text
stringlengths
21
17k
label
stringclasses
187 values
Bu çalışmada kırmızı çamur granül hale getirilmiş ve sudaki florürün giderimi için hem kesikli sistemde hem de kolon sisteminde adsorben olarak kullanılmıştır. Kesikli adsorpsiyon tekniğinde, süre, çözelti pH'ı ve florür konsantrasyonunun giderim üzerine etkisi incelenmiştir. Kırmız çamur ile maksimum florür gideriminin pH 4.7'de olduğu tespit edilmiştir. Gerekli temas süresinin 6 saat olduğu ve adsorpsiyonun 2. dereceden kinetik modele uyduğu belirlenmiştir. Kesikli sistemde granül kırmızı çamur ile florür gideriminde Freundlich izoterm modeli Langmuir modeline kıyasla adsorpsiyon verilerini daha iyi temsil etmektedir. Kolon deneyleri sabit adsorben miktarı ve florür konsantrasyonunda farklı akış hızlarında gerçekleştirilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre, akış hızının artmasıyla maksimum kolon kapasitesinin azaldığı belirlenmiştir. Thomas modeli kolon deneylerinden elde edilen sonuçlar için kullanılmış ve model sonuçları ile deneysel sonuçların uyum içinde olduğu belirlenmiştir. Kolonda kullanılan granül kırmızı çamur 0.2 M NaOH ile rejenere edilmiş ve yeniden kullanılabilirliği araştırılmıştır.
Çevre Mühendisliği
Bu çalışmada, Türkiye'nin Çiçekdağı Masifi, Kırşehir iline bağlı olan Akçakent ilçesinden alınan doğal florit kristalinin termolüminesans özellikleri incelenmiştir. Bunun için florit kristali tavlama yapılmadan farklı ısıtma oranları (3°C/s, 5°C/s, 7°C/s ve 9°C/s) için 5Gy radyasyon verilerek çalışıldı. Aynı örnek 200°C, 300°C ve 400°C sıcaklıklarında 15'er dakika tavlandı ve her tavlama sonrasında 5Gy ile 100Gy arasında doz verilerek 5°C/s ısıtma oranında TL ışıma tepeleri kaydedildi. Farklı bir florit örneği alınarak, 50°C, 100°C, 200°C ve 300°C sıcaklıklarında 15'er dakika tavlandıktan sonra 1°C/s, 3°C/s, 5°C/s, 7°C/s ve 10°C/s değişik ısıtma oranlarında 5Gy doz verilip TL okuması yapıldı. Daha sonra ışıma eğrileri yardımıyla doz-TL şiddeti ile ısıtma oranı-tepe sıcaklığı arasındaki ilişkiye bakıldı ve enerji tuzak parametreleri belirlendi. Doz sayım ilişkisi sürekli bir lineerlik gösterdi. Isıtma oranına bağlı olarak tepe sıcaklığının kayması elektron tuzak derinliklerinin belirlenmesinde bir yöntem olarak kullanıldı.
Arkeometri
Giriş ve Amaç: Tüberküloz ülkemizde ve dünyada halen önemli bir sağlık problemidir. Son yıllarda, çok ilaca dirençli tüberküloz olgularının artmasıyla sağlık çalışanlarındaki enfeksiyon riskini azaltacak önlemlerin alınması daha önemli hale gelmiştir. Bu çalışmanın amacı göğüs hastalıkları hastanesi ve göğüs hastalıkları kliniği olmayan genel bir hastane çalışanlarında tüberkülin deri testi (TDT) konversiyonu değerlendirilerek tüberküloz basiline maruziyetin tüberküloz enfeksiyonu riskine etkisinin belirlenmesidir. Materyal ve Metod: Bu prospektif çalışmada, hastanelerde en az bir yıl arayla iki kez tüberkülin deri testi uygulanarak ve TDT konversiyonu saptanarak iki hastanedeki sağlık çalışanları arasındaki tüberküloz enfeksiyonu riski karşılaştırıldı. TDT endurasyon büyüklüğünde 10 milimetre ve üzerindeki artış konversiyon olarak kabul edildi. 0,05'in altındaki p değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Toplam 201 kişiye 12 ile 18 ay arayla iki kez TDT yapıldı. Katılımcıların 126 (%62,7)'sı kadın, 75 (%37,3)'ü erkekti. Göğüs hastalıkları hastanesinde 134 kişinin 60 (%44,7)'ında, genel hastanedeki 67 kişinin 4 (%5,9)'ünde TDT konversiyonu saptandı (p<0,001). TDT konversiyonu ve tüberküloz enfeksiyonu riski göğüs hastalıkları hastanesindeki sağlık çalışanlarında diğer hastaneye göre 7,4 kat fazlaydı. Konversiyon oranı ile yaş, BCG skar sayısı ve hastanede çalışma süresi arasında herhangi bir ilişki saptanmadı. Sonuç: TDT konversiyonu sıklığı ve dolayısıyla tüberküloz enfeksiyon riski tüberküloz hastalarıyla daha sık temas eden sağlık çalışanlarında daha fazla bulundu. Koruyucu önlemlerin alınması, tüberküloz enfeksiyon riskini önemli oranda azaltabilir.
Göğüs Hastalıkları
Amaç: Pitozis ve dermatoşalazis cerrahilerinin oküler yüzey ve kornea topografisi üzerine etkilerini değerlendirmek Gereç ve Yöntem: Nisan 2014-Haziran 2014 tarihleri arasında İstanbul Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı, Oküloplastik biriminde pitozis cerrahisi ve/veya üst kapak blefaroplastisi uygulanan 22 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların preoperatif, postoperatif 1. gün, 1. hafta, 1. ay ve 3. ay ve 6. ayda marjin-refle mesafeleri (MRD 1-2), gözyaşı kırılma zamanı (GYKZ), topikal anestezisiz ve anestezili Schirmer testleri ile gözyaşı değişimleri, oküler yüzey hastalık indeksi skorları (OSDİ), kornea topografileri ve otorefraktometrik değerleri prospektif olarak değerlendirildi. Sonuçlar: On bir erkek on bir kadın hastanın 35 gözü çalışmaya dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı 43, 5 ± 18, 86 (8 – 74) idi. Hastalar uygulanan cerrahiye göre 4 gruba ayrıldı. On iki göze blefaroplasti (Grup 1), 8 göze blefaroplasti ile birlikte levator cerrahisi (Grup 2), 12 göze levator cerrahisi (Grup 3), 3 göze frontal asma cerrahisi (Grup 4) uygulandı. Tüm hastalar değerlendirildiğinde; MRD-1' de preoperatif ve postoperatif 1.gün değerlerine göre postoperatif 1.hafta, 1. ,3. ve 6.ay vizitlerinde istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı artış saptandı (p <0,001). Preoperatif değerlere göre; anestezisiz Schirmer testinde postoperatif 6. Ayda, anestezili Schirmer testinde postoperatif 1. ve 6. Ayda istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı (p=0,036, p=0,032, p= 0,011). Gözyaşı kırılma zamanında (GYKZ); preoperatif değerlere göre postoperatif 1. gün ve 1. haftada saptanan azalma istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p= 0,036, p< 0,001). Postoperatif 1. aydan itibaren gözyaşı kırılma zamanının preoperatif değerlere döndüğü görüldü. Hastaların OSDİ skorları değerlendirildiğinde; preoperatif değerlere göre postoperatif dönemde istatistiksel olarak anlamlı değişim saptanmadı (p >0,05). Hastaların; otorefraktometrik sferik, silindirik ve silindirik aks değerlerinde ve topografik K1, K2, Km değerlerinde postoperatif istatistiksel olarak anlamlı değişim saptanmadı (p >0,05). Tartışma: Pitozis cerrahisi ve üst kapak blefaroplastisi postoperatif ilk bir ayda gözyaşı kırılma zamanında ve Schirmer testlerinde azalmaya neden olmakta ve uygulanan cerrahi prosedüre göre değişkenlik gösteren kuru göz tablosu ortaya çıkarmaktadır. Hastalardaki kuru göz bulgularının postoperatif 6. ayda da devam ettiği, ancak OSDİ skorlarını etkilemediği görülmektedir. Hastaların otorefraktometreleri ve kornea topografileri incelendiğinde üst kapak cerrahisinin refraktif değişime neden olmadığı gözlenmiştir.
Göz Hastalıkları
Çalışmada salçadan ekstrakte edilen likopen kullanılarak iyonik jelasyon metoduyla çekir-dek kabuk yapılı kapsüllerin üretilmesi ve karakterizasyonu amaçlanmıştır. Kapsül üreti-minde kaplama metaryali olarak sodyum aljinat kullanılmıştır. Likopenin aljinat ile kapla-nıp enkapsüle edildiği çalışmada optimum koşulların belirlenmesi amacıyla Design Expert programı ile Tepki Yüzey Metodu (RSM) kullanılmıştır. Yapılan ön değerlendirmeler so-nucunda enkapsülasyon işlemine etki eden bağımsız değişkenler sodyum aljinat konsant-rasyonu (%0,5, %0,75, %1), damlama iğne çapları (0,41, 0,51, 0,61 mm) ve kabuklama süresi (20, 50, 80 dk) olarak belirlenmiştir. Belirlenen faktörlerin enkapsülasyon verimi (%), çekirdek sızıntısı (%), invitro salım testi (%transmitans), kapsül sertliği, partikül çapı (mm) değerleri üzerindeki etkisini belirlemek amacıyla RSM ye bağlı olarak Box-Behnken tepki yüzey deneme deseni kullanılmıştır. Sonuç olarak sodyum aljinat oranındaki değişimin enkapsülasyon etkinliği, kapsül sertliği, çekirdek sızıntısı ve salımı, ortalama partikül çapı üzerine önemli olduğu belirlenmiştir. Yapılan analizler sonucunda bağımsız değişkenler arasında en etkili para-metre sodyum aljinat konsantrasyonu olduğu tespit edilmiştir. Sodyum aljinat konsantras-yonu çekirdek sızıntısı, enkapsülasyon verimi, %T değeri, sertlik, partikül çapı üzerinde etkilidir. Diğer bağımsız değişken olan bekleme süresi, kapsüllerde çekirdek madde salımı ve sertlik üzerinde etkili olduğu gözlemlenmiştir. Bağımsız değişkenlerden iğne çapındaki farklılığın kapsüllerde salım ve ortalama partikül çapı değerleri üzerinde etkili olduğu gö-rülmüştür. Üretilen kapsüllerde enkapsülasyon etkinliği değerleri %84,29-97,46 aralığın-dadır. Çekirdek sızıntısı incelendiğinde ortalama %5,6 sızıntı tespit edilmiştir. Kapsüllerin ortalama partikül çapı 5,43 mm değerindedir. Kapsüllerin mide (pH 2,3) ve bağırsak (pH 7,1) ortamında kontrollü salımı incelendiğinde mide ortamında, 60 dk'da kapsüller stabili-tesini korurken, bağırsak ortamında kapsüllerin 15 dk'dan sonra açılmaya ve dağılmaya başladığı gözlemlenmiştir.
