrik yöntem kullanılarak ölçüldü.
Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 60 hastanın 42'si (% 70) erkek, 18'i (% 30) kadındır. Hastaların 20'sinin (% 33,3) sitoloji ve patoloji sonuçları benign karakterde olup inflamasyonla uyumlu gelmiştir. Hastaların 15'i (% 25) adenokarsinom, 5'i (% 8,3) skuamöz hücreli karsinom, 5'i (% 8,3) nöroendokrin karsinom, 6'sı (% 10) metastatik hastalık, 2'si (% 3,3) malign mezotelyoma, 1'i(% 1,6) küçük hücreli akciğer kanseri, 1'i (% 1,6) dermatofibrosarkom olarak gelmiştir. Hastaların ornitin değerinde belirlenen gruplara göre istatistik olarak anlamlı bir farklılık gözlenmiştir (p=0,043). Diğer çalışılan enzimlerde gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır.
Sonuçlar: Plevral efüzyon hastalarda değişik etyolojik sebeplerin yol açtığı ve göğüs cerrahisi kliniğinde karşımıza sık çıkan bir hastalık grubudur. Günümüzde halen plevral efüzyonların kesin sebebinin bilinebilmesi için direkt olarak kullanılabilecek bir rutin biyokimyasal marker yoktur. Poliamin düzeyinde meydana gelen artışın, kanser gelişim sürecinde etkili olduğu son yıllarda bazı çalışmalarda gösterilmiştir. Poliaminlerin moleküler mekanizmasına ve poliamin yolaklarına olan çalışmaların artması durumunda kanser tedavisi ve önleme sürecinde kullanılabilecek yöntemler daha da artacaktır. Plevral efüzyonlarda da daha spesifik alt tip gruplaması ve hasta sayısının arttırılarak bu sürecin ilerletilebileceğini düşünmekteyiz. | Göğüs Cerrahisi |
Amaç: Mevcut çalışma Quorum Sensin Molekülü olarak bilinen Tyrosol yada Farnesolün Rhodotorula glutinis ATCC (15125)' de lipit ve karoten sentezini, Serratia marcencens de ise prodigioin sentezi üzerine etkilerinin ortaya çıkartmak için gerçekleştirilmiştir.
Materyal ve Metot: Deneyler sırasında, sıvı formadaki farnesol ve katı formdaki tyrosol kültüre inkübasyonun 1. gününde (inokulasyonundan hemen sonra) ya da 3. günün başlangıcında (49.saat) doğrudan eklendi. Kültürdeki hücre büyümesi, lipit veya pigment sentezi 5 günlük inkübasyon süresi sonunda analiz edildi. Üretim deneyleri sıvı besiyerinin (R. glutinis ve S. marcencens için sırasıyla patates dekstroz broth ve nutrient broth) 100 ml' sini içeren 250 ml' lik erlenmeyer flask' lar içerisinde gerçekeleştirildi. Hücre büümesi kuru ağırlığa göre belirlendi. Lipit ekstraksiyonu için kroloform: metanol (2:1) metodu, pigment ekstraksiyonu için aseton çözücüsü kullanıldı.
Bulgular: Kültüre 1. ya da 3. günün başlangıcında eklenen Farnesolün (2-16 µg/lt) hiçbir konsantrasyonu R. glutinis'de lipit sentezi üzerinde etki göstermedi. Benzer şekilde, kültüre birinci günde eklenen farnesolün hiçbir konsantrasyonu karotenoid sentezini etkilemedi. Tam tersine, kültüre 3. günün başlangıcında eklenen farnesolün bütün konsantrasyonları kontrole oranla R. glutinis'de karotenoid sentezini azalttı. Tyrosol (2-16 mg/l), 1. günde kültüre eklendiğinde lipid sentezini fazla etkilemedi, ancak 3. günde kültüre eklendiğinde lipid sentezini azalttı. 3. günde kültüre eklenen tyrosol'ün tüm konsantrasyonları (2-16 µl/l), kontrole kıyasla R. glutinis'te karotenoid sentezini arttırdı ve karotenoid üretiminde maksimum artış (2,13 kat) 4 mg/lt' lik tyrosol konsantrasyonunda gözlendi. Tyrosol' ün düşük (2-16 mg/lt) ve yüksek konsantrasyonları (75-600 mg/lt) kültüre 1. veya 3. gün eklendiğinde Serratia marcencens'te hücre büyümesini ve prodigiosin sentezini etkilemedi. Tam tersine, farnesolün hem düşük (2-16 µl/l) hemde yüksek (50-800 µl/l) konsantrasyonları kontrole göre prodigiosin sentezini arttırdı ve prodigiosin sentezindeki maksimum artış (yaklaşık 5 kat) 200 µl/l farnesol kültüre 3. günün başında eklendiğinde başarıldı.
Sonuç: Quorum Sensing Moleküllerinden olan tyrosol'ün Rhodotorula glutinis'de karoten, Farnesol'ün ise Serratia marcencens'de prodigiosin sentezini artırdığı belirlendi. | Biyoteknoloji |
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından bağımsızlığını kazanan Hindistan ve komünist bir yönetime geçen Çin, Asya'da tarihin tüm safhalarında öne çıkan ülkeler arasında yer almışlardır. Modern zamanlardan önce dini benzerlikler sayesinde aralarındaki ilişkiler barışçıl düzeyde seyretmiştir. II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından İngiliz yönetiminin bölgeden ayrılmasından sonra, özellikle sınır anlaşmazlıkları bu iki ülke arasındaki ihtilafların temel gündemi hâline gelmiştir. Sınır anlaşmazlıklarına ilaveten Tibet'teki Budist dini lider Dalay Lama'nın 1959 yılında Hindistan'dan sığınma talep etmesi iki ülke arasındaki ilişkileri daha da gergin bir hâle getirmiştir. II. Dünya Savaşı'nın ardından "barış içinde birlikte yaşama" prensiplerine imza atan Hindistan ve Çin, 1962 yılında hem sınır sorunları hem de Dalay Lama'nın, Çin'in baskıcı politikalarından mustarip Tibetliler üzerindeki etkisi nedeniyle savaşmıştır. Bu savaşa rağmen sınır çatışmaları çözüme kavuşturulamamış, aksine, iki ülke arasındaki sorunlara tartışmalı Keşmir bölgesinin de katılmasıyla ilişkiler daha da karmaşık bir hâl almıştır. Günümüze kadar gelen süreçte, Hindistan ve Çin arasındaki çatışmalar hâlen belirli aralıklarla devam etmekte ve uluslararası toplumun dikkatini bu bölgeye çekmektedir.
İki ülke arasında sınır çatışmaları, Dalay Lama'nın etkisi ve bölgesel siyasette nüfuz arayışı gibi konularda baş gösteren rekabet, tüm Hint Okyanusu'nda ve Asya kıtasında hissedilir olmuştur. Hindistan ve Çin, uzun zamandır birbirlerini dengelemeye çalıştıklarından, karşılıklı olarak çevreleme stratejilerini devreye sokmuşlardır. Ancak Hindistan kendisini Çin'in genişleme stratejileri sebebiyle çevrelenmiş hissederken; Çin, barışçıl ve ticari amaçlı faaliyetler izlediğini öne sürmektedir. Kendisini özellikle ABD tarafından çevrelenmiş hisseden Çin ise, Hindistan'ı Washington'ın tarafında yer almakla suçlamaktadır. Hem karada hem denizde devam eden bu jeopolitik rekabet, Hindistan ve Çin'in, 1962'deki ilk büyük savaşın ardından, ikinci bir büyük savaşa girip girmeyeceği sorusunu gündeme getirmektedir. İki ülkenin, sınır anlaşmazlıkları nedeniyle 2020 Mayıs'ında yeniden başlattıkları çatışmalar, ikinci bir büyük savaş endişesini arttırmaktadır.
Bu endişeden hareketle her iki ülkeye detaylıca bakmayı ve büyük güçler rekabetinde, iki ülke arasındaki dengeleri yeniden gözden geçirmeyi amaçlayan bu tez, Hindistan ve Çin'in izlemekte oldukları jeopolitik stratejileri göz önünde bulundurarak yeni bir savaş çıkma olasılığını analiz etmektedir. Tezin ana hipotezi Hindistan ve Çin arasında ikinci bir büyük savaşın çıkma olasılığının şu an için mümkün olmadığıdır. Tezde kullanılan yöntem nitel bir araştırma yöntemi olan karşılaştırmalı betimsel analizdir. Araştırma yapılırken, kuramsal altyapı klasik jeopolitik teori üzerine kurulmuştur. | Uluslararası İlişkiler |
Şiir çevirisi, roman, öykü, tiyatro gibi metin türlerinin çevirisiyle birlikte yazın
çevirisinin bir alt dalı olarak görülmektedir. Şiir metinleri içerisinde sıklıkla rastlanan
estetik öğeler (söz sanatları, tekrarlar, metaforlar, uyaklar, yapı, biçim vb.) şiir
çevirisi için birtakım zorluklar oluşturmaktadır. Bu durum, şiir çevirmenlerinin farklı
teknik ve stratejilere başvurmasını gerekli kılar. Bu tez çalışmasında, Bejan Matur'un
Türkçede 1996 – 2002 ve 2008 yıllarında, İngilizcede 2004 ve 2012 yıllarında
yayınlanmış olan Sabır Tanrısının Tapınağında (In The Temple Of A Patient
God) ve İbrahim'in Beni Terk Etmesi (How Abraham Abandoned Me) başlıklı
kitaplarında çevirmenin başvurduğu strateji ve teknikler ışığında yeniden yazma
deneyimi incelenmekte ve George Lakoff ve Mark Johnson'ın geliştirdiği metafor
kuramından yola çıkarak erek metinler çözümlenmektedir. Bu çalışmanın amacı, bir
yeniden yazma eylemi olarak ele alınabilecek çeviri eyleminin metafor kuramıyla
ilişkisini kurmak ve incelenen şiir çevirilerinde metaforların şiirlerin yeniden yaratım
sürecinde üstlendikleri işlevleri ortaya çıkarmaktır. Çalışma üç temel aşamadan
oluşmaktadır: İlk aşamada, çeviri eylemini yeniden yazma eylemi olarak ele alan
yaklaşımlar (Bassnett, Lefevere, Venuti) incelenmektedir. İkinci aşamada, yeniden
yazma eylemiyle metafor kuramı arasındaki bağlantı kurulmaya çalışılmakta ve
birinci bölümde yeniden yazma eylemiyle ilişkilendirilen kavramlarla
(kültürlerarasılık, yorumsallık, eylemsellik, yaratıcılık, öznellik, özgünlük,
bağlamsallık, yerlileştirme/yabancılaştırma, görünürlük/görünmezlik) erek metinleri
inceleme çerçevesini oluşturan kavramlar (ontolojik metafor, yapısal metafor,
yönelimsel metafor ve kavramsal gösterim) arasındaki bağlantılara
odaklanılmaktadır. Üçüncü aşamada ise erek metinlerdeki metaforların nasıl yeniden
yaratıldığı metinlerden alınan örneklerle tartışmaya açılmaktadır. Bu çalışma
sonucunda, Bejan Matur çevirilerinde, somutlaştırma, deyiş kaydırma, yerlileştirme,
yabancılaştırma gibi çeviri stratejilerinin kullanıldığı görülmüş ve çevirmenlerin erek
metindeki metaforların yaratım sürecinde metaforik bir yeniden yazma eylemi
gerçekleştirdikleri sonucuna ulaşılmıştır. | Mütercim-Tercümanlık |