Gıda Mühendisliği
Bu araştırma, relaktasyona dair ebelerin bilgi ve görüşlerine eğitimin etkisini belirlemeye yönelik tek gruplu ön test- son test yarı deneysel tipte eğitim müdahale araştırmasıdır. Araştırma, Kütahya İli Merkez İlçe Kütahya Merkez Toplum Sağlığı Merkezi ve Bağlı Aile Sağlığı Merkezlerinde yürütülmüştür. Çalışmaya Temmuz 2019 tarihinde başlanmış olup. Nisan 2020 tarihinde veri toplamaya başlanmış COVID 19 Pandemisi nedeniyle ara verilmiş sonrasında Kasım 2021 tarihinde tekrar veri toplama işlemine başlanmıştır. Ocak 2022 tarihinde veri toplama işlemi tamamlanmıştır. Araştırmanın örneklemini Kütahya Merkez İlçe Toplum Sağlığı Merkezi (TSM) ve bağlı aile sağlığı merkezlerinde (ASM) çalışan 80 ebe oluşturmuştur. Veri toplama aracı olarak; Ebelerin Sosyo-demografik, Mesleki özellikleri ve Relaktasyon Anket formu, Ebelerin Relaktasyona İlişkin Bilgi Değerlendirme Formu kullanılmıştır. Veri değerlendirme formları oluşturulurken dokuz uzman görüşü alınmış bu görüşler doğrultusunda formların kapsam geçerlilik İndeksi hesaplanmıştır. Eğitimin verimliliğini değerlendirmek amacıyla Kirkpatrick Modelinin dört seviyesi esas alınarak hazırlanan Eğitim Değerlendirme Formu kullanılmıştır. Veri analizinde SPSS paket programı kullanılmıştır. Elde edilen veriler, değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metotlar kullanılmıştır. Verilerin normal dağılıma uygunluğu Q-Q Plot ile incelenmiş, Kurder Richardson güvenilirlik analizi uygulanmıştır. Katılımcıların ön test ve son test değerlendirme puanlarının karşılaştırılması için Bağımlı t testi uygulanmıştır. Araştırmaya katılan ebelerin yaş ortalamasının 37,23 yıl olduğu, %66,2'inin lisans mezunu olduğu görülmüştür. Ebelerin şu an çalıştığı kurumlar incelendiğinde %52,5'inin TSM'de, çalıştığı; çalışılan kurumların %86,3'ünin bebek dostu kurum olduğu görülmüş ve lohusa bebek takiplerinde %70 oranında kurumlarda relaktasyon takibi yapıldığı belirlenmiştir. Araştırmaya katılan ebelerin %55'inin relaktasyon eğitimi aldığı tespit edilmiş ve bunun yanı sıra relaktasyon uygulaması yapan ebe oranının %20 olduğu görülmüştür. Ebelerin çalışmaya devam ettikleri kurumda ise relaktasyon uygulaması yapan ebe oranı %8,7 olarak bulunmuştur. Araştırmaya katılan ebelerin relaktasyon uygulamasında kullanılan yöntemleri bilme durumları incelendiğinde %48,8'inin yöntemleri bildiği tespit edilmiştir. Araştırmaya katılan ebelerin ön test ve son test puanları bağımlı t test kullanılarak karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görülmüştür (p<0.05). Araştırmaya katılan ebelerin, son test bilgi puanlarının ( =15.75), ön test bilgi puanlarına ( = 11.30) göre daha fazla olduğu görülmektedir. Sonuç olarak; Relaktasyon ve relaktasyon uygulamalarının bilindiği fakat mevcut ebelik hizmetlerinde uygulamada yetersiz kalındığı ve yaygınlaştırılması gerektiği görülmüştür. Sahada aktif olarak hizmet veren ebelerimizin relaktasyon konusunda eğitime ihtiyaçları olduğu, relaktasyon uygulamaları konusunda aktif ve sürekli eğitim almaları gerektiği belirlenmiştir.
Ebelik
Sağlık hizmetlerinde kalitenin sağlanabilmesi için gerekli olan en önemli unsurlardan birisi hasta güvenliğidir. Hasta güvenliği, sağlık hizmetine bağlı hataların önlenmesi ve bu hataların neden olduğu zararların eliminasyonu veya azaltılmasını amaçlar. Sağlık hizmetlerinde yaşanan hataların önlenmesi veya düzeltilmesinin bir yolu da kurumda hasta güvenliği kültürünün oluşturulmasıdır. Ağız ve diş sağlığını ilgilendiren tedavileri, hastanelerde uygulanan sağlık hizmetlerinden ve diğer sağlık hizmetleri alanlarından ayırt etmek gerekmektedir. Çünkü tıp literatüründe bildirilen olumsuz olayların doğasının diş hekimliğinde görülenlerden farklı olduğu, diş hekimliğindeki önemli hataların nadiren hayati tehlike oluşturduğu öne sürülmektedir. Diş hekimliğinde hasta güvenliğini tehdit eden olaylar; hata (%40), kaza (%20) ve komplikasyon (%40) adı altında 3 ana kategoride değerlendirilmektedir. Ülkemizde değişik sağlık personelinin, özellikle de hemşirelerin, hasta güvenliği kültürü algısını inceleyen çalışmalar bulunmakla birlikte diş hekimlerinde ve diş hekimliği öğrencilerinde konuyu araştıran az sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı, diş hekimleri ile diş hekimliği fakültesi öğrencilerinin hasta güvenliği kültürü algılarının belirlenmesidir. Tanımlayıcı kesitsel tipte tasarlanan araştırmanın evrenini, Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Hastanesinde çalışan öğretim üyeleri ve araştırma görevlileri (N=109) ile bir diş hekiminin sorumluluğunda doğrudan hasta muayene ve tedavilerinde aktif rol alan diş hekimliği 4. ve 5. sınıf öğrencileri (N=197) oluşturmuştur. Araştırmanın örneklemi 01.12.2019-31.01.2020 tarihleri arasında, çalışmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden 107 diş hekimi ve 177 öğrenci olmak üzere toplam 284 katılımcıdan oluşmuştur. Araştırmanın verileri "Kişisel Bilgi Formu" ve "Agency for Healthcare and Research" tarafından 2004 yılında geliştirilen, Bodur ve Filiz tarafından 2010 yılında geçerlilik güvenirlik çalışması yapılan "Hasta Güvenliği Kültürü Hastane Anketi" ile toplanmıştır. Ölçek sağlık çalışanlarının hasta güvenliği kültürü algılarını ölçmektedir, beşli likert tipindedir, 42 soru ve 10 alt boyuttan oluşmaktadır. Ölçekten alınan puanlar arttıkça hasta güvenliği kültürüne ait tutumların olumlu yönde arttığı kabul edilmektedir. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 22 programı kullanılmıştır. Veriler; normallik, iç tutarlılık, bağımsız örneklem tek yönlü t testi, f testi ve korelasyon analizleri kullanılarak değerlendirilmiştir. Katılımcıların ölçek toplam puan ortalaması incelendiğinde; diş hekimlerinin (X ̅=2,93), öğrencilere (X ̅=2,73) göre, 5 yıldan daha uzun süre çalışan hekimlerin (X ̅=3,17), 5 yıldan daha kısa süre çalışan hekimlere (X ̅=2,87) göre, 4. Sınıf öğrencilerinin (X ̅=2,81), 5. Sınıf öğrencilerine (X ̅=2,65) göre, evlilerin (X ̅=2,99), bekarlara (X ̅=2,79) göre, hasta güvenliği hakkında eğitim alanların (X ̅=2,90), eğitim almayanlara (X ̅=2,76) göre, hasta güvenliği kültürü algısının istatistiksel açıdan daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,05). Katılımcıların ölçeğin alt boyutlarına ilişkin puan ortalamaları ile cinsiyet, medeni durum, sınıf, meslekte çalışma süresi ve hasta güvenliği konusunda eğitim alma durumlarına göre istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak diş hekimlerinin ve öğrencilerin hasta güvenliği kültürüne ilişkin tutumlarının orta düzeyde olduğu saptanmıştır. Anahtar sözcükler: Hasta Güvenliği Kültürü, Diş Hekimi, Diş Hekimliği Fakültesi Öğrencileri
Sağlık Kurumları Yönetimi
İşyeri ortamında malzemelerin taşınması, boşaltılması gibi pek çok mekanik işlem sonucu oluşan solunabilir tozların bir kısmı, çalışanların sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir. Akciğer hastalıklarına neden olan bu tozların en tehlikelilerinden birisi; kristalin silika (kuvars)'dır. Bu tozların neden olduğu silikozis hastalığı madencilik ve inşaat gibi sektörlerde sıkça görülmektedir. Çimento fabrikalarında da üretimin her aşamasında solunabilir tozlar oluşabilmekte ve kristalin silika içerebilmektedir.Çimento Endüstrisi İşverenleri Sendikası (ÇEİS) ile Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Sağlığı ve Güvenliği Enstitüsü Müdürlüğü (İSGÜM) arasında imzalanan bir protokol ile Türkiye'deki 44 çimento fabrikasında, çalışma ortamına toz yayılan bölümler ön inceleme yapılarak belirlenmiş ve bu bölümlerdeki toz seviyeleri ölçülmüştür.Ölçüm yapılan bölümlere ait toz numuneleri, İSGÜM Ankara Laboratuarı'nda bulunan FT-IR cihazı ile analiz edilerek, kristalin silika miktarları ölçülmüştür. Kristalin silika içeren numuneler, hem ulusal hem uluslararası mevzuat ve yöntemler ışığında değerlendirilmiş, 8 saatlik çalışma süresi içerisinde çalışanların soluyabileceği toz miktarının eşik sınır değeri (ESD) geçip geçmediği belirlenmiştir.Solunabilir tozların toplam konsantrasyon değerleri ile ilgili olarak daha önce yapılmış çalışmalarla paralellik gösteren sonuçlara göre, çimento fabrikalarında solunabilir toz yoğunluğu en çok olan bölümler ?kırıcı? ve ?paketleme? olarak tespit edilmiştir. Ancak sadece solunabilir toz değil, kristalin silika yoğunluğunu da değerlendiren bu çalışma, dünyadaki ilk çalışma olması yönünden önem arz etmektedir.Aynı zamanda bu tez çalışması ile elde edilen sonuçlar doğrultusunda ulusal ve uluslararası sınır değerler karşılaştırılmıştır. Ölçüm ve analizler nicel olarak ortaya konmuş ve elde edilen sonuçlar, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü tarafından taslağı hazırlanan ?Tozla Mücadele Yönetmeliği?nin oluşmasına katkıda bulunmuştur.
Maden Mühendisliği ve Madencilik
Talasemi major ve orak hücreli anemi gibi doğuştan itibaren kronik eritrosit transfüzyonuna bağımlı olan hastalarda önceki transfüzyondan dolayı dolaşımda vericiye ait eritrositlerin bulunması kan merkezlerinde eritrosit fenotiplendirmesinin yeterince doğru yapılmasını önlemektedir. Hastalara sağlanan eritrosit süspansiyonlarının hasta eritrositlerinin gerçek fenotipiyle tam uyumlu olmaması alloimmünizasyonuna yol açmaktadır. Bu durum, hemolitik transfüzyon reaksiyonlarına, verilen eritrositlerin yaşam süresinin kısalmasına ve daha sık transfüzyon ihtiyacına neden olmaktadır. Dünyadaki kan merkezlerinde kullanılan fenotip uyumlu eritrosit sağlama stratejileriyle alloimmünizasyon kısmen kontrol altına alınmış olsa da hiçbirisi tam olarak yeterli koruma sağlayamamaktadır. Bu çalışmada, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Serpil Akdağ Kan Bankası'ndan sürekli ES üniteleri sağlanan 38 hastanın (34 beta talasemi major, 2 orak hücreli anemi, 1 konjenital diseritropoietik anemi, 1 kronik anemi) RhD, RhCcEe ve Kell (KEL1, KEL2), Kidd (Jka, Jkb), Duffy (Fya, Fyb) kan grubu antijenlerinin sekans spesifik primerler kullanılarak polimeraz zincir reaksiyonu (SSP-PZR) yöntemiyle genotip özellikleri belirlenmiştir. Jel aglütinasyon yöntemleriyle fenotip özellikleri saptanmış olan 36 hastada fenotip-genotip karşılaştırılmış ve bu hastaların 19'unda (toplam 25 antijende) uyumsuzluk saptanmıştır. Hastaların 12 tanesinde saptanmış olan genotip-fenotip uyumsuzluklarının hastalara fenotipe uygun ES verildiğinde alloimmünizasyon riski oluşturduğu saptanmıştır. Çalışmaya katılan hastalarda alloimmünizasyon oranı %7 (3/38) olarak bulunmuştur. Talasemi hastalarının hiçbirinde alloantikor saptanmamıştır. Kronik eritrosit transfüzyonu bağımlı hastalara ilk transfüzyondan önce fenotiplendirme yapılamamış ise fenotiplendirme hatalı sonuçlar vereceği için genotipleme yapılması uygun yaklaşım olacaktır.
Hematoloji
Bu araştırmada, çocukluk çağında kurum bakımı deneyimi olan evli bireylerin bağlanma stillerinin ve aile ilişkilerinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Kurum bakımı sisteminde yetişen çocukların gelişimleri hem ruhsal hem de sosyal yönden olumsuz etkilenmektedir. Kurum bakımı sistemi çocukların sadece çocukluk dönemi gelişimlerini olumsuz yönde etkilememekte, aynı zamanda ileriki yaşamlarında sosyal ilişkilerini, duygusal ilişkilerini ve ruhsal durumlarını da olumsuz olarak etkilemektedir. Özellikle çocukluk döneminde oluşan bağlanma stilinin, bireyin tüm yaşamındaki etkileşimlerini ve ilişkilerini belirlemesi kurum bakımı sisteminde yetişmiş bireylerin bağlanma stillerinin belirlenmesini önemli hale getirmektedir. Bu araştırmada karma yöntem kullanılmış olup, çocukluk çağında kurum bakımı deneyimi olan evli bireylerin bağlanma stilleri nicel yöntemle, bağlanma stilleri ve aile ilişkilerinin derinlemesine incelenmesi ise nitel yöntem kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın nicel bölümü toplam 144 kişiye, nitel yöntemle gerçekleştirilen bölümü ise 8 kişi ile gerçekleştirilmiştir. Çocukluk çağında kurum bakımı deneyimi olan evli bireylerin bağlanma stillerinin saptanması ve bu bireylerin eşleri ve çocukları ile olan ilişkilerinin derinlemesine incelenmesi ve aile ilişkilerinin nasıl olduğunun keşfedilmesi bu araştırmanın problemini oluşturmaktadır.
Sosyal Hizmetler
ÖZET Çocukluk çağı akut lenfoblastik lösemisinde survivin mRNA ekspresyonu Apoptozis çeşitli fizyolojik ve patolojik uyaranlara bağlı olarak gelişen ve morfogenezis, dokuların homeostazının sağlanması ve zararlı hücrelerin ortadan kaldırılması olaylarında etkili olan aktif ölüm yanıtıdır. Apoptozis mekanizmasındaki bozukluklar otoimmün hastalıklar, nörodejeneratif hastalıklar ve kanser oluşumuna yol açar. Survivin yakın dönemde tanımlanmış olan ve apopitozis inhibitor protein ailesinin bir üyesidir. Kemoterapötik ajanlar, Fas ve kaspazlar tarafından indüklenen apoptozisi inhibe eder. İnsanlardaki birçok kanserde ekspresyonizmin arttığı gösterilmiştir. Bu çalışmaya 2 ile 14 yaşlan arası ve yaş ortalamaları 7,7 yıl olan 25 ALL'li hasta dahil edildi. Yaş ortalaması 8,4 yıl olan 13 çocuktan oluşan kontrol grubunun yaş dağılımı 1- 19 yıl arasındaydı. Tam anında kemik iliğinden alman örneklerde Survivin mRNA ekspresyonu düzeyleri ortalama 652.2 mRNA kopya sayısı/104 hücre olarak saptandı. ALL'li hastalarda tam sırasında kemik iliği örneklerindeki survivin mRNA ekspresyonu ile kontrol grubu kemik iliği örneklerindeki survivin mRNA ekspresyonu arasında anlamlı bir fark mevcuttu (p=0.013). Survivin mRNA ekspresyonu survivalı tahmin etmede anlamlı olarak bulundu (p=0.029). Sonuç olarak, survivin ALL'li çocuklarda prognostik bir marker olarak bulundu Anahtar sözcükler: ALL, apoptozis, survivin vra
Hematoloji
Poli(stiren-b-(etilen-ko-butilen)-b-stiren) (SEBS) termoplastik elastomeri, mühendislik plastikleri ile hazırlanan blend ve kompozitlerinin, tokluğunu ve darbe dayanımı arttırmak için kullanılmaktadır. Termoset elastomerler kadar iyi kimyasal dayanıma sahip olmamasına rağmen benzer mekanik özellikler sergilemesi sayesinde, otomotiv ve beyaz eşya endüstrisinde termoset elastomerlere alternatif oluşturmaktadır. Literatürde SEBS'in ısıl ve mekanik özelliklerinin geliştirilmesi için, SEBS matrisli ve tabakalı yapıda organifilik nanokil ve karbon nanotüp içeren (CNT) içeren nanokompozitler ile ilgili çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışmada, SEBS termoplastik elastomerininin zayıf mekanik mukavemetinin geliştirilmesi amacıyla, halloysit nanotüp (HNT) kullanılmıştır. HNT dolgusu, setiltrimetil amonyum bromür (CTAB) ile "kriyoskopik genişletme/modifikasyon" yöntemi ile modifiye edilerek organofilik HNT (Org-HNT)'ye dönüştürülmüştür. Org-HNT'nin karakterizasyonu, XRD, SEM ve TG analiz yöntemleri ile gerçekleştirilmiştir. SEBS/SEBS-g-MA/Org-HNT nanokompozitlerinin üretiminde, çözeltide harmanlama yöntemi tercih edilmiştir. Test numunelerinin üretilmesinde sıcak pres makinası (hot press) kullanılmıştır. SEBS-g-MA uyumlaştırıcısı kullanımı ile nanotüplerin intertübüler etkileşimini azaltılıp, matris içerisinde daha iyi dağılmasına yardımcı olacağı düşünülmüştür. Hazırlanan nanokompozitlerin morfolojisi SEM görüntüleme tekniği ile analiz edilmiştir. Polimer matris-nanotüp etkileşiminin ısıl ve mekanik özelliklere olan etkisinin belirlenmesi için statik mekanik, ve dinamik mekanik analizler ile ısıl gravimetrik analizler gerçekleştirilmiştir. SEBS nanokompozit hazırlamada sadece 3 phr Org-HNT kullanıldığında çekme dayanımının SEBS'e göre yaklaşık %380, tokluğunun ise %30 arttığı bulunmuştur. 3 phr Org-HNT yanında 15 phr SEBS-g-MA kullanıldığında ise üretilen nanokompozitin çekme dayanımı % 370, tokluğu %115 artmıştır. Termogravimetrik analiz sonuçlarına göre, SEBS nanokompozitlerin üretiminde Org-HNT dolgusu ve SEBS-g-MA uyumlaştırıcısının birlikte kullanılmasıyla kompozitlerin ısıl kararlılıkları saf SEBS'e göre daha yüksek bulunmuştur. Dinamik mekanik analiz sonuçlarına göre, üçlü nanokompozitler arasında 3 phr Org-HNT ve 10 phr SEBS-g-MA uyumlaştırıcısı içeren nanokompozitin -70 ile +120 °C arasında en yüksek sönümleme özelliğine sahip olduğu bulunmuştur. Düşük sıcaklıklarda, uyumlaştırıcı içeren bütün kompozitlerin depolama modül değerleri, SEBS/HNT ikili kompozite ve saf SEBS polimerine göre daha yüksek bulunmuştur. Nanokompozitlerin +25 °C deki sönümleme parametreleri saf SEBS e kıyasla çok değişmezken, depolama modülleri yaklaşık % 100 artmıştır. Statik ve dinamik mekanik analiz sonuçlarına göre, sertlik-tokluk/sönümleme dengesini kurmada en yüksek performansı, 3 phr Org-HNT ve 10 phr SEBS-g-MA uyumlaştırıcısı dolgulu nanokompozitin sağladığı bulunmuştur.
Polimer Bilim ve Teknolojisi
Ulaştırma sistemleri arasında alt sektörlerden biri olan hava taşımacılığı içinde altyapı elemanlarından biri de havaalanlarıdır. Temel ulaşım sistemlerinden biri olan havayolu ulaşımı başka ulaşım sistemlerine kıyasla birtakım üstünlüklere sahiptir ve dolayısıyla da her geçen yıl daha fazla tercih edilmeye başlamıştır. 1980'lerden sonra havaalanlarında artan talep sonucunda, uçuşlarda yaşanan gecikme, kısıtlı olan hava trafik operasyonu ve aşırı şekilde kalabalıklaşan terminaller, hava taşımacılığındaki normalleşen görüntüler haline gelmiştir. Bunun yanısıra uygulanan politika ve planlardaki acil olarak değişikliklerin gerçekleşememesi durumunda olumsuz koşulların daha kötüye gideceği görüldüğü için, havacılık sektörü ve hükümetlerinin öncelik verdiği ana başlıklardan biri hava trafiği ve havaalanının yetersizliklerinin çözümlenmesi olmuştur. Son zamanlarda bilim ve teknolojideki önemli gelişmeler, havacılık endüstrisinin de etkilenmesine neden olmuştur. Havayolu ulaşımı alanında yaşanan gelişmelerin, bu sektörde rekabetin yoğunlaşması ve yolcu profillerinde değişimlere neden olmaktadır. Havayolu işletmeleri bu yoğun rekabet içinde başarılı olabilmelerinde, değişen müşteri ihtiyaç ve beklentilerinin iyi anlaşılması ve karşılanmasıyla ilgilidir. Bu durum, daha kaliteli hizmet, daha emniyetli uçuş, daha iyi bakım ve çalışanların beklentilerinde görülen değişimile nitelikli personel ihtiyaçlarının artması gibi sonuçlar doğurmuştur. Bu çalışmada, Konya Havalimanının etkinliğini artırmak için seyahat edenlerin problemlerinin belirlenmesi amacı ile kavramsal açıdan desteklenerek oluşturulan model test edilmiştir. Bu araştırma betimsel tarama modeline göre modellenmiştir.Araştırmada veri toplama aracı olarak anket formundan yararlanılmıştır.