Köpeklerde akut intestinal iskemide resveratrolün etkinliğinin araştırılması konulu çalışmada amaç köpeklerde intestinal iskemide resveratrolün etkinliğinin araştırılarak, intestinal iskemi-reperfüzyon hasarını önlemede diğer ilaçlara alternatif olarak resveratrolü ve etkisini göstermektir.Çalışmanın materyalini 12 adet sokak köpeği oluşturdu. Rastgele seçilen ağırlıkları 24 ± 3 kg, olan 6 köpek kontrol grubunu, ağırlıkları 22±4 kg olan 6 köpek resveratrol (RV) grubunu oluşturdu.Genel anestezi altında arteria ve vena femoralis diseke edilerek vena femoralise swan-ganz termodilüsyon kateteri ilerletildi. A. pulmonalis düzeyine ulaştığı çok kanallı monitorde pulmoner arter trasesinin görülmesiyle anlaşıldı. Bu düzeyde kardiak debi (CO), kardiyak indeks (CI), pulmoner vasküler rezistans (PVR), sistemik vasküler rezistans (SVR), stroke volum indeksi (SVI), kardiak debi monitöründe yapılan ölçümlerle kaydedildi. Median laparatomi gerçekleştirildikten sonra arteria renalisin cranialinden arteria mezenterika cranialis 30 dk süre ile oklüde edildi. 30 dk sonunda klemp kaldırılarak reperfüzyon gerçekleştirildiKontrol grubunda anestezi stabilleştiğinde 0. dk, iskemi 30. dk, reperfüzyon 60.dk ve 120. dakikada sentral venöz basınç (CVP), ortalama arterial kan basıncı (MAP), sağ ventrikül basıncı (RVP), pulmoner arter basıncı (PAP), kalp atım sayısı (HR), pulmoner kapiller wedge basıncı (PCWP), PVR, SVR, SVI, CO, CI ölçümleri gerçekleştirildi. Kontrol grubundaki köpeklere işlem boyunca 10 ml/kg/saat volumde ringer laktat infüzyonu gerçekleştirildi. Resveratrol grubunda kontrol grubundaki gibi laparotomi gerçekleştirildi. 0. dk da ölçüm gerçekleştirildi a.mezenterika cranialis 30 dk süre ile oklüde edildi. 30 dk iskemi sonrasında klemp kaldırıldı. Kontrol grubundaki parametrelerin ölçümü gerçekleştirildi. Klemp kaldırılmadan önce 1 mg/kg dozda resveratrol infüzyonu gerçekleştirildi. Reperfüzyon döneminde 1. ve 2. saatlerde sözü edilen paremetrelerin ölçümleri gerçekleştirildiHematolojik incelemede her iki gruptaki köpeklerde sözü edilen ölçüm zamanlarında kan örnekleri alınarak sözü edilen ölçüm zamanlarında, akyuvar (WBC), alyuvar (RBC), hematokrit (HCT), ve hemoglobin (HB), değerleri cell caunter (COBAS 111, BAYER) da ölçümleri gerçekleştirildiPulmoner arter basıncı (PAP) 60. dk da kontrol grubunda 21,66±2,25 mmHg, resveratrol grubunda ise 14±2,82 mmHg (P<0,001) olarak belirlendi. Köpek intestinal iskemi reperfüzyonunda resveratrolün, yapılan hemodinamik ölçümlerle miyokard fonksiyonlarını daha iyi koruduğu sonucuna varıldı. | Veteriner Hekimliği |
Epilepsi beyin hücrelerinde geçici anormal elektrik yayılması sonucu ortaya çıkan bir hastalık olup beyinde bazı yapısal ve nörokimyasal değişikliklerle ilişkili olabilmektedir. Epilepsi hastalarında gerek epilepsiye yol açabilen etmenler gerekse tekrarlayan epileptik nöbetler ve epilepsi tedavisinin yol açabileceği nörobiyolojik parametreler, kişilik örgütlenmesine aracılık eden nöronal devreleri etkileyebilmektedir Epilepsi nöbetleri görülen kişilerde zamanla `epileptik kişilik' denilen bazı kişilik özelliklerinin ortaya çıkışı uzun zamandır bilinmekle birlikte kişilik yapısı daha çok subjektif özelliklerle tanımlanmakta idi.Günümüzde Cloninger ve ark. kişiliği dört mizaç ve üç karakter boyutundan oluşan psikobiyolojik boyutsal bir model oluşturmuş, Akiskal ve arkadaşları ise affektif mizaç kavramlarını yine boyutsal olarak ortaya koymuştur. Son zamanlarda araştırmacılar bu mizaç ve karakter özellikleri ve affektif mizacın genetik, biyolojik ve psikososyal yönünü araştırmakta ve birçok hastalıklarla etkileşimini ortaya koymaktadır.Bu tez çalışmasında epilepsi hastalarına ait mizaç ve karakter özellikleri ile affektif mizaç özellikleri boyutsal olarak güncel bir yaklaşımla araştırılması ve bu özellikler ile ilişkili etmenlerin belirlenmesi amaçlamıştır.Bu amaçla epilepsi hastaları ve kontrol grubu ile DSM-IV'e göre yapılandırılmış psikiyatrik görüşme yapılarak (SCID-I) mizaç ve karakteri boyutsal olarak değerlendiren TCI ve TEMS-A ölçekleri uygulanmıştır. Hastaların sosyodemografik verileri ve epilepsi verileri incelenmiş, kişilik özellikleri ile ilişkili olabilecek etmenler değerlendirilmiştir.Bu çalışmada epilepsi hastalarının zarardan kaçınma puanları daha yüksek, ödül bağımlılığı, sebat etme, kendini yönetme ve işbirliği yapma puanları daha düşük olarak tespit edilmiştir. Affektif mizaç itibariyle; epilepsi hastaları daha yüksek depresif, siklotimik, irritabl ve anksiyöz mizaç puanlarına sahip olarak bulunmuştur. Bizim çalışmamıza göre bir kişide epilepsinin varlığı; TCI özelliklerinden yüksek zarardan kaçınma puanları ve düşük sebat etme, kendini yönetme ve işbirliği yapma puanları için ayrıca affektif mizaçlar özelliklerinden yüksek depresif, siklotimik, irritabl ve anksiyöz mizaç puanları için öngördürücüdür. Epilepsi hastalarında zarardan kaçınma için nöbet tipi eşlik eden depresyon varlığı öngördürücü iken, depresif mizaç için hastalık süresi, nöbet sıklığı, epilepsiye eşlik eden depresyon; ve anksiyöz mizaç için sadece epilepsiye eşlik eden depresyon öngördürücü idi.Bu çalışma epilepside kişilik özelliklerinin ve ilişkili etmenlerin anlaşılmasına bir zemin oluşturmuştur. Kişiliğin örgütlenmesinde ve epilepsinin oluşumunda rolü olan nöronal devreler ve mekanizmalar henüz netleşmemiştir. İlerleyen çalışmalar ortak etiyolojinin belirlenmesine böylece tedavi ve hatta önleme yaklaşımlarının gelişmesine olanak sağlayabilir. | Psikiyatri |
İnsansız Hava Araçları (İHA), teknoloji ve mühendislik alanlarında büyük bir
dönüşüm gerçekleştirmiş ve çeşitli sivil, askeri ve endüstriyel uygulamalarda geniş bir
kullanım alanı bulmuştur. Özellikle keşif, gözlem, kargo taşımacılığı ve arama-kurtarma
operasyonlarında etkin bir şekilde kullanılmaktadır. Ancak, İHA'ların etkin kullanımını
artırmak ve daha zorlu görevleri yerine getirebilmeleri için, otonom iniş ve kalkış
kabiliyetlerinin geliştirilmesi büyük bir önem taşımaktadır. Bu çalışmada, İHA'ların
hareketli bir platforma otonom olarak iniş yapabilmesi için geliştirilen sistem, konum
bilgileri, Kalman filtresi ve görüntüye dayalı nesne tespiti yöntemleri ile desteklenmiştir.
Bu tez çalışmasında, İHA'nın hareketli bir platforma otonom iniş yapabilmesi için
benzetim ortamında geliştirilen sistem, İHA'nın kendi konum bilgilerinin yanı sıra
hareketli platformun konum, hız ve yönelim verilerinden de faydalanmaktadır. İniş
pistinin tespiti için özel olarak eğitilmiş YOLO V8 nesne tespit modeli ile pistin konum
bilgileri elde edilmiş ve bu sayede yüksek hassasiyetli iniş gerçekleştirilmiştir. Sistemin
performansını ölçmek ve geliştirmek amacıyla dört yenilikçi senaryo oluşturularak,
İHA'nın değişken irtifa ve bölgelerde yapılan çeşitli ölçümler sonucunda hareketli
platforma başarılı bir şekilde otonom iniş yapabildiğini göstermektedir. Benzetimlerde,
değişken hız ve yöne sahip yan rüzgâr ve sis nedeni ile kısıtlı görüş etkileri de incelenerek
sistemin performansı test edilmiştir. Ayrıca, birden fazla iniş pistinin bulunduğu
senaryoda, İHA başlangıç anında kendine en yakın olan kara aracını başarıyla iniş hedefi
olarak seçmiştir. Hareketli platform tarafından sağlanan GPS konumu, iniş sisteminin
etkinlik alanını genişletmektedir. Platformun GPS konumu ve İHA üzerindeki Atalet
Ölçüm Ünitesinden alınan yönelme açısıyla entegre edilen Kalman filtresi kullanılarak
platformun hareket yönünde bir buluşma noktası belirlenmekte ve bu sayede daha verimli
bir yörünge elde edilmektedir. Literatürdeki benzer çalışmalara kıyasla hedefe daha kısa
bir rota üzerinden ulaşılabilmesi ve irtifa değişikliklerini içeren yeni bir yaklaşma ve iniş
yörüngesi geliştirilmesi çalışmanın özgünlüğü olarak ortaya çıkmaktadır. Geliştirilen
sistem, çeşitli İHA ve kara aracı platformlarıyla entegrasyon imkânı sunarak farklı görev
gereksinimlerine uygun çözümler sunabilmektedir. | Havacılık ve Uzay Mühendisliği |
Bu tez çalışması; Kayseri ilindeki çiftliklerde üretilen, köy pazarlarında satışa sunulan 100 adet çiğ süt numunesinden ve marketlerde satışa sunulan 100 adet süt ürününden (peynir, tereyağ, yoğurt, kefir, sütlü tatlı) izole edilen Escherichia coli O26, O157 ve O111 suşlarının varlığı, izolatların çeşitli antibiyotiklere duyarlılıkları ve moleküler tiplendirilmesi amacıyla yapılmıştır.
Süt ve süt ürünlerinde bulunması muhtemel E. coli'ler izole edilmiştir. Fenotipik testler ve moleküler identifikasyon testleri (Polimeraz Zincir Reaksiyonu) ile izolatlar identifiye edilmiştir. İzolatların serotiplerinin belirlenmesi amacıyla PCR testleri yapılmıştır. İzolatların; nalidiksik asit, siprofloksasin, tetrasiklin, trimetoprim sulfametoksazol, amoksisilin klavulanik asit, neomisin, gentamisin, azitromisin, eritromisin ve sefazolin antibiyotiklerine karşı direnç durumu disk difüzyon testi ve E test ile ortaya konulmuştur. İzolatların moleküler tiplendirilmesi amacıyla Enterobacterial repetitive intergenic consensus-PCR (ERIC-PCR) yapılmıştır.
Çalışmada izolasyon yapılan örneklerin 88'i; E. coli yönünden pozitif olarak tespit edilmiştir. Yapılan PCR testleri sonucunda 88 izolattan 3'ü E. coli O157:H7, 1 izolat E. coli O26:H11 yönünden pozitif olarak tespit edilmesine rağmen, E. coli O111:H8 serotipi bulunamamıştır. E. coli serotiplerine yapılan antibiyotik duyarlılık testleri sonunda sırasıyla eritromisin ve sefazolin %75 dirençli, neomisin ve amoksisilin klavulanik asite %50 dirençli, gentamisin, tetrasiklin ve trimetoprim sulfametoksazol ise %25 dirençli olarak tespit edilmiştir. Ayrıca siprofloksasin ve azitromisin izolatların %100'üne duyarlı bulunmuştur. E test ile disk difüzyon testi sonuçlarının uyumlu olduğu tespit edilmiştir. Yapılan ERIC-PCR sonuçlarına göre izolatların genetik yönden birbirinden farklı olduğu ortaya konmuştur.
Sonuç olarak; çalışmamızda toplanan numunelerden 88 izolat E. coli yönünden pozitif bulunmuştur. Testler sonunda üç izolatın E. coli O157:H7 ve bir izolatın da E. coli O26:H11 olarak tespit edilmesi sokak sütü kullanımının ya da hijyen kurallarına uyulmadan üretilen süt ürünlerinin halk sağlığını olumsuz yönde etkilemesi açısından önemlidir. Antibiyotik duyarlılık testleri sonunda yüksek derecede direncin bulunması halk sağlığı açısından risk arz etmektedir. Süt ve süt ürünlerinde E. coli ve serotiplerinden kaynaklanabilecek hastalıklarla mücadele açısından hijyenik tedbirler uygulanmalı, artan antibiyotik direncin önlenmesi amacıyla antibiyotik kullanımının kontrol altında tutulması gerekmektedir. | Besin Hijyeni ve Teknolojisi |
ÜÇ FAZLI ASENKRON MOTORLARDA RULMAN ARIZALARINI TESPİTETMEK ÜZERE X-Y DÖNÜŞÜMÜ VE RTFA YAPAY SİNİR AĞI ALGORİTMASIİÇEREN YENİ BİR YÖNTEMİN TASARLANMASI VE UYGULANMASIİzzet Yılmaz ÖNELElektrik Mühendisliği, Doktora TeziAsenkron motorlar; basit ve dayanıklı yapıları, son derece ucuz maliyetleri ve çeşitli güçlerdekolaylıkla üretilebilmeleri gibi nedenlerden dolayı endüstride kullanılan motorların %90'ınıoluşturmaktadır. Bununla birlikte, asenkron motorlar; birçok endüstriyel proseste; kritiköneme sahip bileşenlerin en önemlilerinden biridir. Bu nedenle, asenkron motorlarınarızalanmadan uzun süre çalışması veya meydana gelebilecek arızaların önceden tespiti önemkazanmaktadır. Araştırmalar göstermiştir ki, asenkron motorlarda görülen tüm arızalarınyaklaşık olarak %40 - 50 `si rulman problemlerinden ileri gelmektedir ki arızalar; iç ya da dışbileziklerin veya bilezikler arasına yerleştirilmiş olan bilyaların ya da bilyaları bir arada tutanve kafes adı verilen bağlantının aşınması ya da korozyona uğraması, nedeniyle meydana gelir.Bu bakımdan tezin amacı; üç fazlı asenkron motorda meydana gelen ve yukarıda bahsedilenrulman arızalarının; arıza cinsiyle beraber otomatik olarak tespit edilmesini sağlayan birsistemin tasarımı olarak belirlenmiştir. Bununla da endüstriye çok önemli bir katkısağlanacağı tahmin edilmektedir.Gerçekleştirilen çalışma dört bölümde özetlenmiştir:Birinci bölümde; asenkron motorun yapısı ve matematiksel modelinden bahsedildikten sonramotorda meydana gelen arızalar anlatılmıştır. Bu bölümün sonunda rulman arızalarınınnedenleri, belirtileri ve korunma yolları detaylı olarak verilmiştir.İkinci bölümde; öncelikle YSA'ları ve kullanım alanları hakkında kısaca bilgi verildiktensonra deneysel çalışmada kullanılan RTFA ağ yapısı anlatılmış olup, daha sonra asenkronmotorda meydana gelen arızaların tespitinde YSA'nın nasıl kullanıldığından, literatürdenörnekler verilerek, bahsedilmiştir.Üçüncü bölümde gerçekleştirilen uygulama devresi ve elde edilen eğriler bulunmaktadır. Bubölümde asenkron motorlarda meydana gelen rulman arızalarını tespit etmek için kullanılanFFT Analizi, Park Dönüşümü analizi ve X-Y Dönüşümü analizi yöntemlerine ilişkinsonuçlar bulunmaktadır.Dördüncü ve son bölümde, metotlar arasında bir mukayese yapılarak, teklif edilen yöntemindaha önce kullanılanlara göre üstün ve zayıf yanları belirtilmiştir. | Elektrik ve Elektronik Mühendisliği |
Dişler, bireyler ve popülasyonlar hakkında değerli bilgi kaynaklarıdır. Dişlerin incelenmesiyle birlikte tüketilen gıdaların bileşimleri tespit edilebilmektedir. Uygarlıkların gelişmesiyle toplumlarda statü farklılıkları meydana gelmiştir. Buna bağlı olarak gıdalara ulaşım da değişiklik göstermiştir. Popülasyonlar arasındaki beslenme farklılıkları, diyet ve sağlık durumlarında da farklılıklar olmasına neden olmaktadır. Diş patolojileri analiz edilerek ve Eski Anadolu Topluluklarıyla karşılaştırılarak bu farklılıkların nedenleri anlaşılmaya çalışılmıştır.
Bu çalışma Kütahya ilinin Domaniç ilçe merkezindeki Hisar Mahallesi'nde yer alan Anıtsal Tonozlu Mezar Odası'nda 2016 yılında yapılan kurtarma kazısında ortaya çıkarılan iskelet materyallerinden yararlanılarak yapılmıştır. Tonozlu mezarın inşasının 2. yy. olduğu düşünülse de gömülerin ne zaman yapıldığı konusunda net bir çıkarım yapılamamıştır. İskeletler yığıntı halinde olduğu için insitu konumunda değillerdir. Mezar içerisinde Roma Dönemi'ne ait olduğu düşünülen iskeletlerin paleoantropolojik incelemesi yapılarak; 3 bebek, 10 çocuk ve 70 erişkin olmak üzere toplam 83 birey tespit edilmiştir. Bu bireylere ait toplam 506 daimi diş (2 tane gömük, 6 tane kökten kırık toplam 8 diş çalışmaya dahil edilmemiştir) incelenerek toplumun ağız ve diş sağlığı hakkında bilgi edinilmeye çalışılmıştır. Bu çalışmada; diş çürüğü, apse, diş aşınması, periodontal hastalıklar, diş taşı, hypoplasia ve antemortem diş kaybı (AMDK) oranları belirlenmiş ve elde edilen sonuçlar Eski Anadolu Topluluklarının ortalamaları ile karşılaştırılmıştır. Yapılan dental analiz sonucunda; diş çürüğü % 19,57 (düzeltilmemiş), apse % 2,78, periodontal hastalıklar % 67,33, diş taşı % 35,38, hypoplasia % 17,19, AMDK % 13,39 oranlarında tespit edilmiştir. Diş aşınması ise ortalama 3-4 derece değerinde bulunmuştur. Diş patolojileri değerlendirildiğinde, topluluğun tarıma dayalı topluluklarla daha çok benzerlik gösterdiği ve çürük oluşumuna işlem görmüş yüksek karbonhidrat içeren yiyeceklerin belli oranda neden olduğu düşünülmektedir. Aşınma derecesinin fazla olmaması, yumuşak gıdalarla beslenildiğini destekler niteliktedir. Hypoplasia oranının ve şiddetinin düşük olması ise Anıtsal Mezar'da bulunan bireylerin erken çocukluk dönemlerinde fizyolojik strese çok daha az maruz kaldıklarını göstermektedir. Ağız ve diş sağlığı verileri bir bütün içinde analiz edildiğinde; Anıt Mezar içinde bulunan insanların sosyo-ekonomik yapılarının yaşadıkları çevreye göre daha elverişli, buna bağlı olarak beslenme şartlarının da diğer Eski Anadolu Topluluklarına göre daha iyi olduğu sonucuna ulaşılabilir. | Antropoloji |
Aşırı kullanımdan kaynaklanan sakatlıklar, profesyonel bale dansçıları arasında sık rastlanan sakatlıklardır. Bu sakatlıklar içinde en çok rastlanan grubu oluşturan ayak ve ayak bileği sakatlıkları, oluşma biçimleri, nedenleri, ortaya çıkma aşamaları ve etkileri ile bu çalışmanın ana konusudur.
Dansçılar geçirdikleri sakatlıkların ardından dans etmeye ara vererek rehabilitasyon dönemine girdiklerinde kas kuvvetlerinde ve kondisyonlarında ciddi kayıplar gözlenmektedir. Dansçıların tedavileri tamamlanıp tekrar çalışmaya başladıkları dönemlerde kas kuvvetlerini ve kondisyonlarını eski formlarına getirebilmeleri için Pilates egzersizlerinin yararları çeşitli araştırmalar ile ortaya konmuştur.
Bu tez çalışması kapsamında Türkiye'deki profesyonel bale dansçıları arasında bir anket yapılmıştır. Anketin kapsamı dansçılara dair sakatlık profilleri, geçirdikleri farklı tedavi yöntemleri ve rehabilitasyon sürelerini içermektedir. Özel olarak ise pilates egzersizleri üzerine odaklanarak, pilatesin dansçılar tarafından tanınırlığı ve gözlemlenen yararlarına dair bilgiler araştırılmıştır.
Anahtar Sözcükler
Aşırı Kullanım, Bale, Sakatlık, Ayak ve Ayak Bileği Sakatlıkları, Pilates, Rehabilitasyon | Bale ve Dans |
Bu tez çalışmasında günümüzde örgütsel bağlılığa olan ilginin artmasıyla birlikte, çalışanların özellikle örgütsel bağlılığı etkileyen örgütsel faktörler düzleminde örgütsel bağlılık algıları incelenmiş ve analiz edilmiştir. İnternetin yayılması ve gelişmesiyle insanların da yeniçağ ile birlikte tüketim alışkanlıkları farklılaşmış ve her türlü alışveriş artık sanal âleme taşınmıştır. İşte bundandır ki, günümüzde e-ticaret sektörü gelişmekte ve çok ilgi görmektedir. E-ticaret sektörünün gelişmesiyle birlikte bu alanda çalışan sayısı da çeşitli kademelerde artmaktadır.
Bu çalışmada Türkiye'nin e-ticaret sektöründe faaliyet gösteren lider bir şirketinde beyaz yaka statüsünde ve ekip yöneten yönetici çalışanlarla, örgütsel bağlılık ve örgütsel bağlılığı etkileyen örgütsel faktörler üzerine derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Yapılan görüşmeler neticesinde örgütsel bağlılığı etkileyen çeşitli bireysel, yönetsel ve örgütsel faktörler tespit edilmiştir. Özellikle ve sırasıyla, ücret düzeyi, yönetim biçimi, liderlik, işin niteliği, önemi ve örgütsel adalet kavramlarının katılımcıların örgütsel bağlılık algısını etkileyen unsurlar olduğu belirlenmiştir. Ayrıca çalışanlara, örgütsel bağlılığı artırmak için insan kaynaklarının ne gibi uygulamalar yapması gerektiği yönünde soru sorulmuş ve çalışanlardan ücret düzeylerinin iyileştirilmesi, etkin kariyer planının yapılması, şeffaf, adil, sübjektif olmayan bir performans sisteminin geliştirilmesi, liderler önderliğinde belirli periyotlarda şirketin genel durumu hakkında bilgilendirici toplantılar yapılması, kolektif düzeyde keyif verici çeşitli sosyal aktivitelerin yapılması, çalışanlara kendilerini hem teknik hem de sosyal alanlarda geliştirebilmeleri için daha çok eğitim verilmesi, insan kaynakları biriminde çalışanların daha birleştirici ve iletişimi kuvvetli olan çalışanlardan oluşması gerektiği yönünde olmak üzere çeşitli öneriler alınmıştır. | Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri |
Amaç: Bu çalışmanın amacı tedavi ve takibi hastanemizde yapılan ayak ve ayak bileği yerleşimli malign tümörü olan 30 hastanın demografik verilerini, bu tümörlerin tanı ve tedavi yönetimini ve cerrahi sonrası klinik sonuçlarını retrospektif olarak araştırıp, bu lokalizasyonda yerleşimli tümörlere olan yaklaşımın önemini vurgulamaktır
Gereç ve yöntem: Merkezimizde Aralık 2009 ile Aralık 2018 tarihleri arasında ayak ve ayak bileği çevresi yerleşimli tümörü olup, histopatolojik inceleme sonucu malign olarak değerlendirilen ve tarafımızca cerrahi tedavi yapılan 30 hasta retrospektif olarak araştırılmıştır.