Sivil Havacılık
Alternaria solani'nin neden olduğu erken yanıklık hastalığı hem yeşil aksamda ve hemde yumruda sorun oluşturan patatesin önemli hastalıklarından biridir. Dünyada patates üretimi yapılan her yerde görülmektedir. Bu çalışmada 13 melez ailesine ait toplam 224 patates klonunun koparılmış yaprak testi ile A. solani'ye karşı dayanıklılıkları belirlenmiştir. Başçiftlik beyazı ile ticari çeşitler, Agata ve Burren hassas kontrol olarak kullanılmıştır. Bu amaçla tarla koşullarında yetişen bitkilerin uç kısmından gelişmesini tamamlamış yaprakçıklar alınmış ve her bir klona ait üç yaprakçık içinde nemli filtre kağıdı bulunan 90 mm çaplı steril plastik petri kaplarına yerleştirilmiş ve 1 haftalık fungus kültüründen alınan 5 mm lik diskler üzerlerineyerleştirilerek fungus ile inokule edilmiştir. Kontrol için kullanılan yaprakçıkların üzerine ise sade besi ortamı diski konmuştur. Bu şekilde uygulamaya tabi tutulan yaprakçıklar iklim kabinine yerleştirilerek 20±2 ºC'de 12 saat aydınlık ve 12 saat karanlıkta 6 gün süreyle inkübasyona bırakılmıştır. İnkübasyon süresi sonunda lezyon çapları ölçülerek % hastalık oranları hesaplanmıştır. Hastalık reaksiyonları açısındanmelez aileleri arasında ve içerisinde istatistikî olarak önemli farklılıklar görülmüştür (P< 0.05). Çalışmada kullanılan 224 klondan 116 tanesi hiç simptom oluşturmayarak hastalığa karşı yüksek düzeyde dayanıklı bulunmuştur. Örneğin MF-1 X TS-4 melezailesine ait A2/11 ve A2/132 nolu klonlar A.solani'ye karşı aşırı duyarlı bulunurken A2/120, A2/179 ve A2/109 nolu klonlar %100 dayanıklı bulunmuştur. Benzer şekilde Serrana x TS-9 melez ailesine ait A3/20,A3/303, A3/117, T3/36 ve A3/55 nolu klonlarA.solani'ye karşı aşırı duyarlı bulunurken A3/4, A3/66, A3/74 ve A3/284 nolu klonlar %100 dayanıklı bulunmuştur. Hassas kontrol olarak kullanılan çeşitlerde patojene aşırı duyarlılık göstermiştir. Bu çalışma sonuçlarına göre dayanıklı bulunan klonların erken yanıklığa dayanıklı çeşitlerin seleksiyonunda kullanılabilir.
Ziraat
Vakum paketleme, taze etin kalitesini korumak ve raf ömrünü uzatmak için kullanılan bir yöntemdir. Taze etin tekstürel özelliklerini iyileştirmek için birçok farklı uygulamanın önemi giderek artmaktadır. Bu çalışmada vakum paketleme ve avokado yağı uygulamasının soğuk muhafaza süresince tavuk göğüs etlerinde fiziksel, kimyasal ve mikrobiyolojik özellikleri üzerine etkisi incelenmiştir. Çalışma kapsamında tavuk göğüs etleri vakum paketli (kontrol grubu) ve avokado yağı ile muamele sonucu vakum paketli olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Avokado ve kontrol gruplarında pH, su tutma kapasitesi, pişirme kaybı, mikrobiyolojik analizler, tekstür profil analizi ve TBARs analizi muhafazanın 1, 4, 7, 9 ve 11. günlerinde gerçekleştirilmiştir. Muhafaza süresince avokado ve kontrol grubunun pH değeri artış göstermiştir ve gruplar arasında istatistiksel olarak önemli bir fark bulunmuştur (p<0,05). Su tutma kapasitesi açısından sadece 11. günde avokado ve kontrol grubu arasında bir fark gözlenmiştir. Pişirme kaybı açısından muhafaza süresince avokado ve kontrol grubu arasında anlamlı bir fark görülmemiştir (p>0,05). TAMB, Staphylococcus spp. ve toplam koliform bakteri sayısı bakımından avokado grubu muhafazanın 11. gününde kontrol grubuna kıyasla düşük değere sahip olmuştur. Tekstür profil analizi sonucunda da genel olarak dalgalı bir seyir olduğu gözlenmiştir. Sonuç olarak avokado yağı uygulaması ve vakum paketlemenin mikrobiyolojik kalite üzerinde olumlu etkisi olduğu buna karşın tekstür, pişirme ve su tutma kapasitesi açısından belirgin bir farkın görülmediği saptanmıştır.
Besin Hijyeni ve Teknolojisi
İyonlaştırıcı radyasyon, kanser tedavisinde DNA hasarı yoluyla kanser hücrelerini yok etmek için uygulanan etkili bir yöntem olmakla birlikte, kanser hücrelerinin yanı sıra çevre dokularda da hasara yol açabilmesi gibi önemli yan etkisi bulunmaktadır. Bu nedenle, radyasyon tedavisinin hücresel ve moleküler etkilerini daha iyi anlamak yan etkileri en aza indirirken tedavinin etkinliğini artırmak açısından önem arz etmektedir. Bu tez çalışmasında, terapötik iyonlaştırıcı radyasyonun meme kanseri üzerindeki moleküler etkileri mikroRNA düzeyinde incelenmiştir. Meme kanseri hücre hatları MCF-7 ve MDA-MB-231, 4 ve 8 Gy düzeylerinde iyonlaştırıcı radyasyona maruz bırakılmış ve toplam 7 gün boyunca izlenmiştir. Işınlamadan 96 saat sonra total RNA izolasyonu yapılmış ve kanser-iyonlaştırcı radyasyon ilişkisinde rol aldığı açık erişimli veri tabanları ve literatür araştırmaları ile belirlenen miR-208a, miR-124, miR-145'in ifade düzeyleri kantitatif olarak değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, iyonlaştırıcı radyasyona maruz kalan meme kanseri hücre hatlarında, hücre canlılığında radyasyon dozuna bağlı anlamlı bir azalma olduğunu göstermiştir. Bu durum, iyonlaştırıcı radyasyonun hücre üzerinde oluşturduğu hasarın uygulanan doz ile ilişkili olduğunu ve hücre ölüm oranını artırdığını göstermiştir. Çalışmada ifade düzeyi değerlendirilen miRNA'lar arasında, özellikle miR-124 ve miR-145'in ifade düzeylerinde iyonlaştırıcı radyasyonun etkisiyle istatistiksel olarak anlamlı değişimler tespit edilmiştir. Bu değişiklikler, iyonlaştırıcı radyasyonun yalnızca hücre ölümünü artırmakla kalmadığını, aynı zamanda hücre içi moleküler süreçlerdeki düzenleyici miRNA'lar aracılığıyla biyokimyasal yolları da etkilediğini göstermektedir. İyonlaştırıcı radyasyonun miRNA ifadesi üzerinde doza ve zamana bağlı olarak gösterdiği bu etkilerin, radyasyon tedavisine verilen hücresel yanıt mekanizmaların anlaşılmasına yardımcı olabileceği ve bu miRNA'ların radyoterapi etkinliğinin artırılması yönünde potansiyel biyobelirteçler olarak değerlendirilebileceği önerilmektedir. Elde edilen bulguların ileriki çalışmalar ile in vivo koşullarda doğrulanmasının terapötik iyonlaştırıcı radyasyonun kanser tedavisindeki etkinliğini artırmaya ve yan etkilerini azaltmaya yönelik stratejilerin geliştirilmesine, iyonlaştırıcı radyasyon uygulamasına miRNA ifade yanıtının bireysel tedavi planlarına dahil edilmesine ve kişiye özel tedavi yaklaşımlarının daha başarılı bir şekilde uygulanmasına katkı sağlayabileceği düşünülmektedir.
Radyasyon Onkolojisi
Amaç: Literatürde birçok çalışmada hiperbarik oksijen tedavisinin hasarlı ve sağlam böbrek üzerindeki etkileri incelenmiştir. Fakat bu çalışmaların ekseriyeti hayvan çalışmasıdır. Biz bu çalışmada retrospektif olarak insanlarda hiperbarik oksijen tedavisinin böbrek fonksiyonları üzerine olan etkilerini incelemeyi amaçladık. Gereç-Yöntem: Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi Sualtı Hekimliği ve Hiperbarik Tıp Kliniğinde 1 Ocak 2017- 1 Ocak 2021 tarihleri arasında herhangi bir endikasyon ile en az 15 seans hiperbarik oksijen tedavisi uygulanan 18 yaşından büyük tedavi öncesi ve sonrası böbrek fonksiyon testleri (üre, kreatinin, glomerüler filtrasyon hızı, sodyum, potasyum) istenmiş olan hastalar çalışmamıza dahil edilmiştir. HBOT sonundaki değerlerin değişimi incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya 102 erkek ve 45 kadın olmak üzere toplam 147 kişi alınmıştır. Yaşları ortalaması 59,47±14,21 (20-93) yıldır. Hastalara ait HBOT öncesi ve HBOT sonundaki Sodyum, Potasyum, Üre, Kreatinin ve GFR değerlerindeki değişimler incelenmiş ve sadece sodyumda HBOT sonunda anlamlı bir artış olduğu saptanmıştır(p=0,001). Tartışma: Hiperbarik oksijen tedavisinin böbrek fonksiyonları üzerinde olumlu ya da olumsuz bir etkisi saptanmamıştır. Sadece travmanın tanımlanmamış erken komplikasyonu tanısıyla tedaviye aldığımız iki hastada GFR'de istatistiksel olarak anlamlı (p=0,041) bir iyileşme gözlenmiştir. Bu durum, hasta grubunun küçük olduğu da düşünülünce daha kapsamlı ve prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulduğunun göstergesidir.
Deniz ve Sualtı Hekimliği
Deri endüstrisi, et endüstrisinin yan ürünü olan ham post ve derileri fiziksel/kimyasal işleme tabii tutarak nihai deri ürünleri üreten bir sanayi alanıdır. Deri üretim sürecinde işleme alınan derilerin %80-85'i kadar katı ve sıvı atık meydana gelmektedir. Tabaklama prosesi sonrası yapılan tıraşlama işleminde yüksek miktarda oluşan kromlu tıraş atıkları, ciddi çevresel kirliliğe yol açabilen katı atıklardandır. Bu kaçınılmaz çevresel yükün üstesinden gelme ve atıkların katma değerli ürüne dönüştürülmesiyle sürdürülebilir bir üretim süreci sağlanması amacıyla yapılan tez çalışmasında, yüksek protein içeriğine sahip olan kromlu tıraş atıkları kolajen hidrolizatının hammaddesi olarak değerlendirilmiştir. Bu hedefle tıraş atıkları, alkali ve alkali/enzimatik koşullar altında farklı sıcaklık ve sürelerde hidrolize edilmiştir. Elde edilen kolajen hidrolizatlarına; kül içeriği, partikül boyutu, moleküler ağırlık, metal içeriği, iletkenlik, katı madde, yoğunluk, serbest amino asit içeriği gibi bir dizi analiz yapılarak veriler elde edilmiştir. Kolajen hidrolizatlarında ihtiva eden en büyük partikül boyutu (524.3 nm) ve en düşük protein içeriği (%5.1), iki saat boyunca 60°C'de uygulanan alkali işleminde elde edilmiştir. Ayrıca 90°C'de iki saat alkali ve ardından iki saat 50°C'de enzim uygulanan alkali/enzimatik işlemde en küçük partikül boyuta (55.2 nm) ve en yüksek protein içeriğine (%7.3) sahip hidrolizatlar elde edilmiştir. Bu veriler ışığında, sıcaklık, zaman ve enzim ilavesinin artması ile hidrolizattaki protein içeriği artmakta, partikül boyutu küçülmekte ve hidrolizattaki krom içeriği azalmaktadır. Elde edilen verilerde yer alan önemli işlem parametreleri değerlendirilerek ürünlerin gelecek çalışmalarda biyo-gübre, tabaklama maddesi gibi çeşitli kullanım alanlarına yönelik geliştirilmesi mümkün görülmektedir.