Bulgular: Çalışmaya 13'ü kadın (%43,3), 17'si erkek (%56,7) yaş ortalaması 49,3±23,7 olan 30 hasta dahil edilmiştir. Malign tümörlerin 14'ü sol taraf (%46,7), 16'sı sağ taraf (%53,3) yerleşimlidir. Tümörlerin 13'ü ön ayak, 3'ü orta ayak, 4'ü arka ayak ve 10 tanesi ayak bileği yerleşimlidir. Preop semptom olarak hastalar ağrı, şişlik, ülsere lezyon ve palpabıl kitle ile başvurmuştur. Preop semptom süresi ortalama 16,9±17,7 ay olarak saptanmıştır. Preop semptom süresi, hastaların %33,3'ünde 6 aydan kısa iken, %66,7'sinde 6 aydan daha uzun olarak saptanmıştır. Çalışmaya alınan 30 hastanın 7'si skuamöz hücreli karsinom, 6'sı sinoviyal sarkom, 4'ü malign melanom, 3'ü Ewing sarkom, 3'ü kondrosarkom, 3'ü osteosarkom, 1'i malign mezenkimal tümör, 1'i verrüköz karsinom, 1'i ekstra aksial kordoma, 1'i miksofibrosarkom olarak tanı almıştır. 26 hastaya ekstremite koruyucu cerrahi yapılırken, bunlardan 2 tanesine daha sonra nüks sebebiyle sekonder ampütasyon ve diğer 4 hastaya primer ampütasyon yapılmıştır.
Sonuç: Ayak ve ayak bileği yerleşimli bir lezyonunun patolojisi ve anatomisi hakkında daha kapsamlı bir anlayışla, mümkün olduğunca çok işlevi korurken güvenli rezeksiyon elde edilebilir. Çoğu ayak ve ayak bileği malignitesi vakasında, multidisipliner bir yaklaşımla uygun teşhis yöntemlerinin kullanımı, adjuvan yöntemler, özel rekonstrüksiyon teknikleri, tecrübe, beceri ve yaratıcılık ile kabul edilebilir onkolojik sonuçlarla başarılı bir şekilde ekstremite koruyucu cerrahi yapmak mümkündür. Bu çalışmada verilen örnekler ile ayak ve ayak bileği tümörlerinin heterojen patolojisinin anlaşılması ve sonuç olarak terapötik başarının iyileştirilmesine yardımcı olabilir. | Ortopedi ve Travmatoloji |
Türk mûsikîsi nazarî sistemi içinde önemli yere sahip olan "makâm" kavramını anlayabilmek için, nazarî tanımları ve besteleri göz önünde bulundurmak gereklidir. Nazarî tanımlar, sözel ifadede bir çıkış noktası olarak önem arz etmekte ve bulundukları dönemin anlayışını vurgulayan önemli yazılı kaynaklardır. Fakat bunun yanında nazarî tanımların uygulamada nasıl rol oynadığını anlayabilmek için bestelenen eserlerin de incelenmesi gerekmektedir. Bu çalışmada; 15.yy'dan günümüze Nihâvend ve içinde Nihâvend nağmesi bulunduran terkiblere ait nazarî tanımlar ile bestekârların bu makâmlarda bestelemiş oldukları eserlerin karşılaştırmalı analizi yapılarak; Nihâvend ve içinde Nihâvend nağmesi bulunduran terkiblerin nazarî tanımlarının uğradığı değişiklikler ile bestelenmiş eserlerin nazarî tariflerle benzerlik veya farklılıklarının tespit edilmesi, böylece Türk mûsikîsi tarihi için yeni bir kaynak temininin sağlanması amaçlanmıştır. Çalışmanın evrenini; Türk mûsıkîsi nazariyecilerinin vermiş olduğu makâm/terkîb tanımlarının tamamı ile bestelenmiş eserler temsil etmektedir. Araştırmada küme örnekleme yöntemi kullanılmıştır. 15.yüzyıldan günümüze Nihâvend ve içinde Nihâvend nağmesi bulunduran makâmların / terkiblerin nazarî tanımları ile bu makâm/terkîblerde bestelenmiş Ali Ufkî, Kantemiroğlu Edvârı, Darülelhan / İstanbul Konservatuvarı Neşriyatı kapsamında kayıtlı toplam 55 eser araştırmanın örneklemini temsil etmektedir. Yapılan analiz sonucunda; 15.yüzyıldan günümüze Nihâvend ve içinde Nihâvend nağmesi bulunduran terkîblerin nazarî tanımlarının değişikliğe uğradığı tespit edilmiştir. Ayrıca nazarî tariflerle bestekârların eserlerindeki seyir işlenişi yönünden benzerlikler ve farklılıklar tespit edilmiştir. | Müzik |
Bu çalışmada betonarme kirişlerin eğilme etkisi sebebiyle çekme gerilmelerinin meydana geldiği alt yüzeylerde ve kesme gerilmelerinin meydana geldiği L/4 mesafedeki yan yüzeylerde CFRP tekstilleri ile güçlendirme amacıyla sarılma yapılmıştır. Deneysel çalışmada, 9 adet betonarme kiriş deney elemanı üretilmiştir. Güçlendirilen betonarme kirişlerin yük-deplasman davranışı, sünekliği ve enerji tüketim kapasiteleri araştırılmıştır. Kesme yönünden yetersiz olarak üretilen kirişlerin kesme bölgelerine 90º ve 45º'lik açılarla CFRP tekstilleri yapıştırılmıştır. Güçlendirme sonrasında kirişlerde % 60 kesme kapasitesinin arttığı gözlenmiştir. 45º'lik ve 90º'lik CFRP uygulamaları arasında anlamlı bir fark olmadığı tespit edilmiştir. | Teknik Eğitim |
Petrolün keşfi ve modern endüstrinin gelişimi ile birlikte enerjiye olan ihtiyacın artması ve bu ihtiyacın petrolden karşılanma talebi zamanla artmıştır. Elbette petrolün çıkartıldığı yerden dünya pazarına sunulmasında şüphesiz ki deniz yolu önemli bir yere sahiptir. Deniz yolu taşımacılığında petrolün gemide ve sahil tanklarında depolanması ve iki taraf arasındaki olan petrol hareketlerinde (yükleme ve tahliye), petrolü taşıyan geminin ve petrolün depolandığı sahil tanklarını içeren terminalin teknik açıdan yeterliliği kadar gemi ve terminal personeli ile birlikte sürecin parçası olan bağımsız gözetim hizmeti personeli de şüphesiz maliyet ve enerji unsurlarından olan kargo ve zaman kayıpları açısından önemli yer teşkil etmektedir. Ülkemize giriş yapan ya da giden petrolün, tahliyesi, yüklemesi ya da depolanması faaliyetlerinde sürecin her adımında ilgili ekipmanlar ile birlikte bu ekipmanların prosedürlere bağlı kalarak etkin biçimde kullanılması, takip edilmesi ya da sevk ve idaresinin sağlanması anlamında şüphesiz ki teknik personelin sahip olduğu teknik bilgi ve tecrübenin sağlıklı şekilde uygulanabilmesi için motivasyon ve teşvik faktörü çok önemli yer tutmaktadır. Süreç sırasında, miktar hesaplama, pompaj, numune alım ve idaresi uygulamasında görevli olan gerek gemi personeli gerek terminal personeli gerekse bağımsız gözetim firma personeli tıpkı üç ayaklı sac gibi kombine haldedir. Bundan dolayıdır ki tüm operasyon sürecinin vazgeçilmez öğesi olan teknik personel bu üç ayrı unsurda ele alınacaktır. Operasyonların optimizasyonu açısından, gemi ve terminal tarafları ile birlikte üçüncü unsur olan bağımsız gözetim hizmeti personelinin teknik açıdan prosedürlere bağlı kalarak olası kayıpların önüne geçebilmek açısından incelenmiş olup mevcut sorunlar ve bunlara istinaden alternatif çözümler üzerinde çalışma yapılmıştır. Bu çalışmamızda sektörde direk ya da dolaylı yönden, içinde olan ve kendi alanında uzmanlaşmış 87 kişiden oluşan teknik personele toplamda 33 sorudan oluşan anket soruları sorulmuştur. Alınan cevaplara istinaden elde edilen veriler grafiklere dökülerek yorumlanması yapılmış ve elde edilen bulgular ışığında operasyonların optimizasyonu için alternatif çözüm önerileri sunulmuştur. Sonuç olarak, eğitimlerin teorik ile birlikte pratik anlamda artırılması, teknik personelin çalışma hayatında insan hatalarından kaynaklı olabilecek olası kargo ve zaman kayıplarının önüne geçebilmek adına motivasyon ve verimliliğinin artırılması gerektiği görülmüş olup çalışma koşullarının daha iyi hale getirilmesi ile birlikte çalışma ortamındaki teknik personelin güvenlik ve sağlık açısından sigara içmemesi sonucuna varılmıştır. | Petrol ve Doğal Gaz Mühendisliği |
Giriş ve Amaç: Birinci basamağın en temel özelliklerinden biri olan kronik hasta takibi ve koruyucu hekimlik yaklaşımı kapsamında hipertansiyon hastaları aile hekimleri tarafından oldukça yakından izlenen hasta grubudur. Aile hekimleri tarafından takip edilen hipertansif hastalar iyi bir kan basıncı düzenlenmesi ile kardiyovasküler risklerden ve diğer komplikasyonlardan korunmuş olur. Bu sebeple aile hekiminin doğru tansiyon ölçümünü bilmesi ve uygulaması oldukça önemlidir. Bu çalışmada da amacımız Ankara ilinde eğitim gören aile hekimliği asistanlarının kan basıncı ölçümü hakkındaki yaklaşımlarını saptamaktır.
Gereç ve Yöntem: Araştırmamız kesitsel ve gözlemsel bir çalışmadır. Araştırma, aile hekimliği asistanlarının tansiyon ölçümüne ilişkin bilgi ve tutumlarını belirlemek amacıyla anket çalışması olarak tasarlanmıştır. Anketimizde bilgi düzeyi ve uygulama düzeyi puanları hesaplandı. Araştırmanın evrenini Ankara'da görev yapan tüm aile hekimliği asistanları ve yaklaşık 500 kişi oluşturmaktadır. Anket formları çevrimiçi olarak katılımcılara sunuldu ve ilgili tüm kliniklere iki kez ulaşıldığında anket sonlandırıldı. Araştırma için örneklem alınmamış ve tüm evrene ulaşılması hedeflenmiştir. Anket, Haziran-Temmuz 2022 tarihleri arasında araştırmaya katılmaya gönüllü olan 223 asistan hekim tarafından doldurulmuştur.
Bulgular: Uygulama pratiği değerlendirme puanı ortalaması 4,56±2,40 olup, asistanlar en düşük 0, en yüksek 13 puan aldı. Bilgi düzeyi değerlendirme puanı ortalaması ise 15,44±2,25 olup, asistanlar en düşük 1, en yüksek 19 puan aldı. Uygulama pratiği değerlendirmesinde 11 soru yer almıştır ve en fazla doğru cevaplanan soru ölçümden önce hastayı en az 5 dakika dinlendirmek; en az doğru cevaplanan soru ise hekimin çalıştığı kurumda zayıf hastalara uygun bir manşon bulundurması ve risk faktörlerinden bağımsız her hastada ilk muayenede ortostatik hipotansiyona bakılması gerektiğidir. Bilgi düzeyi değerlendirmesinde 17 soru yer almıştır ve en fazla doğru cevaplanan soru kolu sıkan giysilerin giyilmemesi ve ölçüm yapılan odanın ne sıcak ne de soğuk olması; en az doğru cevaplanan soru ise gece ayaktan kan basıncı takibinin 120/70 mmHg olduğu sorulardır. Anket sorularından "Bilgim yok" seçeneği en fazla cevaplanan düzenli kalibrasyon sağlama sorusunda, en az cevaplanan ise kolu sıkan giysiler giyilebilir sorusundadır. Sözleşmeli aile hekimliği eğitimi alan asistanların uygulama puan ortalamalarının tam zamanlı aile hekimliği uzmanlık eğitimi alan asitanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu belirlendi (p<0,001).