Deri Mühendisliği
Yirminci yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan demokratik dans kavramının, sonuca yönelik olmaması ve sürecin öncelenmesi ile dansçı, sabit ideal beden sınırlamalarından özgürleşmiştir. Tek bir vücut tipi gerekliliğini reddeden bu yaklaşım, her bireyin farklı yatkınlıklar ve zayıflıklar ile birlikte farklı karakterleri olduğu, bu kendine özgü parametrelerin de ölçünün, kişinin kendisine özgü olması gerektiğini öne süren Aristoteles'in "Altın Ortalama" kavramını akla getirir. Bu noktada ideal bedene olan yaklaşım, ilişkisel ve karşılaştırmalı bir husus olmaktan çıkar. 1990'larda somutlaşan yeni koreografi anlayışıyla beraber, Foster'ın "kiralanmış beden" olarak tanımladığı bedenin ortaya çıkması ile dansçıdan bir tekniğe bağlı olarak oluşturduğu mükemmel beden değil, çeşitli tekniklerin birleşiminden oluşan, "ortalamanın mükemmeliyetini" muhafaza eden beden talep edilir. Dansçı bedenden talep edilenler gibi bir danstan beklenenler de dansın saraylarda icrasından beri yüzyıllar boyu değişim göstermiştir. Dansta ortalama olan, kimi zaman hem estetik hem de etik olarak hedeflenmiş, kimi zaman ise söylemin gösterilmesi için görünür kılınmıştır. Hem politik etik hem de artistik etik bakımından sanata ve hayata bakışımı berraklaştıran bir kavram olarak ortalamanın, hayatın tüm aşamalarından reddine ilişkin bir tavır ile imkansız mükemmelin hedeflenmesi ve arzulanması üzerine kurulan kapitalist sistemdeki kişisel deneyimlerim, "It's OK!" adlı eserin yaratım sürecinde girmeme neden olmuştur. Bu sürecin sonunda ise ortaya çıkan sonuç, ortalama olana kucak açan ve ortalama olanı etik bir duruş olarak benimseyen bir dans performansıdır.
Bale ve Dans
Nüfusun büyük bir bölümünün kentlerde yaşadığı günümüzde insanların önemli ihtiyaçları arasında olan doğaya yakın olma arzusu da ortaya çıkmıştır. Gerek vücut sağlığı gerekse zihinsel rahatlama için kentsel açık-yeşil alanların kentlilerin yaşam kalitesine doğrudan etki eden en temel bileşenlerden biri olduğu söylenebilir. Kent parkları büyük şehirlerdeki en önemli açık-yeşil alanlar olarak ziyaretçilerine hizmet ederler. Kent parkları için odunsu bitki varlığı ve çeşitliliği ayrı bir önem taşır. Bu araştırmada, Ankara'daki kent parklarından biri olan Altınpark içerisindeki peyzaj düzenlemelerinde kullanılan doğal ve egzotik odunsu bitkiler incelenmiştir. Araştırma yöntemi olarak yerinde gözlem, inceleme, analiz ve değerlendirme aşamaları kullanılmıştır. Bu bağlamda, parkta kullanılan odunsu bitkiler, yerinde gözlemlenerek teşhis edilmiştir. Ayrıca, Altınpark kent parkı araştırma yapmak amacı ile çeşitli dönemlerde ziyaret edilerek, farklı mevsim geçişlerinde odunsu bitkilerin mevsimsel fotoğrafları çekilmiştir. Verilerin hazırlanmasında ve değerlendirilmesinde yapılan gözlemler ve sözel veri tabanları etkin olarak kullanılmıştır. Elde edilen verilerin değerlendirilmesi sonucunda odunsu bitki taksonlarının cins ve tür olarak kullanım yoğunlukları belirlenmiştir. Altınpark kent parkı ağaçlandırmasında en çok kullanılan geniş yapraklı türler Acer negundo, Platanus occidentalis en çok kullanılan iğne yapraklı tür ise Pinus nigra, olduğu gözlemlenmiştir. Bitkilerin bazı ekolojik istekleri ile Altınpark'ın bulunduğu alanın ekolojik özelliklerinin uyumu değerlendirilmiş çeşitli önerilerde bulunulmuştur. Bu çalışmadan elde edilen bulgular daha sonra yapılacak çalışmalara altlık oluşturacağı düşünülmektedir.
Peyzaj Mimarlığı
Otomobil tasarımının bu gün geldiği nokta, ilk otomobil üreticilerinin yola çıkış noktası olan bireysel taşımacılık fikrinden hala uzaklaşmamış ve bu fikri birkaç adım öteye götürmüştür. Günümüzde otomobiller; bireysel taşımacılık araçları olmanın çok ötesinde, bireyin kendini bulunduğu sosyal kesim içerisinde ifade etmesinde birer sembol halini almıştır. Otomobiller yaşantımızın büyük bir parçası olmak için kat ettikleri yolda birçok biçimsel değişikliğe uğramış ve bu değişiklikler dünya çapında eğilimsel ürün olgusunu yükseltmiştir. Oluşturdukları bu eğilimler sosyal yaşam içerisindeki kesimlerin birbirinden daha net sınırlar ile ayrılmasına neden olmuştur. Bu çalışmada, Türkiye'de spor otomobil kavramının yeni yeni şekillendiği yıllarda bu pazara bir spor otomobil tasarlamanın ve üretmenin getirdiği sorunlar ve avantajlar Türk otomobil sanayisinin gelişimini Dünya otomobil tarihi ışığında ele alarak ortaya konmuştur. Birinci bölümde; otomobil kavramı incelenmiş sonrasında dünya otomobil sanayisinin gelişimine genel bir bakış yapılmıştır. Ayrıca tasarımın otomobil kavramındaki yeri ve otomobil kavramının sosyal yaşamda ki yeri incelenmiştir. İkinci bölümde Türk otomobil sanayisinin gelişimi cumhuriyet öncesi ve cumhuriyet sonrası dönemler olarak iki başlıkta incelenmiş daha sonra Türk otomobil sanayisinde ki tasarım ve model geliştirme çabaları ele alınmıştır. Üçüncü bölümde; tamamen Türkiye'de tasarlanan ve üretilen bir spor otomobil olan Anadol STC 16 örnek model olarak biçimsel ve yapısal açıdan incelendikten sonra dönemi içerisinde Türk sosyal ve ekonomik yapısı ışığında incelenmiştir. Dördüncü bölümünde; Anadol STC 16 projesinin Türk otomobil sanayisine ve Türk otomobil tasarım tarihine olan katkıları sonuç olarak ortaya konmuştur.
Endüstri Ürünleri Tasarımı
Amaç: Bu araştırma gebelerde anemi sıklığını ve aneminin travay sürecine etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma analitik-kesitsel olarak Şubat 2022- Mayıs 2023 tarihleri arasında Aydın Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesinde yapılmıştır. Çalışmanın evrenini bu hastaneye doğum yapmak için yatışı yapılan gebeler, örneklemini ise 317 gebe oluşturmuştur (n=317). Veriler araştırmacı tarafından hazırlanan Gebe Tanıtım Formu ve Travayda Gebe ve Yenidoğan İzlem Formu ile toplanmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistikler, Ki-kare testi kullanılmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan gebelerin yaş ortalaması 24,47±4,72 olup, %34,7'si ortaokul mezunudur. Gebelerin gebelik haftası ortalaması 38,41±1,58 ve gebelik sayısı ortalamaları 1,26±0,52'dir. Gebelerin %90,9'unun sağlık kontrollerini yaptırdığı, %76'sının gebelikleri sürecinde demir hapı kullandıkları, demir hapı kullananların %56,2'sinin hapları düzenli kullandıkları saptanmıştır. Travay süreci boyunca gebelerin %30,3'üne indüksiyon, %26,6'sına kristaller manevrası, %84,4'üne epizyotomi uygulandığı saptanmıştır. Gebelerin aktif fazdan tam açıklığa kadar geçen süre ortalaması 328,31±72,60, tam açıklıktan doğuma kadar geçen süre ortalaması 76,96±31,19 dakika olup, gebelerin %95'inin vajinal doğum yaptıkları saptanmıştır. Gebelerin %34,7'sinin anemisinin olduğu, gebelerin hemoglobin değerlerinin ortalaması 11,30 g/dl olduğu tespit edilmiştir. Gebelerin anemik olmaları travay sürecinde; indüksiyon, kristaller manevrası uygulamalarını, mekonyumlu amniyon görülme oranlarını, gebelerde latent fazda yorgunluk düzeyini, yenidoğanlarda oksijen uygulamasını artırdığı, tam açıklıktan doğuma kadar geçen süreyi uzattığı ve plasenta ağırlığını etkilediği bulunmuştur (p<0,05). Gebelerin yaşları, eğitim durumları, aile tipleri, sosyal güvence varlığı, kendilerinin ve eşlerinin çalışma durumları, gelir düzeyi algıları, gebelik haftaları, sağlık kontrollerinin yapıldığı yer ve sağlık kontrollerini düzenli yaptırma, demir hapı kullanma ve hapı düzenli kullanma durumları anemi sıklıklarını etkileyen faktörler olarak bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızın sonucunda gebelerin yaklaşık üçte birinin anemisi olduğu saptanmış olup gebelikte aneminin doğumda indüksiyon ve kristaller manevrası gibi uygulamaları ve yenidoğana oksijen uygulanmasını artırdığı, plasenta ağırlığını azalttığı, travay sürecinde yorgunluğun artmasına neden olduğu ve yenidoğan sağlığını olumsuz etkileyebileceği bulunmuştur.
Ebelik
Bu çalışmada tarihî serüven romancılığımızın en önemli isimlerinden Abdullah Ziya Kozanoğlu'nun Türk edebiyatındaki yeri ve eserlerinin edebî niteliği ortaya konulmak istenmiştir. Bunun için de yazarın 1933 sonrasında yayınlanan dokuz romanı ilmî usullere göre incelenmiştir.Abdullah Ziya Kozanoğlu, tarihî romanlarıyla resmî tarihin söyleminin ötesinde, olayların gizli sebeplerini açıklamak, okuyucuyu bu gerçeklerden haberdâr etmek, mazideki başarılarımızın yanında başarısızlıklarımızı da nesnel bir tavırla ortaya koymak amacını taşır. Okuyucu, yazarın bu amaçla kaleme aldığı romanlarında, Türk tarihinin farklı dönemlerine yolculuk yapar; Moğol istilâsından Haçlı seferlerine, İnebahtı Deniz Savaşı'ndan Patronalı Halil İsyanı'na kadar, tarihimizin önemli birçok olayını, farklı bir bakış açısıyla değerlendirme imkânı bulur.Abdullah Ziya Kozanoğlu'nun tarihî romanları, Türk milletinin ortak tarih şuuru kazanmasında çok önemli role sahip eserlerdir. Bu romanlar, her ne kadar edebî bakımdan üstün nitelikli eserler değilse de yayınlandıkları dönemde geniş okuyucu kitlesine ulaşmış ve bu kitlenin hem edebî zevk kazanmasını hem de romanlarda ele alınan tarihî dönem hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamıştır.