Sonuç: Kan basıncı ölçümü ile ilgili sorulara genel olarak bakıldığında, ölçümlerin uygunluk oranının düşük ancak bilgi düzeylerinin daha yüksek olduğu anlaşılmaktadır. Aile hekimliği asistanlarının tekrarlayan eğitimler ile unutulan, gözden kaçan veya ihmal edilen adımları tekrar gözden geçirilmesi doğru kan basıncı ölçüm farkındalığı için etkili bir yaklaşımdır. Tam zamanlı aile hekimliği asistanlarının eğitiminde, teorik eğitimin aynı zamanda uygulamalı eğitimle de desteklenmesi gerektiğine inanıyoruz. Her hekim için tansiyon ölçümündeki hataları bulmaya yönelik uygulamalar yapılmalı ve hekimlerin tansiyon ölçümündeki eksiklikleri giderilmelidir. | Aile Hekimliği |
1883 yılında İstanköy'de (Kos) dünyaya gelen Şükrü Kaya, ilk ve orta öğrenimini sırasıyla İstanköy, Midilli ve İstanbul'da tamamlamış; daha sonra II. Meşrutiyet idaresi tarafından hukuk öğrenimini ikmal etmek üzere Paris'e gönderilmiştir. İyi bir hukuk eğitimine sahip olan Şükrü Kaya, Osmanlı'nın son döneminde birçok önemli ve kritik devlet işinde görev almıştır. Şükrü Kaya'nın gençlik yılları Osmanlı Devleti'nin çöküş evresine denk geldiğinden, tıpkı kuşağındaki bir çok aydın gibi onda da devleti kurtarma düşüncesi ön plana çıkmıştır. Jön Türklerden esinlenen Şükrü Kaya, sekülarist, pozitivist bir düşünce anlayışına sahip olmuş; Paris'te bulunduğu süre içerisinde de bir dönem sosyalizmden etkilenmiştir. Şükrü Kaya'nın aktif siyasi yaşamı, 1923'te II. dönemde TBMM'ye Muğla mebusu olarak seçilmesiyle başlamıştır. 1924'te Ziraat Vekilliği, 1925'te Hariciye Vekilliği yapan Şükrü Kaya, daha sonra TBMM Hariciye Komisyonu Başkanlığında bulunmuştur. 1927-1938 yılları arasında da Dâhiliye Vekili olan Şükrü Kaya, Atatürk döneminde en uzun süre bakanlık yapan ikinci kişi olma özelliğine sahip olmuştur. Atatürk'ün Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya, parti devlet bütünleşmesi kapsamında 1936-1938 yılları arasında CHP Genel Sekreterliğini de yürüterek devlet ve parti içindeki konumunu güçlendirmiştir. Atatürk'ün en yakın arkadaşlarından olan ve otoriter kimliğiyle tanınan Şükrü Kaya, Türk İnkılabı'nın uygulayıcı önder kadrosu içerisinde yer almıştır. Şükrü Kaya, İnkılabın devlet hayatında ve toplum katmanlarında egemen hale getirilmesi için büyük bir çaba sarf etmiştir. 1938'de İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra, aralarındaki politik rekabetten dolayı siyaset dışı bırakılan Şükrü Kaya, 1959'da İstanbul'da vefat etmiştir.Anahtar Kavramlar: Şükrü Kaya, Atatürk, Dâhiliye Vekâleti, Cumhuriyet Halk Partisi, Türk İnkılabı. | Biyografi |
Kişinin dünyayı algılamasında en fazla öneme sahip duyularından birisi olan görme duyusunu kullanarak gerçeğe en yakın deneyimleri sunma yolu olarak tercih edilen sinema sektöründe, daha önce görülmeyen ve deneyimlenmeyeni deneyimlemenin yollarını arayan Morton Heilig 1962 tarihinde geleceğin sineması olarak adlandırdığı izleyicilerinin tüm duyularına hitap edecek Sensorama adındaki ilk Sanal Gerçeklik deneyimini geliştirmiştir. Bu gelişmeden birkaç yıl sonra Uluslararası Bilgi İşlem Federasyonu Konferansında insanların mümkün olduğunca çok duyusuna hitap edebilecek, farkı veri girdi ve çıktı araçlarıyla uyumlu çalışabilen ve kullanıcısının bakış açısına göre görsel üretebilecek bir bilgisayar ekranının fiziksel dünyada deneyimleyemeyeceğimiz kavramları deneyimleyebilmemize olanak tanıyabileceği öne sürülmüştür. Bu öngörü günümüzde Karma Gerçeklik (KG) olarak tanımlanan ve Artırılmış Gerçeklik (AG) ve Sanal Gerçeklik (SG) alanlarını kapsayan, yapay/bilgisayar tarafından üretilmiş çevrelerin geliştirilmesinin temelini oluşturmuştur. Kullanıcılarını tamamen sarmalayan ve onların tüm duyularına hitap ederek yapay olarak üretilen bir ortamı deneyimlemelerine olanak tanıyan SG kavramı yıllar içerisinde alt bölümlere ayrılarak kullanıcıların yeni deneyimler edinebilecekleri farklı çevrelerin geliştirildiği bir araştırma alanı haline gelmiştir. Bu araştırma alanının alt başlıklarından birisi olan AG kavramı ise SG'nin aksine kullanıcıların tamamen yapay bir çevrede değil, gerçek mekanda bulunan nesnelerle ilgili farkındalıklarının, bilgisayar yardımıyla üretilen bilgi katmanlarının gerçek çevreye veya gerçek çevrede bulunan nesnelere eklenerek deneyimlenmesi ve artırılmasını sağlayan teknolojilerin açıklanmasında kullanılmaktadır.
Sağlık, turizm, eğlence, savunma, bakım ve onarım, eğitim, tasarım gibi birçok alanda kullanılan AG sistemlerinden kullanıcıların motivasyonunu artırmak, öğrenme deneyimlerini zenginleştirmek ve iyileştirmek, mekansal farkındalıklarını ve 3 boyutlu düşünme becerilerini artırmak, görevlerini daha verimli bir şekilde gerçekleştirmelerini sağlamak, fikirlerini hızlı bir şekilde görselleştirmelerine, değerlendirmelerine ve paylaşmalarına yardımcı olmak gibi amaçlarla faydalanılmaktadır. Tasarım sürecinde kullanıcıya avantaj sağlayacak bu özelliklere sahip olması nedeniyle AG teknolojisi geleneksel ve dijital tasarım yöntem ve araçlarının kendilerine özgü güçlü yanlarını bünyesine katarak özellikle tasarım sürecinin erken aşamalarında bu iki yöntemi birleştirebilecek bir köprü vazifesi görebilme potansiyeline sahiptir.
Bu doktora tezinde mimari tasarım sürecinin erken aşamasında kullanılacak AG uygulamalarının geliştirilme sürecinde kullanılabilecek yeni bir yöntem önerisi geliştirilmiştir. Önerilen yöntem izlenerek geliştirilen AG uygulamasının kullanıldığı tasarım egzersizlerinde elde edilen veri analiz edilerek geliştirilen uygulamanın kullanılabilirliğinin hangi yöntemler kullanılarak değerlendirilebileceği ve bu uygulamanın ne gibi özelliklere sahip olması gerektiği araştırma sorularına cevap aranmıştır.
Tez altı ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde motivasyon, araştırma soruları, tezin amacı, metodolojisi ve tezin literatüre katkısı ve yaygın etkisi ele alınmıştır. İkinci bölümde AG kavramı ve teknolojik değişimlerin bu paradigmaya etkisi tasarım perspektifinden ele alınmıştır. Ek olarak, AG sistemlerinin bileşenleri ve bileşenlerin avantajları ve sınırlamaları bir geliştiricinin bakış açısıyla tartışılmaktadır. Daha sonra AG teknolojilerinin kullanım alanları, mimarlık disiplinine odaklanılarak yapılan literatür taraması üzerinden örneklerle tartışılmıştır.
Üçüncü bölümde "MimAR" uygulamasının geliştirme süreci anlatılmaktadır. Öncelikle Birleşik Modelleme Dili (BMD) kavramı seçilen diyagramlarla örneklendirilerek tanıtılmıştır. Ardından uygulamanın yer/yönelim değişimi ve nesne modifikasyonu gibi çeşitli özellikleri sunulmakta ve açıklanmaktadır. "MimAR" uygulamasının sürekli ve döngüsel geliştirme sürecinde gerçekleştirilen iyileştirmeler sonucu geliştirilen farklı versiyonlar, kullanıcı geri bildirimi ve görselleştirme gibi konularda yapılan iyileştirmelere odaklanılarak sunulmuştur. Son olarak "MimAR" uygulamasının Grafik Kullanıcı Arayüzü (GKA) anlatılmıştır. Dördüncü bölümde, kullanılabilirlik kavramı ve kullanılabilirliği ölçmek için kullanılan farklı yöntemler açıklanmaktadır. Ayrıca farklı kullanılabilirlik yöntemleri karşılaştırılarak çalışma kapsamında Mobil Artırılmış Gerçeklik Kullanılabilirlik Ölçüsü (MAGKÖ), Sistem Kullanılabilirlik Ölçüsü (SKÖ) ve NASA İş Yükü Endeksi anketlerinin tercih edilme nedenleri açıklanmıştır.
Beşinci bölüm "MimAR"ın pilot çalışmalar ve deneysel çalışma ile değerlendirilme sürecinden oluşmaktadır. Ana çalışmadan önce, kullanılacak anketlerin anlaşılabilirliğini, uygulamanın kullanılabilirliğini ve deney kurgusunda herhangi bir değişikliğe gerek olup olmadığını değerlendirmek amacıyla pilot çalışmalar yapılmıştır. Pilot çalışmaların sonuçları ilgili bölümlerde açıklandıktan sonra, elde edilen sonuçlardan yola çıkılarak deneysel araştırmanın kurgusu ve anketlerde yapılan iyileştirmeler sunulmuştur. Bölümde daha sonra yer alan üç alt bölümde ise gönüllü katılımcılarla gerçekleştirilen ana çalışma kapsamında yapılan kullanılabilirlik, zihinsel iş yükü ve kullanıcıların tercihlerini belirlemeye yönelik gerçekleştirilen regresyon analizi çalışmaları ve sonuçları sunulmaktadır.
Altıncı bölümde tez kapsamında elde edilen sonuçlar kullanılabilirlik, kullanıcı tercihleri ve nitel kullanıcı geri bildirimlerine odaklanılarak tartışılmaktadır. Elde edilen sonuçlar, öncelikle doktora tezi sırasında izlenen uygulama geliştirme sürecinin başarılı ve uygulanabilir olduğunu göstermiştir. Uygulamanın kullanılabilirliğinin her zaman kabul edilebilir seviyede olması için geliştirme sürecinin sürekli ve döngüsel olması ve uygulamanın kullanılabilirliği ve iş yükünün süreç boyunca değerlendirilmesi gerekmektedir. İkinci olarak, araştırmacı tarafından tez kapsamında geliştirilen AG uygulaması, uygulamayı deneysel çalışma kapsamında erken tasarım evresinde kullanan katılımcılar tarafından MAGKÖ ve SKÖ anketleri kullanılarak kullanılabilirlik açısından değerlendirilmiş ve uygulamanın kabul edilebilir seviyede olduğu sonucu elde edilmiştir. Üçüncü olarak "MimAR"ın algılanan iş yükünün katılımcılar tarafından kabul edilebilir seviyede olduğu sunucu elde edilmiştir. Son olarak ise, erken mimari tasarım sürecinde kullanılmak üzere geliştirilen AG uygulamalarından kullanıcıların beklentilerinin tanımlanması için gerçekleştirilen çoklu doğrusal regresyon analizi sonucunda elde edilen modeller değerlendirildiğinde işaretleyiciler, etkileşim yöntemleri, nesne özellik modifikasyonu, grafik kullanıcı arayüzü özellikleri ve yazılım özelliği temalarının kullanıcıların bu teknolojiyi kabullenmelerinde etkisinin bulunduğu sonucuna varılmıştır. | Bilgisayar Mühendisliği Bilimleri-Bilgisayar ve Kontrol |
Amaç: Uteroservikal açının bakırlı rahim içi araçların dislokasyonunu öngörmede tanısal değerini incelemek.