Türk Dili ve Edebiyatı
İç hastalıkları servisinde yatan geriatrik hastalarda sarkopeni, malnütrisyon ve depresyonun sıklığı, birbirleriyle ilişkisi ve bu hastalıkların bireylerin taburculuk durumu, yoğun bakıma sevk, kısa dönem mortalite ve yatış süresi üzerine etkisini incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda iç hastalıkları servisinde yatan 65 yaş ve üstü bireylerde sarkopeni, depresyon ve malnütrisyonun beraber görülme sıklığı artmış olup bunun sonucunda kısa dönem mortalite oranı artmaktadır. Sarkopeni, depresyon ve malnütrisyon birlikteliği komorbiditelerden en sık malignitelerde görülmektedir. Bulgularımızın genellenebilmesi için yaşlı bireylerde çok merkezli, geniş örneklemli, uzun sonlanımlı çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır.
Geriatri
Bu araştırma sınıf öğretmenlerinin konuşma sesi bozukluklarına ilişkin farkındalık düzeylerini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma Tokat ili Erbaa ilçesinde bulunan ilkokullarda sınıf öğretmenliğini aktif olarak sürdüren 56 öğretmeni kapsamaktadır. Araştırmada tarama modellerinden anket yöntemi kullanılmış ve araştırmacı tarafından hazırlanan bir anket veri toplama aracı olarak kullanılmıştır. Elde edilen veriler SPSS 25.0 programında analiz edilmiştir. Araştırmanın sonucunda çalışmaya katılan sınıf öğretmenlerinin konuşma sesi bozukluklarına ilişkin bilgilerinin olduğu ancak yeterli seviyede olmadığı, yarısından fazlasının şu an sınıflarında dil ve konuşma güçlüğü yaşayan öğrencilerinin olduğunu düşündüğü ve bu doğrultuda öğrencilerini meslek elemanına yönlendirdiği görülse de konuşma seslerini edinme sürecine yeterince hâkim olmadıkları görülmüştür. Bu farkındalık ve bilgi düzeyini arttırmak amacıyla eğitim fakültelerinde sınıf öğretmenliği bölümü öğrencilerine yönelik dil ve konuşma bozukluklarına ilişkin derslerin müfredata eklenmesi, çeşitli bilinçlendirme kampanyaları ve de öğretmenlere yönelik eğitim içi seminerlere dil ve konuşma bozukluklarına ilişkin eğitimlerin eklenmesi önerilebilir. Sınıf öğretmenlerinin farkındalık düzeylerini arttırarak okuma yazma öğrenme sürecinde konuşma sesi bozukluğu nedeniyle güçlük yaşayan öğrencilerin uygun desteği alarak akademik ve sosyal yaşamlarında daha iyi sonuçlar alması beklenmektedir.
Dil ve Konuşma Terapisi
Küreselleşmenin getirdiği değişimler, bireysel ve toplumsal hayatı belirgin şekilde etkilemektedir. Değişimin rekabet koşullarına yansıması ile iş dünyası ve çalışanlar açısından önemli etkileri olmuştur. Artan rekabet koşulları ile birlikte çalışma ortamlarında bazı yeni kavramlar ortaya çıkmıştır. İşletmelerin başarısında büyük önemi olan iletişim ve çalışanların etkileşimini olumsuz yönde etkileyen, psikolojik, fizyolojik ve sosyal açıdan onarılması zor yaralar açan psikolojik yıldırma (mobbing) kavramı bireysel ve toplumsal etkileri nedeniyle son yıllarda bilimsel araştırmalara konu edilmeye başlamıştır. İşletmelerde bireyleri ve çalışma ortamını tehtid eden bu yeni şiddet türünün ayrıntılı olarak ele alınması, etkileyen faktörlerin belirlenmesi ve etkilerinin ortaya konulması iş dünyasına ve çalışanlara yönelik iyileştirme stratejileri için önemli adımlardır. Günümüzde yasal düzenlemelerle suç kapsamında değerlendirilen mobbing konusunda yapılan bilimsel çalışmalar, yönetimin işletmeye dair planlamalarına da ışık tutacaktır. Bu çalışmada, mobbing kavramının bireysel etkilerinin daha ayrıntılı incelenmesi amacıyla demografik değişkenler ve kişilik kavramı ile olan ilişkisi incelenerek, farklı demografik değişkenler ve kişilik türlerine göre çalışanların mobbing algılarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Anket yöntemi ile verilerin toplandığı araştırmada çalışanların kişilik özelliklerinin belirlenmesi için Beş Faktör Kişilik Özellikleri Ölçeği kullanılmış, kişilik özelliklerini tanımlamak için "duygusal dengesizlik", "dışadönüklük", "açıklık", "geçimlilik" ve "sorumluluk" sözcükleri kullanılmıştır. Çalışanların mobbing algısını değerlendirmek için Leyman tarafından geliştirilen Mobbing Ölçeği kullanılmıştır. Araştırma sonucunda, çalışanların kişilik özelliklerinin herbir boyutu ile mobbinge maruz kalma algısı arasında negatif yönde bir ilişki tespit edilmiştir.
İşletme
Amaç: TNF-α, birçok farklı etki gösteren bir sitokin olup, etkilerinin çoğunu TNFR1 sayesinde sağlamaktadır. TNF-α aracılı NF-κB aktivasyonu, kaspaz aktivasyonu ve nekroptoz indüksüyonu üzerinde pek çok çalışma yapılmış olduğu halde TNFR1 aracılı ERK, Akt ve Stat3 aktivasyonları henüz tam olarak aydınlatılmamıştır. TNFR1'in c-Src ve JAK2 gibi tirozin kinazlara bağlandığı bilinmekte fakat tirozin fosforilasyonu hakkında bir veri bulunmamaktadır. Tez çalışmamızda, TNFR1-JAK2 arasındaki ilişkinin TNFR1 tirozin fosforilasyonuna yol açıp açmadığını, eğer TNFR1 tirozin fosforilasyonuna uğruyorsa bunun TNF-α aracılı ERK, Akt, p38, JNK, Stat3 ve CREB aktivasyonlarını nasıl etkilediğini belirlemeyi amaçladık. Yöntem: TNFR1'in JAK2 ve PKA tarafından fosforile edildiği in vitro kinaz reaksiyonu ile gösterildikten sonra, potansiyel JAK2 ve PKA fosforilasyon motifleri site directed mutagenesis ile A ve D aminoasitlerine dönüştürüldü. Bu mutantların ERK, p38, JNK, Akt, Stat3, CREB, IRS-1 aktivasyon fosforilasyonlarına etkileri western blot ile; Grb2, p85, Stat3 bağlanmasına olan etkileri co-immunopresipitasyonla; NF-κB aktivasyonuna etkileri NF-Luc lusiferaz reporter sistemi ile, apoptotik sürece etkisi kolorimetrik kaspaz aktivasyon ölçümü ile, hücre sağkalımına etkisi MTT ve TNFR1 salınımına etkisi ELISA ile belirlendi. Bulgular: TNFR1, JAK2 ve PKA tarafından fosforile edilmekte, PKA fosforilasyonu JAK2 aracılı tirozin fosforilasyonunu baskılamaktadır. TNFR1'in Y401'den tirozin fosforilasyonu TNFR1 sinyalzomunda Grb2, p85 ve Stat3 bağlantısını kuvvetlendirmekte; ERK ve Akt aktivasyon fosforilasyonlarını arttırmakta, Stat3'ün ise DNA bağlanmasını kuvvetlendirmektedir. TNFR1'in Y360 noktasından fosforilasyonu, CREB ve Stat3 fosforilasyonunu arttırmakta, Y360A mutantı ise JNK ve p38 aktivasyonuna yol açmaktadır. Y401D mutantı ile transfekte hücrelerde, kaspaz aktivasyonu, NF-κB indüksüyon kapasitesi ve hücre sağkalımı düşük bulunmuştur. IRS-1 tirozin fosforilasyonu, TNFR1'in tirozin fosforilasyonundan da, PKA tarafından fosforilasyonundan da negatif etkilenmektedir. Sonuç: TNFR1, PKA ve JAK2 tarafından fosforile edilmekte; PKA fosforilasyonu tirozin fosforilasyonunu baskılayıcı etki göstermektedir. TNFR1 fosforilasyonları, TNF-α aracılı ERK, Akt, Stat3, p38, JNK, CREB aktivasyonları ve IRS-1 tirozin fosforilasyonunu farklı şekillerde düzenlemektedir.
Tıbbi Biyoloji
Ana vatanı Güneydoğu Asya olan çay, keşfedildiği günden bu yana dünyanın her yerinde tüketilen bir içecek olmuştur. Ülkemizde çay tüketimi yılın her mevsimi günün her saati olduğu düşünüldüğünde tüketim frekansı oldukça yüksek rakamlara ulaşır. Bundan dolayıdır ki içerdiği bileşiklerin insan sağlığı üzerindeki etkilerinin değerlendirmesi için pek çok çalışmaya konu edilmiş olup; bunlardan biri de flordur. Bu tez kapsamında Ankara'da perakende satış yapan çeşitli market zincirlerinden 43 adet granül çay örneği temin edildi. Bu çayların toplam flor içerikleri belirledi ve geleneksel demleme yöntemi temel alınarak 6/250 (g/ml) oranı ile çay infüzyonları hazırlandı. Bu infüzyonların florür iyonu içeriği ve 460 nm'deki optik yoğunluklarıdan Toplam Renk, %Parlaklık ve Renk Skalaları analizleri yapıldı. Bunun yanı sıra geleneksel yöntemlerle çay demleyerek müşteilerine ince belli çay bardağında servis edilen 63 işletmeden çay infüzyonları temin edildi. Bu 63 çay infüzyonunun florür iyonu içeriği ve Renk Skalası analizleri yapıldı. Granül çay örneklerinin toplam florür içeriği, Karadeniz bölgesi çaylarında ortalama flor 183,93 mg/kg (Min: 135,87; Max: 327,86), ithal çaylarda ortalama flor 105,02 mg/kg (Min: 75,40; Max: 151,32) tespit edildi. Bu verilerin varyans değeri 2156,25 olarak hesaplanmıştır. Bu granül çaylardan geleneksel yöntemle 6/250 (g/ml) oranında demlenen çay infüzyonların florür içeriği yerli çayda 3,32 mg/L (Min: 2,15; Mak: 4,40) olurken ithal çayda ortalama florür 2,06 mg/L (Min: 1,46; Mak: 3,08) bulunmuştur. Bu verilerin varyans ise 0,49 olarak hesaplanmış olup ayrıca granül çaydaki florun, %52,94 ile %93,79 (Ortalama:78,24) oranında ekstrakte edilebilir olduğu bulunmuştur. Bu değerlerin varyansı 114,28 olması granül çayın florür içeriği kadar olmasa da geniş bir aralıkta dağıldığı sonucuna varılmıştır. Çay infüzyonunun florür içeriği ile granül çaydaki flor içeriği arasında Sperman korelasyon analizi sonucuna göre beklenildiği gibi yüksek düzeyde pozitif ve anlamlı (r= ,753; p< ,01) bir ilişki bulunmuştur. Basit regresyon analizi sonucuna göre de model anlamlı bulunmuştur (p <,001). Granül çayın ihtiva ettiği flor, çay infüzyonlarındaki florür iyonunu beklenildiği gibi olumlu ve anlamlı olarak yordamaktadır ( β = .811, t (43)= ,143, p < ,001). Çay infüzyonlarının içerdiği florürür iyonunun %66,0'ini (R2adjusted= ,658) granül çaydaki flordan kaynaklanmaktadır. Bunun yanı sıra yapılan Sperman korelasyon analizi sonucu ile Renk Skalası ile % Parlaklık verileri arasında küçük düzeyde pozitif yönde (r= ,292; p< ,01) ve Toplam Renk ile de büyük düzeyde negatif yönde (r= -,883; p< ,01) korelasyon bulunmuştur. Bu çalışma ile Renk Skalası demlenmiş çay örneklerinde kullanılabilecek doğru etkili ve hızlı bir analiz yöntemi olarak önerilmektedir. Skaladaki artış ile çay rengindeki koyuluk azalmaktadır. Ankara'da servis edilen 63 adet çay infüzyonu verilere göre elde edilen örneklerin florür iyonu içeriği ortalama 2,61±0,57 mg/L (min=1,22; mak=3,49) olarak tespit edilmiş ve varyansı ise 0,329 olmuştur. Renk Skalası için ortalama 8,97±0,44 (min=7,84; mak=10,15) değeri elde edilmiştir. Renk Skalasının varyansı ise 0,192'dır. Elde edilen maksimum, minimum ve ortalama florür iyonu konsantrasyonları ile iki bardaktan 30 bardağa (1 bardak=100 ml) çay tüketimine bağlı olarak yeterli alım miktarı (0,05 mg/kg vücut ağırlığı/gün) ve Tehlike Katsayısı (HQ) değerlendirildiğinde Ankara'da yaşayan 15 yaş üstü kadınlar ve 15-24 yaş arası erkekler için sırasıyla sekiz, 24 ve 11 bardak çay tüketmeleri yeterli alım için uygun olacağı sonucuna varılmıştır. HQ>1 olması için ise yine aynı sıra ile sırasıyla; 10, 28 ve 13 bardak olarak hesaplanmıştır. Ankara'da yaşayan 24 yaş üstü erkekler için yeterli alıma ulaşabilmek için maksimum konsantrasyondaki çaydan 11 bardak, ortalama konsatrasyonu için 15 bardak çay tüketilmelidir. Ancak minimum konsantrasyon da ise 30. bardak da dahi yeterli alıma ulaşılamadığı görülmektedir. HQ>1 için ise maksimum konsantrasyondaki çaydan 13 bardak, minimum için 30 bardaktan fazlası ve ortalama florür konsantrasyonu için ise 18 bardak tüketildiğinde ulaşılabilmektedir.
Farmasötik Toksikoloji
Çalışmadaki amacımız Rotator Cuff Sendromu (RCS) tanısı alan bireylerde kuru kupa terapisinin etkinliğini araştırmaktır. Çalışmaya dahil edilen 30 kadın birey randomize olarak iki gruba ayrıldı. Grup 1'e konvansiyonel fizyoterapi programı (hotpack, TENS, US, Codman, wand, germe ve güçlendirme egzersizleri) 4 hafta boyunca haftada 5 gün uygulandı. Grup 2'ye buna ek olarak 4 hafta süreyle haftada 2 gün 10 dakika hareketli kuru kupa terapisi uygulandı. Numerik Değerlendirme Skalası, (NDS) ile ağrı, gonyometre ile eklem hareket açıklığı (EHA), Disabilities of the Arm, Shoulder, and Hand (DASH) ve Constant skoru ile fonksiyonellik, Kısa Form-36 (SF-36) ile yaşam kalitesi düzeyleri tedavi öncesi ve sonrası değerlendirildi. Çalışma sonucunda her iki grupta da ağrı, EHA, DASH, Constant ölçümlerinde anlamlı değişiklik vardı (p<0.05). NDS skorları, abdüksiyon ve eksternal rotasyon açıları, DASH ve Constant değerlerinde Grup 2 lehine anlamlı farklılık saptandı (p<0.05). Grup 1'de SF-36 tüm alt başlıklarında anlamlı iyileşme görüldü (p<0.05). Grup 2'de ise emosyonel rol güçlüğü, emosyonel sağlık ve sosyal fonksiyon alt başlıkları dışındaki tüm parametrelerde anlamlı iyileşme saptandı (p<0.05). Gruplar arası karşılaştırmada yalnızca emosyonel sağlık alt başlığında Grup 1 lehine anlamlı fark görüldü (p<0.05). Kuru kupa terapisinin non-invaziv, kolay uygulanabilen ve ekonomik bir tamamlayıcı tıp uygulaması olarak RCS tanılı bireylerde ağrı ve fonksiyonel seviyeyi iyileştirmede konservatif fizyoterapi ile birlikte kullanılabileceği sonucuna varıldı.
Fizyoterapi ve Rehabilitasyon
Ebelerde İş Yükü ve Örgütsel Bağlılık İlişkisinin Değerlendirilmesi Bu çalışma, Anadolu Ebeler Derneği'ne üye olan ebelerin iş yükü algısı ve örgütsel bağlılık düzeyini belirlemek, iş yükü ve örgütsel bağlılığın sosyo-demografik ve mesleki özelliklere göre farklılığını ortaya koymak ve iş yükü ile örgütsel bağlılık arasındaki ilişkiyi saptamak amacıyla Covid-19 pandemi döneminde yapılmıştır. Araştırmanın türü analitik ve kesitseldir. Çalışmanın evrenini Derneğe üye olan 350 ebe oluşturmaktadır. Çalışmada örneklem çekilmeyerek evrenin tamamına ulaşılmak hedeflenmiştir. Araştırma 272 ebe ile gerçekleştirilmiş ve evrenin %77,7'sine ulaşılmıştır. Verilerin toplanmasında, Duxbury ve Higgins (1994), tarafındanngeliştirilen "İş Yükü Ölçeği" ile Meyyer ve ark. (1993), tarafından geliştirilen "Allen ve Meyer'in Üç Boyutlu Örgütsel Bağlılık Ölçeği" kullanılmıştır. Veriler google forms aracılığı ile toplanmış ve elde edilen sonuçlar SPSS programı ile analiz edilmiştir. Çalışma sonucunda; iş yükü ile öğrenim durumu, gelir memnuniyeti, çalışılan kurum, çalışılan birim, görev unvanı ve çalışma şekli arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu bulunmuştur. İş yükü ile yaş, medeni durum, çocuk sahibi olma durumu ve meslekteki toplam çalışma süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Örgütsel bağlılık ile gelir memnuniyeti, çalışılan kurum, görev unvanı ve çalışma şekli arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmıştır. Örgütsel bağlılık ile yaş, medeni durum, öğrenim durumu, çocuk sahibi olma durumu, çalışılan birim ve meslekteki toplam çalışma süresi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. İş yükü ile örgütsel bağlılık alt boyutlarından "duygusal bağlılık" ve "normatif bağlılık" arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmış ancak iş yükü ile diğer alt boyut olan "devam bağlılığı" arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. İş yükü ile toplam örgütsel bağlılık arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Araştırma grubunun iş yükü düzeyleri arttıkça örgütsel bağlılık düzeylerinin azaldığı, iş yükü düzeyi azaldıkça örgütsel bağlılık düzeyinin arttığı saptanmıştır. Tüm bu bulgular neticesinde özellikle Covid-19 pandemi sürecinde ebeler nezdinde tüm sağlık çalışanlarının iş yükünü azaltmak için hastanelerde aylık ve yıllık doğum sayıları, bölgesel açıdan ise doğurganlık oranları dikkate alınarak insan gücü planlaması yapılabilir, görev tanımları dışındaki işlerin yapılmasını önlemek amacı ile yönetsel işleri yapacak çalışanlar istihdam edilebilir, ebelere ve ailelerine yönelik kurumsal ve sağlık sistemi genelinde psikolojik ve sosyal destek programları oluşturulabilir, çalışma biçimi ve çalışma saatlerinde düzenlemeler yapılarak çalışanların örgüte bağlılığı artırılabilir. Ebelerin iş yükünü artıran ve örgütsel bağlılığını düşüren nedenler niteliksel araştırmalarla ortaya konulabilir.
Sağlık Yönetimi
Amaç: Preoperatif biliyer drenaj yöntemlerinin birbirine üstünlüğü, postoperatif morbidite ve mortaliteye etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışma Tasarımı: Retrospektif Tanımlayıcı çalışma Çalışmanın Süresi ve Yeri: Ocak 2019 – Ocak 2023, İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği Metodoloji: Ocak 2019 – Ocak 2023 yılları arasında İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim Ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniğinde periampüller bölge tümörü nedeniyle, PD planlanan ve tıkanma ikteri nedeniyle preoperatif biliyer drenaj ( ERKP veya PTK ) uygulanan 80 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen hastaların demografik verileri, komorbiditeleri, klinik prezentasyonları, kan parametreleri (preoperatif, intraoperatif ve postoperatif), preoperatif görüntüleme özellikleri, cerrahi teknikleri, intraoperatif bulgular,patolojik verileri, morbidite ve mortaliteleri analiz edilmiştir. Değerlendirilmeye alınan kriterler arasındaki analiz ERKP ile stent uygulanan grup ile PTK ile drenaj sağlanan grup arasında değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışma kriterlerine uyan 80 hastadan 40'ı (%50) ERKP grubuna, 40'ı (%50) PTK grubuna dahil edildi. ERKP grubunda kadın hasta sayısı 16 (%40), erkek hasta sayısı 24 (%60), PTK grubunda ise kadın hasta sayısı 17 (%42,5), erkek hasta sayısı ise 23 (%57,5) olarak saptanmıştır. Hastalarda en sık saptanan ek hastalıklar sırasıyla HT (ERKP grubunda %45, PTK grubunda %32,5) ve DM (ERKP grubunda %42,5, PTK grubunda %30)'dir. Hastaların gruplara göre ortalama yaş dağılımı ERKP grubunda 62,10±9,32, PTK grubunda ise 65,95±12,43 yıldır. Ortalama CCI skoru ERKP ve PTK grubunda 5 olarak saptanırken, Ortama ASA Skoru her iki grup içinde 2 olarak bulunmuştur. ERKP grubunda ortalama operasyonel zamanlama süresi 15 gün iken, PTK grubunda bu süre 12 gündür. Araştırma kapsamında yer alan ERKP ve PTK gruplar işlem ile operasyon arasında geçen süre bakımından istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermektedir (p<0,05). Araştırma kapsamında yer alan hastalardan 50'sinde (%62,5) klasik , 30'unda (%37,5) pilor koruyuculu pankreatikoduodenektomi tekniği kullanılmıştır. Çalışmaya dahil edilen 43 hastada (%53,8) iki üniteden az, 12 hastada (%15) iki üniteden fazla kan transfüzyonu gerçekleşmiştir. 25 hastada (%31,3) ise kan transfüzyonu gerçekleşmemiştir. ERKP grubunda 23 hastada (%57,5), PTK grubunda ise 10 hastada (%27) cerrahi alan enfeksiyonu geliştiği gözlenmiştir. ERKP grubunda 14 hastada (%35), PTK grubunda ise 13 hastada (%34,2) DGE varlığı tespit edilmiştir. Post-Pankreatektomi Hemorajisi (PPH); ERKP grubunda yer alan 18 hastada (%45), PTK grubunda ise 6 hastada (%15) görülmüştür. ERKP grubunda 17 hastada (%43,5), PTK grubunda ise 8 hastada (%21) fistül veya kaçak oluştuğu izlenmiştir. Takiplerde ERKP grubundaki 14 hastada (%54), PTK grubundaki 7 hastada (%26) uzak metastaz varlığı saptanmıştır. ERKP grubunda yer alan hastalara uzak metastaz için ortalama süre 256±148,62, PTK grubunda yer alan hastalarda uzak metastaz için ortalama süre 135,87±98,17 gündür. 30 günlük erken mortalite her iki grupta da 8 hasta (%20) olarak belirlenmiştir. Sonuç: PTK ile yapılan drenaj yönteminin periampuller tümör nedeniyle PD uygulanan hastalarda operasyonel zamanlama, enfeksiyöz süreçler, kan transfüzyon ihtiyacı ve postoperatif komplikasyonlar açısından ERKP ile stentleme yöntemine göre daha avantajlı olduğunu saptanmıştır. Yapılacak olan biliyer drenaj yöntemine; hasta kondisyonu, merkez deneyimi, olası postoperatif komplikasyonlar, tümör lokalizasyonu, operasyonel zamanlama ve her iki yönteminde avantajları ve dezavantajları göz önünde bulundurularak, multidisipliner bir yaklaşım ile karar verilmesi gerekmektedir.