Gereç ve Yöntem: Sağlık Bilimleri Üniversitesi İstanbul Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi aile planlaması ile jinekoloji polikliniklerine 01.12.20-01.06.21 tarihleri arasında başvuran, kontrasepsiyon yöntemi olarak bakırlı rahim içi araç (T Cu 380 A) yöntemi kullanan, polikliniğe son 6 hafta - 5 yıl içinde başvurmuş, 21-45 yaş arasındaki kadınlar çalışmaya dahil edildi. Rahim içi araç uygulanan hastaların takibinde rahim içi aracın disloke saptandığı vaka grubu (n=67) ile problem olmayan kontrol grubu (n=76) arasındaki uteroservikal açı transvajinal ultrasonografi ile incelendi ve uteroservikal açının dislokasyon/malpresentasyonu öngörmedeki etkisi araştırıldı.
Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 143 hastanın 67'sinde (%46,9) rahim içi araç dislokasyonu gözlenirken, 76'sında (%53,1) dislokasyon izlenmedi. Disloke kabul edilen grup ile disloke olmayan (kontrol) grubu arasında demografik özellikler; yaş, vücut kitle indeksi, eğitim durumu, gravide, parite ve doğum şekli açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Rahim içi araç dislokasyonu olan hastaların uteroservikal açı ortalaması 139.7±8.2, dislokasyon olmayan hastaların uteroservikal açı ortalaması 125.3±12.9 idi. Çoklu logistik regresyon analizinde uteroservikal açının bir birim artması rahim içi araç dislokasyonunu 1,31 kat artırdığı saptandı (%95 GA:1,06-1,63, p=0,012).
Sonuç: Uteroservikal açının rahim içi araç dislokasyonunu öngörmede tanısal değeri olduğu saptandı. Uteroservikal açının kestirim değeri 139.5 derece hesaplandı. Uteroservikal açısı 139.5 derece ve üstünde olan kadınlara ek bir danışmanlık verilebilir ve rahim içi araç takıldıktan sonra daha yakın takip edilebilir. | Aile Planlaması |
ÖZET Hizll kentleşme ile önem kazanan gecekondularda yasayan kadınların, en çok risk altında oldukları doğurganlık dönemlerindeki bazı tutum ve davranışlarım incelemek için planlanan bu araştırma, Ankara'nın Mamak ilçesindeki dört gecekondu mahallesinde yasayan 5074 evli-doğurgan kadından seçilen örneklemde gerçekleştirilmiştir. Araştırma sonucunda, kadının yası, evlilik süresi, kendisinin ve esinin eğitim düzeyi, doğduğu ve evlendiği yerleşim yeri özellikleri gibi faktörlerin yasayan çocuk ve isteyerek düşük sayıları ve etkili aile planlaması yöntemi kullanmalarına etkili olduğu görülmüştür. Bölgeye göç etmiş olan kadınların, göçten sonra ki ilk 10 yılda isteyerek düşüklerinin arttlgl, sonra azalmaya başladığı gözlenmiştir. Yeni göç etmiş olan kadınların doğurganlık konularında hedef grup olması gerekliliği düşünülmüştür. Araştırma sonuçlarının, ülkemiz genelinin bir sorunu olan güncel veri gereksinimine bir katkı olabileceği umut edilmektedir. 64 | Aile Planlaması |
Bu çalışmamızda Necip Mahfuz'un Midak Sokağı romanını inceledik; hayatı ve eserleri hakkında bilgiler verdik, edebiyata olan katkılarını aktardık. Bununla beraber; Mahfuz'un yaşadığı dönemi, tarihi ve siyasi açıdan irdeledik. Ayrıca, roman türünün edebiyata girişi ve dünyadaki gelişimi hususunda yüzeysel olarak, ayrıntıya girmeden bilgi sunduk. Romanın Batı âleminde ortaya çıkışından başlayarak Türk ve Arap toplumlarında adından söz ettirmiş, önemli romancıların faaliyetlerine ışık tutmaya gayret gösterdik. | Doğu Dilleri ve Edebiyatı |
Dünya kâğıt tüketimi son yıllarda üç kattan fazla artmıştır. Artan kâğıt kullanımı ciddi sosyal ve ekonomik zorluklar doğurmaktadır. Bir yandan kâğıt kullanımı ve kontrolsüz israfı kontrol edilemezken, diğer yandan kâğıt tüketimi iklim değişikliği krizine önemli bir katkı sağlamaktadır. Dijitalleşme ile perakende satış fişleri artık kâğıt yerine dijital ortamlarda oluşturulmaktadır. Bu sayede, kâğıt israfı önlenmekte ve çevre dostu bir yaklaşım sergilenmektedir. Ayrıca, dijital fişlerin saklanması ve arşivlenmesi daha kolay ve pratik olmaktadır. Fiziksel fişlerin kaybolma riski ortadan kalkmakta ve gerektiğinde kolayca erişilebilmektedir. Bu tezde, makbuzların günümüzde sahip olduğu çevre ve sağlık sorunlarını detaylarıyla ele alınmış ve sürdürülebilirlikle ilgili teorileri kullanarak daha iyi, daha çevre dostu, mevcut bir çözüm olan dijital makbuz önerilmiştir. Ayrıca, görev için uygun bir çözümü keşfetmek ve tanımlamak için nicel bir çalışma kullanılmıştır.
Dijital fişlerin kullanımı, aynı zamanda perakende işletmelerine maliyet tasarrufu sağlamaktadır. Kâğıt, mürekkep, kartuş ve yazıcı gibi malzemelerin kullanımı azalmakta ve bu sayede maliyetler düşmektedir. Ayrıca, dijital fişlerin oluşturulması ve paylaşılması daha hızlı ve kolay olduğu için işletmelerin zaman tasarrufu da sağlanmaktadır. Bu nedenle, perakende sektöründe dijitalleşme ve dijital fiş kullanımı giderek yaygınlaşmaktadır. Bu alanda yapılacak değişikliğin etkisi, şube sayısı ile çarpıldığında büyük maliyet düşüşü veya tasarruf sağlamaktadır. Migros bünyesinde bölge depo çıkış kayıtlarından ve aylık müşteri sayıları üzerinden Data Warehouse dan alınacak gerçek veriler analiz edilerek metre ve kilogram cinsinden yıllık kâğıt tüketimi hesaplanmıştır. Elde edilen bilgiler doğrultusunda, bu çalışma perakendede kâğıt hamurundan üretilen satış fişlerinin yerini alacak elektronik bir yöntem önermektedir. Perakende Satış fişinin dijitalleşmesi ile elde edilecek faydanın daha net bir şekilde anlaşılması hedeflenmektedir. | Yönetim Bilişim Sistemleri |
ÖZET 1. Bölüm Su, insanların hayatında önemli bir yer tutmakta ve çeşitli alanlarda kullanılmaktadır. Suyun kullanma alan ları da uygarlıkların gelişmesi ile gelişmiştir. Buna bağ lı olarak su tesisleri de detaylandırılmıştır. Osmanlı dö neminde de su tesisleri ve dolayısıyla çeşmeler, gelişmiş ve önemli bir yer tutmakta idi. Tezin konusu olan çeşmeleri anlatan eserlerde bü yük boşluk vardır. Bu çalışma bu boşluğu doldurma yolunda bir adım sayılmayı amaçlamaktadır. Osmanlı döneminde yapılan çeşmeler, mimari değer taşıyan birer yapıdır. Bu yapılar da mimari anıt derece sindedir. 2. Bölüm Osmanlılarda su işleri XII. asrın sonlarına doğru ileri bir dereceye ulaşmıştır. Birçok alanda olduğu gibi bu alanda da Avrupa'yı çok gerilerde bırakmıştır. Osmanlı ların yerleşim bölgelerinden ve başkent olan İstanbul *da yapxlan çeşme sayısı 800'ü geçtiği bilindiğine göre su IVtesislerine ne derece önem verdikleri anlaşılır, özellikle de çeşmelere... Osmanlılar 'da insanın ihtiyaçları ön planda tutulup karşılamak için büyük çabalar harcanmıştır* Su ÜıMyacınm. büyük bir kısmı çeşmelerden karşılanmaktadır. Çeşmeler bu ihtiyacı karşılamak üzere şehrin çeşitli yerlerinde kurul muştur. İhsana hizmet vermek için yapılan bu çeşmeler, in sanlar tarafından yoğun olarak kullanılan kamu yapılarının (cami, medrese, hastane, v.b.) yanlarında bulunmaktadır. Çeşmelerin yeri toplumun sosyal hayatında da vardır. Çeşmelerin yapım malzemesi olarak, işlev ve amacına uygun, doğada bol miktarda bulunan malzemeler seçilmiştir. Bu malzemeler taş ve mermerden ibarettir. Çeşmeler plân açısından derişik biçimdedir. Bu plan lar : t Kare. Dikdörtgen. Daire. Yarım daire. Elips. Çokgen halinde incelenebilir. Çeşmeler, amaçları yönünden şu biçimde sınıflandırılabilir: t İşlevsel : Mahallede, dolaşma ve dinlenme sırasında su sağlamak.. Anıtsal : Anıt derecesinde mimari eser bırakmak. Çeşmeyi oluşturan elemanlar ise :. Ayna taşı. Sütunlar. Kemerler. Musluk ve yalak. örtü ve saçakları sayılabilir.Çeşmeyi oluşturan bu elemanlar aynı zamanda çeşme nin süsünü de oluşturmaktadır. Çeşmelere su İki yol ile sağlanmaktadır :. Su şebekesine bağlamak. Sakalar vasıtası ile. 3. Bölüm Çeşmeler, şehirin birer elemanıdır. Bu elemanın can lı kalabilmesi için kullanıcılara devamlı olarak hizmet ver mesi gerekir. Toksa canlılığı sözkonusu olamaz. Bugün çeşmelerin yerini, işlevsel açıdan şunlar al mıştır : t Büfe, pastahane, v.b.. önceden at arabalarının atlarına su veren çeşme ler yerini motorlu arabalara akaryakıt veren istasyonlara bırakmıştır. Çeşmeler yayalar ile yakın ilişkidedir. Yayalar a şu imkânları sağlamaktadır : t Susuzlukları giderme. Temizlik ve serinletme t Güneşten, yağmurdan koruma v.b. gibi. Çeşmelerin, ağaçların, çiçeklerin, yeşilliklerin yetişmesinde önemli rolü vardır. Dolayısıyla şehirlere güzellik kazandırmaktadır. Şehirde parkların canlı kalması için çeşmeler gerekmektedir. VTOsmanlı dönemi çeşmelerine bugün bakılırsa şu tablo görülür î. Tamamen yıkılmış. Kismen yıkılmış. Ayakta fakat suyu akmaz t Suyu akar ancak bakıma muhtaç durumdadır. Şehir öğelerinden en fazla tahribata uğrayan çeşme lerdir. Halbuki çeşmeler, onarımı çok kolay olan yapılardır, Çeşmeleri bu durumdan kurtarmak ve korumak şu açı lardan gereklidir :. Çeşmelerin birer mimari anıt değerinde olmasından 9 Çeşmelerin birer sosyolojik öğe olmasından. Çeşmelerin tarihi ve kültürel değer taşıyan yapı olmasından. Çeşmeleri koruma işi de i. Yapısal açıdan restore etmek. Bunun için şu kurum lar arasında yardımlaşmak gereklidir : - Belediyeler - Vakıflar kurumu - Bilimsel kurumlar - Kullanıcılar - Yayın kurumları. Kullanıcıların bilinçlendirilmesi ile mümkün olur. VII | Sanat Tarihi |
Mimari proje yarışmaları günümüzde, mimarların yeni tasarımlarını ve konseptlerini ortaya koymasını sağlamakta ve tasarımcıların tanınabilirliğinin sağlanması açısından önemli bir rol oynamaktadır. Böylece mimarlar arasında yeni bir iletişim yöntemi gelişmektedir. Son yıllarda gelişen teknolojiyle beraber uluslararası ve ulusal ölçekte mimari proje yarışmaları öne çıkmış, çoğu mimarın yarışmalarda yer edinme isteği artmıştır. Mimarlık eğitimi sürecinde verilen temel tasarım ilkelerinin yarışma projelerinde yer alması, bu dersin önemini ve gerekliliğini ortaya koymaktadır. Özellikle estetik açıdan bu ilkeler ve ilkeleri oluşturan ögelerin, projelerin kompozisyonu içerisinde kullanılması çok önemli bir noktadır. Bu bağlamda bu çalışmanın amacı 2000 yılı ve sonrasında büyükşehirlerde düzenlenen, hizmet binası mimari proje yarışmalarında ödül almış projelerin, temel tasarım ilkeleri bağlamında cephe ve konum planı ölçeğinde, temel tasarım ilkeleri açısından analizini içermektedir. İkincil bir amaç ise; mimari proje yarışmalarında temel tasarım ilkelerinin etkisini ortaya çıkarmaktır. Bu nedenle 2000 yılı ve sonrasında, büyükşehir belediyelerinde düzenlenen mimari proje yarışmalarında, ödül almış hizmet binası projeleri, birincilik ve ikincilik ödülü ile sınırlandırılarak, temel tasarım ilkeleri bağlamında incelenmektedir. Bu amaçla temel tasarım ögeleri ve ilkeleri hakkında literatür taraması yapılarak, Türkiye büyükşehirlerinde uygulanan hizmet binaları mimari proje yarışmaları hakkında genel bilgiler elde edilerek; birincilik ve ikincilik ödülü almış projeler sınıflandırılarak, bu projeler temel tasarım ilkeleri bağlamında incelenmekte ve analiz edilerek ortak ve ortak olmayan özellikler ortaya konmaktadır. Konunun daha net anlaşılması için; ilk olarak temel tasarım ile ilişkilendirilen kavramlara yer verilerek, araştırmada kullanılan kavramlar açıklanmakta ve böylelikle kavramsal bir çerçeve oluşturulmaktadır. İncelenen yarışma projelerinde tespitlerin gerçekleştirilmesinde ise görsel analiz yöntemi rol oynamaktadır. Ele alınan yarışma projelerinin incelenmesi, vaziyet planı ve giriş cepheleri üzerinden tasarım görsellerinin analizi şeklinde ortaya konmaktadır. Temel tasarım ilkeleri, bir bağıntı içerisinde bulunmakta, yapılan çalışmada bu bağıntı görülmektedir. Yapılanlar analizlerde elde edilen bulgular, grafikler ile desteklenerek göz önüne serilmektedir. Sonuç olarak ele alınan projelerde, sürekli kullanılan tekrar, uygunluk, denge ve birlik ilkelerinin önemi, tasarımlarda vaz geçilmez bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Temel tasarım ögelerinden ise biçim, tekrarın oluşmasında önemli bir etkiye sahipken, kompozisyon kurgusunda değerlendirilmesi gereken bir unsur olarak görülmektedir. | Mimarlık |
Bu tez çalışmasında, eriyikten çekme yöntemi ile polietilen tereftalat (PET)/organokil nanokompozit iplikler elde edilmiş ve bu ipliklerin fiziksel ve boyanma özelliklerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu kapsamda, iki montmorillonit kil interkalasyon ajanları kullanılarak sentezlenmiş ve PET/organokil (85/15 w/w) masterbatch'leri hazırlanmıştır. Daha sonra, farklı miktarlarda (%0.5-5) organokil içeren nanokompozit filamentler elde edilmiş ve farklı konsantrasyonlarda (%0.5-1.5) iki dispers boya ile atmosferik (100oC keriersiz ve kerierli) ve yüksek sıcaklıktaki (122oC) boyama koşullarında boyanmıştır.HT, kerierli ve keriersiz boyama yöntemleri ile boyanan numunelerin renk verimi ve renk farklarının ölçümleri yapılmıştır. Ayrıca, her bir boyama koşulu altında modifiye edilmemiş PET standart olarak ele alınmış, diğer nanokompozit ipliklerle arasındaki ?L*, ?a*, ?b*, ?C* ve ?hº ve K/S değerleri bulunmuş ve elde edilen renk özellikleri ve renk verimleri yorumlanmıştır. HT, kerierli ve keriersiz boyama yöntemleri ile boyanan nanokompozit iplikler tenasite, % kopma uzaması ve % kaynama çekmesi açısından karşılaştırılmıştır.Sonuçta, kil konsantrasyonun artışı mekanik özellikleri azaltmıştır. Buna rağmen, PET/organokil nanokompozit filamentlerin boyanabilirliği iyileşmiştir. | Tekstil ve Tekstil Mühendisliği |
Arthur Miller yapıtlarında toplumsal duyarlılığı, yarattığı karakterlerin `kişisel zayıflıklarının derinliklerine inerek' kendi yorumlarıyla birleştiren Amerikalı oyun yazarıdır. Miller'ın oyunları iki dünya savaşı arasındaki dönemde ABD'de başlayan gerçekçi geleneği devam ettirmiştir. Tennessee Williams ile birlikte, Miller Dünya Savaşı sonrası en tanınmış Amerikalı yazarlardan biridir.Arthur Miller mütevazı bir başlangıç yaptığı yazarlık kariyerinde, sıradan insanın durumu ile hayatından bezmiş çalışkan işçiyi yansıtan yapıtlarıyla toplumsal vicdanı tam olarak anlamıştır. Miller kimliğinden ve çocukluğundan kaçamamış ve ister kasıtlı olsun ister olmasın bu durum onun yazdıklarına yansımıştır. Değerleri Depresyon dönemi, İkinci Dünya Savaşı, savaş sonrası dönem ve Yahudi kimliği ile şekillenmiş; bunlar yarattığı karakterlerinin de değerleri olmuştur. Bu özellikler geniş kitlelerce Miller'in pek çok oyununun fazlasıyla Yahudi içerikli olarak değerlendirmesine sebep olmuştur. Miller'ın oyunları genellikle ailelerin yanlış değerlerle nasıl tahrip olduklarını betimler. Miller'in özellikle ilk çabaları klasik Yunan yazarlarına karşı olan hayranlığını gösterir.Miller'in dört başyapıtı Death of a Salesman, All My Sons, A View from the Bridge and The Crucible Amerikan toplumu ile ilgili konuları ele alır. Miller, sosyal ve psikolojik koşullar bakımından Amerikan toplumunun cinsel yeterlilik, dürüstlük, güvenilirlik, fiziksel güç, üstünlük gibi normlarını resmeden karşıt karakterler oluşturur. Tutkuları ve korkuları sonucu garip davranışlar sergileyen bazı karakterler yaratır. Bu karakterler oyunlarda diğer karakterleri suçlayarak davranışlarını şekillendirirken, sosyal normlara uygun davranış sergilemezler. Onların korku ve tutkuları ve diğer ilgili tüm hareketleri yaşadıkları toplumda kendilerinin değişen davranışlarını ortaya koyar. Sonuçta tüm sorunlar ve sosyal, psikolojik unsurların hepsi, kişilerin toplum içinde saygınlıkları yitirişi ile birlikte ahlaki değerlerin tamamen kaybı ile sonuçlanır ve bu durum kişilerin aileleri üzerindeki kontrolü kaybetmesine yol açar ve bazı ölümler ile sonuçlanır. | Amerikan Kültürü ve Edebiyatı |
Nadir toprak elementleri, günlük hayatımızda sıklıkla kullandığımız başta elektronik cihazlar olmak üzere, elektrikli araçlar, optik camlar, lazerler gibi pek çok alanın yanı sıra savunma sanayii ve enerji üretim sistemleri gibi stratejik alanlarda da kullanılmaktadır. Kullanım alanlarının bolluğu ve bu ürünlere olan talebin gün geçtikçe katlanarak artması bu elementlere olan talebi arttırmaktadır. Nadir toprak elementleri sahip oldukları benzersiz özelliklerinden dolayı kullanıldıkları alanlarda başka elementlerce ikame edilememektedirler. Stratejik kullanım alanları ve yerlerinin doldurulamaz oluşunun beraberinde rezervlerinin oldukça kısıtlı oluşu, bu elementlerin üretimini önemli hale getirmiştir. Nadir toprak elementlerinin üretimi hidrometalurjik yöntemlerle yapılabilmektedir. Bu elementlerin benzer fiziksel ve kimyasal özelliklere sahip olmalarından dolayı bir arada bulunma eğilimleri ayrıştırılmalarında problem oluşturmaktadır. Bu yüzden hidrometalurjik yöntemler nadir toprak metallerin üretimindeki tek alternatiftir. Solvent ekstraksiyon yöntemi sulu çözeltilerdeki metal iyonlarının, organik solventler kullanılarak ayrıştırılmasını sağlayan bir yöntemdir. Ayrıştırılması güç olan nadir toprak elementlerinin hem birincil hem de ikincil üretimi proseslerinde bu yöntem kullanılmaktadır. Bu yöntemde ilk aşamada, kullanılan organik solventler sahip oldukları özelliklere göre belirli metal iyonlarıyla seçici olarak bağ kurarlar, bu işleme yükleme adı verilir. Yükleme aşamasından sonra organik faza geçmiş olan metal iyonları, sıyırma adı verilen bir sonraki aşama ile organik solventlerdeki komplekslerden koparılarak inorganik faza geçirilir. Bu şekilde solvent ekstraksiyon prosesi tamamlanır ve metal iyonları iki ayrı çözeltide ayrıştırılmış olarak elde edilir. Yapılan bu çalışmada çözeltiye alınmış nadir toprak elementlerinin solvent ekstraksiyon prosesi ile ayrıştırma davranışı incelenmiştir. Solvent ekstraksiyon işlemini öncesinde hazırlanan besleme çözeltisi floresan fosfor tozunun liç edilmesi ile elde edilmiştir. Bu liç işlemi iki aşamalı bir prosesle gerçekleştirilerek, besleme çözeltisinin mümkün olan en az oranda empürite içermesi sağlanmıştır. Bu işlemle çözeltiye, fosfor tozunun yapısındaki nadir toprak elementlerinden itriyum ve evropiyumun geçmesi sağlanmıştır. Solvent ekstraksiyon prosesinde yükleme ve sıyırma işlemlerine parametrelerin verim üzerine etkisi incelenmiştir. Elde edilen sonuçlara göre yükleme aşamasının 4 kez tekrarlanması sonucunda itriyumun tamamen çözeltiden uzaklaştırılarak evropiyumdan ayrıştırılabildiği sonucuna varılmıştır. | Metalurji Mühendisliği |
Araştırma Ege Üniversitesi lisans programlarında öğrenim gören öğrencilerin toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin tutumları ile aile planlaması tutumları arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla Eylül 2017-Haziran 2019 tarihleri arasında yürütülmüş olup Şubat-Haziran 2018 tarihleri arasında araştırma verileri öğrencilerden toplanmıştır. Tanımlayıcı ilişkisel tasarımda yürütülen araştırmanın evrenini, Ege Üniversitesi fakültelerinde öğrenim gören öğrenciler oluşturmaktadır (N=28.429). Rastgele yöntemle yapılmış bir seçimin, verilerde ulaşılacak hızlar açısından, küme örneklemeden daha sağlıklı veriler vereceği varsayımına dayanarak; farklılığı gidermek ve oluşan sapmayı karşılayan bir düzeltme olması amacıyla, tasarım etkisi yaklaşımından yararlanılmıştır. Bu kapsamda örneklem büyüklüğü, % 50 görülme sıklığı, % 97 güven düzeyi, % 5 sapma ve kümelerdeki birim sayısı az olduğu için 2.0 desen etkisi ile hesaplanarak örneklemin en az 927 üniversite öğrencisinden oluşması gerektiği belirlenmiştir. Araştırma örneklemi, hesaplanan sayının üzerinde 1288 öğrenciden oluşmuştur. Araştırmanın yürütülmesi için etik kurul izni ve katılımcıların gönüllü olurları alınmıştır.
Çalışmanın tanımlayıcı analizleri için SPSS 21.0 programında veri tabanı oluşturulup veriler elle girildikten sonra frekans, yüzde, ortalama ve standart sapma hesaplanmıştır. İkili karşılaştırmalar için, normal dağılıma uygunluk analizi yapılarak, parametrik veya non-parametrik testlerden hangisinin kullanılacağına karar verilmiştir. Normal dağılım göstermeyen Toplumsal Cinsiyet Rolleri Tutum Ölçeği (TCRTÖ) ve Aile Planlaması Tutum Ölçeği (APTÖ) arasındaki ilişkiyi açıklamak için Spearman's Brown Sıra Farkları Korelasyon Analizi kullanılmıştır. Ayrıca, öğrencilerin bazı sosyodomografik özellikleri ile tutum ölçekleri puanlarının karşılaştırılması t testi, Kruskal Wallis testi ile gerçekleştirilmiştir. Öğrencilerin yaş ortalaması 21.10±0.05 (min.17-max.40 yaş) olup, %64.4'ü kadındır. Öğrencilerin %55.3'ü en uzun yaşadığı yerin büyükşehir olduğu, %34.3'ünün yurtta, %34'ünün ailesi ve birinci derece yakınının yanında ve %25'nin de arkadaşları ile evde yaşadıklarını belirtmiştir. Öğrencilerin %80.9'u çekirdek aile yapısına sahipken, %1,5'inin annesi, %0,3'ünün babası okur-yazar değildir. Araştırma kapsamına alınan öğrencilerin TCRTÖ toplam puan ortancaları 173.00, ölçek madde puan ortanca değeri 4.39'tür. Araştırma kapsamına alınan öğrencilerin APTÖ toplam puan ortanca değeri 138.00, ölçek madde puan ortanca değeri 4.06'dır. Öğrencilerin TCRTÖ puanları ile APTÖ puanları arasında orta kuvvette, pozitif yönde istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır (r=0,581; p=0.00). TCRTÖ alt ölçeklerinden öğrencilerin aldıkları puan ortancaları incelendiğine; öğrencilerin "Eşitlikçi Cinsiyet Rolü" alt ölçeğinden 38.00, "Kadın Cinsiyet Rolü" alt ölçeğinden 35.00, "Evlilikte Cinsiyet Rolü" alt ölçeğinden 36.00, "Geleneksel Cinsiyet Rolü" alt ölçeğinden 35.00 ve "Erkek Cinsiyet Rolü" alt ölçeğinden 28.00 puan ortancalarına sahip oldukları saptanmıştır. APTÖ alt ölçeklerinden öğrencilerin aldıkları puanları incelendiğine; öğrencilerin "Topluma İlişkin Tutum" alt ölçeğinden 68.00, "Yöntemlere İlişkin Tutum" alt ölçeğinden 38.00, "Gebeliğe İlişkin Tutum" alt ölçeğinden 32.00 puan ortancalarına sahip oldukları saptanmıştır.
Araştırma sonuçlarına göre üniversite öğrencilerinin aile planlaması tutumlarının daha olumlu olması, toplumsal cinsiyet rolleri açısından eşitlikçi bir tutum ile mümkündür. Bu doğrultuda, anaokulundan itibaren yaşa uygun üreme sağlığı ve cinsel sağlık eğitimi ile toplumsal cinsiyet eşitliği dersleri müfredata eklenmelidir. Toplumsal gelişimin sağlanabilmesi ve geleneksel toplumsal cinsiyet algısının değiştirilebilmesi için eşitsizliğin yeniden üretildiği düşünülen tüm alanlarda denetim sağlanmalı, önleyici ve iyileştirici sosyal politikalar üretilmelidir. | Aile Planlaması |
Amaç: Hepatit B enfeksiyonu; klinik spektrumu asemptomatik hastalıktan fulminan hepatik yetmezliğe kadar değişen, akut veya kronik seyir gösterebilen bir hastalıktır. Hastalığın ciddi komplikasyonları olan siroz, hepatasellüler karsinom ve extrahepatik tutulumları nedeniyle dünyada her yıl yaklaşık 800.000 kişi hayatını kaybetmektedir. Bu çalışmada amacımız; daha önceden herhangi bir tedavi deneyimi olmayan Kronik Hepatit B (KHB) enfeksiyonu hastalarının, Entekavir ve Tenofovir ile tedavisinin biyokimyasal, serolojik ve virolojik olarak etkinliklerini karşılaştırmaktır.
Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Sağlık Bilimleri Üniversitesi İzmir Bozyaka Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği Viral Hepatit Polikliniğinde Ocak 2008-Aralık 2019 tarihleri arasında KHB enfeksiyonu tanısıyla olarak izlenen daha önceden tedavi deneyimi olmayan ve en az bir yıldır tenofovir veya entekavir tedavisi alan 109 hasta dahil edilmiştir. Hastalar aldıkları tedavilere göre gruplara ayrıldıktan sonra, hasta dosyaları ve otomasyon sistemindeki kayıtları incelenerek içerikte yer alan tüm biyokimyasal, virolojik, serolojik ve histolojik değerleri Excel dosyasına kaydedilmiştir. Her iki grup tedavi sırasındaki tetkikleri ile retrospektif olarak değerlendirilerek; ALT normalizasyon zamanı ve oranı, HBV DNA negatifleşme zamanı ve oranı, HBeAg serokonversiyon zamanı ve oranı açısından karşılaştırılmıştır.
Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 109 hastanın 74'ü erkek ve 35'i kadın, yaş ortalaması ise 50,16 ± 1,21 idi. Entekavir kullanan hasta sayısı 79 iken tenofovir kullanan hasta sayısı 30'du. Hastaların tedavi öncesinde bakılan tetkiklerinde; tenofovir grubunda HBV-DNA düzeyinde ve fibrozis skorunda entekavir grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı yükseklik mevcuttu. Tedavi öncesi ALT, AST ve HBeAg pozitifliği açısından her iki grup arasında anlamlı bir fark yoktu.
HBeAg serokonversiyonu oranı entekavir grubunda %18, tenofovir grubunda ise %33 olarak izlenirken; serokonversiyon zamanı entekavir grubunda ortalama 43±23,01 ay (18-112 ay), tenofovir grubunda ise 12,2 ±3,2 ay (6-24 ay) olarak saptandı. ALT normalizasyon oranı tedavinin 6, 12 ve 24. aylarında entekavir grubunda sırayla %87, %92, %92, tenofovir grubunda ise %70, %89, %93 olarak izlenirken; normalizasyon zamanı ortalaması entekavir grubunda 4,452 ±0,57 ay, tenofovir grubunda ise 6,143 ±1,29 ay olarak saptandı (p<0,1638).
HBV-DNA negatifleşme oranları tedavinin 6, 12 ve 24. aylarında entekavir grubunda sırayla %59, %86, %94, tenofovir grubunda ise %50, %83, %93 olarak izlenirken; negatifleşme zamanı ortalaması entekavir grubunda 6,23 ±0,54 ay, tenofovir grubunda ise 9,1±1,45 ay olarak saptandı (p<0,0209).
Bu veriler değerlendirildiğinde entekavir grubunda altıncı aydaki ALT normalizasyon oranı tenofovir grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Ayrıca entekavir grubunda HBV-DNA'nın negatifleşme zamanı istatistiksel olarak daha kısa bulundu. Değerlendirilen diğer parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.
Sonuç: Çalışmamızda yüksek genetik bariyerleri sayesinde düşük direnç oranlarına sahip potent antiviral ilaçlar olan Entekavir ve Tenofovir etkinlikleri retrospektif olarak karşılaştırılmıştır. Çalışmamızdaki HBeAg serokonversiyon oranları literatürle benzer bulunmuştur. Entekavir grubunda gözlenen HBV-DNA negatifleşme zamanının daha kısa ve ilk altı aydaki ALT normalizasyon oranının daha yüksek olarak saptanmasının nedeninin entekavir grubundaki hastaların başlangıç HBV-DNA değerleri ve karaciğer fibrozis skorlarının tenofovir grubuna kıyasla daha düşük olmasından ileri gelebileceği düşünüldü.
Çalışmamızda takip ettiğimiz naif kronik HBV hastalarında Entekavir ve Tenofovir kullanımının virolojik, biyokimyasal ve serolojik yanıt açısından benzer etkinlikte olduğu ve her iki ilacın birinci basamak tedavi olarak tercih edilebileceği görülmüştür. | Klinik Bakteriyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları |
Bu araştırmanın amacı beden eğitimi ve ders dışı etkinliklere ilköğretim öğrencilerinin katılım motivasyonlarının aynı zamanda öğrencilerin etkinliklere katılım motivasyonlarında yaş ve cinsiyet gibi faktörlerin incelenmesidir.Bu araştırma 2011-2012 eğitim öğretim yılında gerçekleştirilmiştir. Araştırmaya, Ankara Gölbaşı Atatürk İlköğretim Okulunda öğrenim gören 5,6,7 ve 8. sınıflardan toplam 513 (264 kız, 249 erkek) öğrenci gönüllü katılmışlardır. Araştırmada beden eğitimi ders dışı etkinlikleri çerçevesinde, gönüllü katılan öğrencilere her ay bir etkinlik yaptırılmıştır. Uygulamalar Kasım ayından başlayarak Haziran ayına kadar yayılan bir sürede toplam yedi ay boyunca sürdürülmüştür. Bütün etkinlik ve oyunlar uygulatıldıktan sonra ise bu etkinliklere katılan öğrencilere veri toplama aracı olarak, ?Spora Katılım Motivasyonu Ölçeği ? uygulanmıştır.Araştırma sonucunda etkinliklere katılan farklı yaş gruplarındaki öğrencilerin katılım motivasyonlarında yaşlar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır ( p<0, 05). Buna karşılık kız ve erkek öğrenciler arasında ?eğlence? (t=2,231; p<0,05), ?başarı/statü? (t=2.879; p<0,05) ve ?hareket/aktif olma? (t=1,216; p<0,05) alt boyutlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu tespit edilmiştir. Bunların yanı sıra, araştırmaya katılan kız ve erkek öğrencilerin etkinliklere katılımlarında en önemli gördükleri faktörün beceri gelişimi (4,96 ± 1,019) olduğu bulunmuştur. | Spor |
Akut apandisit tanısında inflamatuar bir belirteç olan ortalama trombosit hacminin (MPV) kullanılabileceği son zamanlarda yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Ancak trombosit sayısı (PC) ile mean platelete volüme (MPV) arasında ters yönlü bir korelasyon olduğu ve bu iki değerin oransal olarak yorumlanmasının daha anlamlı olabileceği bildirilmiştir. Çalışmamızın amacı akut apandisitte MPV ve MPV/PC oranının tanısal değerini araştırmaktır.
Bu çalışma, Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalında 01.01.2013 - 01.05.2016 tarihleri arasında retrospektif olarak yapıldı. Çalışmaya acil servise başvuran ve akut apandisit tanısı ile ameliyat edilen 18 yaş ve üzeri hastalar dahil edildi.
Çalışmaya, 231'i erkek olmak üzere toplam 424 hasta alındı. Tüm hastaların yaş ortalamaları 34.9 ± 13.2 idi. Lökosit sayısı açısından apandisit ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardı(p<0.001). CRP, MPV, PC ve MPV/PC oranı açısından ise apandisit ve kontrol grubu arasında istatistiksel anlamlı farklılık bulunmadı. Ancak CRP değeri komplike apandisit olgularında istatistiksel olarak anlamlı yüksekti(p< 0.05). Lökosit sayısının güçlü ayırt edicilik özelliği vardı (Area under curve (AUC) 0.73, p= <0,001). CRP, PC, MPV ve MPV/PC değişkenlerinin zayıf ayırt edici gücü vardı, AUC değerleri 0,65' in altındaydı. MPV/PC oranı kesim değeri 0.0367 ve üzerinde alındığında spesifite %48.21,sensitivite %66.48 olarak bulundu. MPV değeri ile trombosit sayısı arasında tersine bir korelasyon vardı (r = - 0.334, p < 0.001).
Çalışmamızda akut apandisit tanısında artmış lökosit sayısı anlamlı iken, PC, MPV ve MPV/PC oranı tanısal açıdan faydalı bulunmadı. CRP değeri ise komplike apandisiti ön görmede yardımcı ve kullanışlı bir değişken olarak saptandı. | İlk ve Acil Yardım |
Subsets and Splits
No community queries yet
The top public SQL queries from the community will appear here once available.