Genel Cerrahi
Sağlık Bakım Hizmetleri Personelinin Meslek Hastalıkları ve İş Kazalarına Karşı Bilinç Düzeyleri: Ankara'da Eğitim ve Araştırma Hastanesi Örnekleri İş sağlığı ve güvenliği çalışma hayatında her gün biraz daha fazla önem kazanmakta olan bir kavramdır. Sağlık hizmetleri insan sağlığını en iyi duruma getirmeyi hedefleyen ve sağlayan bir sektördür. Bununla birlikte iş sağlığı ve güvenliği açısından kendine özgü ve çok çeşitli risk ve tehlikeler içermektedir. Sağlık çalışanları hizmetlerin yürütümü sırasında bu tehlike ve risklerle iç içedir. İş sağlığı ve güvenliği uygulamaları bu tehlike ve risklerden çalışanları korumalı, güvenli bir çalışma ortamı sağlamalı ve çalışanları bu konuda bilinçlendirmelidir. Bu sebeple, iş kazaları ve meslek hastalıklarını önleyebilmek için verilen eğitimler ve uygulanacak tedbirler çok önemlidir. Hastanelerde çalışan personelin çoğunluğunu oluşturan ve hizmetin sürdürülmesinin sağlanmasında çok önemli rolü bulunan sağlık bakım hizmetleri personelleri, hastalar ile sürekli temas halinde bulunmaları sebebiyle iş kazaları ve meslek hastalıkları açısından büyük bir risk grubudur. Bu çalışmanın amacı, sağlık bakım hizmetleri personellerinin başlarından geçen olayların iş kazası veya meslek hastalığı olup olmadıklarının farkındalıkları, iş sağlığı ve güvenliği koruma tedbirlerini uygulama durumları, iş sağlığı ve güvenliği eğitimi almalarının iş kazası ve meslek hastalığı geçirme durumları ile ilişkisinin tespiti ile hangi branşlarda iş kazası ve meslek hastalığı ile daha sık karşılaşıldığının değerlendirilmesidir.
Halk Sağlığı
Borlanmış paslanmaz çelikler savunma sanayi, biyomedikal uygulamalar, nükleer enerji santralleri, gıda ve kimya endüstrisi olmak üzere çok geniş bir kullanım alanı bulunmaktadır. Aynı şekilde AISI 304L austenitik paslanmaz çeliğin de endüstride kullanım alanı oldukça fazladır. Maliyet açısından da uygun AISI 304L austenitik paslanmaz çeliğe 950 ºC de 2, 4, 6 ve 8 saat katı borlama işlemi uygulanmıştır. Borlanmış çeliklerin yapısal özellikleri taramalı elektron mikroskop (SEM) ve X-ışınları difraktometresi ile mekanik özellikleri ise pin-on-disk aşınma testi, %10 H2SO4 asit çözeltisinde korozyon testi ve Vickers sertlik analizleri yapılarak incelenmiştir. Borlanan numunelerin borür tabakası, alaşım elementlerine bağlı olarak düz ve daha ince bir yapıda olduğu görülmüş ve difüzyon süresi arttıkça bor tabaka kalınlıklarının da arttığı gözlenmiştir. Borür tabaka kalınlığı 20µm-50,6µm ve porozite bant genişliği 13,6µm-24,4µm olarak bulunmuştur. Oluşan FeB, Fe2B, CrB, MnB gibi inter-metalik fazlar XRD analizleri sonucunda belirlenmiştir. Mekanik olarak ise yük miktarı arttıkça aşınma miktarlarının da arttığı, borlama işlemi ile yaklaşık 1,7-10 kat aralığında aşınma direnci sağlandığı ve yüzeyden merkeze doğru sertlik değerlerinin azaldığı belirlenmiştir. Vickers sertlik analizleri sonucunda 1515,1-382,3 HV0,1 sertlik değerleri elde edilmiştir. %10 H2SO4 asit çözeltisinde gerçekleştirilen korozyon testinde ise 3,5-16,9 kat korozyon direnç artışı tespit edilmiştir.
Savunma ve Savunma Teknolojileri
Bu çalışmada katılım kavramı temel alınarak, yerel kalkınma, katılımcı demokrasi, sivil toplum ve yerel eylem planları incelenerek aralarındaki ilişkiler kurulmu!tur. Yerel kalkınmanın tanımı yapıldıktan sonra ana ilkelerinden biri olan yöneti!im ile ili!kisi açısından yönetişim kavramı incelenmiştir. Tanımı gereği katılımla ilişkili olan yöneti!im kavramının, demokrasinin gelişimiyle birlikte ve katılımcı demokrasi ile ilişkisi ortaya konmu!tur. Demokrasi, temsili demokrasi ve katılımcı demokrasi anlatıldıktan sonra tümünün ana öznesi olan sivil toplumun gelişimi, kavramsal tartışmaları ve örgütlü sivil toplumun geli!imi incelenmiştir. Yerel eylem planlarının yerel kalkınmanın uygulama araçlarından biri olabileceği tartışıldıktan sonra yerel kalkınmanın yönetişimle ilişkisi üzerinden, ana unsurunun sivil toplum ve dolayısıyla halkın katılımı olması gerekliliği vurgulanmıştır. Yerel halkın ve sivil örgütlenmelerin eylem planları içinde katılımcı bir yakla!ımla paydaş olarak yer almasının gerekliliğinden bahsedilmiştir. Çanakkale Kent Eylem Planı örnek olarak incelenmi! ve bu plan içerisinde katılım, sivil toplum ve yerel kalkınma kavramlarının uygulamada birbirleriyle ili!kisinin kurulup kurulamadığı incelenmi!tir. Çanakkale Kent Eylem Planı'na dair yapılan değerlendirme ile yerel kalkınmada katılımcı politikaların önemi ortaya konmuştur.
Şehircilik ve Bölge Planlama
İşsizlik, ülkeden ülkeye farklılık gösteren ve her ülkenin kendi dinamikleriyle etkileşim halinde olan bir sorundur. Ülkemizde de gerek genç nüfusun fazla olması, gerekse geçmişte yürütülen yanlış politikaların etkisiyle işsizlik sorunu temel ekonomik ve toplumsal sorunların başında yer almaktadır. İşsizlikle mücadele de yeni görüşlerim benimsenmesi, beşeri sermayeye yatırımın artırılması ve kaynakların etkin kullanımı bu sorunun aşılmasında önemli rol oynamaktadır. Türkiye de işsizlik faktörünün geniş bir ayağını oluşturan kadın istihdamında ki sıkıntıların varlığı yadsınamaz bir gerçektir. Ülkemizde sadece sektörlere ve yaşa göre değil aynı zamanda bölgelere göre de farklılık arz eden kadın istihdamı kendi içinde bir çok sıkıntıyı barındırmaktadır. Dünyada birçok gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin aksine geleneklere bağlılık, kadının aile içinde ki rolü, işverenlerin kadın işçilere bakış açısı, eğitimde ki sıkıntıları varlığı sosyo-kültürel etkenlerin varlığı, kadınların iş hayatına katılım sürecinde önemli etkiye sahiptir. Kadınların işgücüne katılımını engelleyen faktörlerin analiz edilmesi, yeni politikalar geliştirilmesi ve kadınların değişen ve gelişen çalışma hayatına ayak uydurmasını sağlayacak, mesleki bilgi ve becerisini arttıracak faaliyetler ve teşvikler çalışma hayatını kadınlara daha cazip hale getirmekte etkin rol almasını sağlayacaktır. Araştırmanın temel sonucunda kadınların çalışma yaşamına girmede istekli oldukları, toplumun kendilerine biçmiş olduğu yapının dışında kendilerine olan özgüvenlerinin tam olduğu, fakat işe girmede ve iş yaşamında sıkıntılar yaşadıkları, bunların çözüme kavuşturulmasının gerek kendilerine gerekse topluma olumlu yansımalarının olacağı belirtilmiştir. Bu çalışmamızın amacı, Psiko-sosyal ve ekonomik açıdan kadın istihdamı hakkında bilgi vermek, Türkiye'de kadın istihdamının durumunu, sorunun nedenlerini ortaya koymak ve son olarak da soruna yönelik değerlendirmeleri yapmak ve hangi politikaların uygun olacağını belirlemektir.
Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri
PTK tiroid malignitelerinin %90'indan fazlasını oluşturan en yaygın malign tiroid tümörü tipidir. Tiroid karsinomunun insidansı son birkaç dekaddır hızla artarken PTK'yı en yaygın malign endokrin tümör haline getirmiştir. Tiroid kanserinin son yıllarda moleküler patogenezinin anlaşılması daha etkili tedavi stratejilerinin geliştirilmesi için büyük umut vaat etmektedir. Çoğu PTK yavaş yayılım gösterse de bazıları agresif bir klinik seyir ile ilişkilidir. Histopatolojik ve moleküler parametreler ile PTK'nın farklı alt tiplerini belirlemek için kapsamlı araştırmalar yapılmıştır. Risk sınıflandırmasına yardımcı olmak için BRAF ve RAS gibi çok sayıda moleküler belirteç önerilmiştir. PTK'yı yüksek riskli ve düşük riskli gruplara ayırma kavramı, prognozu tahmin etme ve PTK'lı hastaların cerrahi ve cerrahi sonrası yönetimini optimize etme potansiyeli nedeniyle son zamanlarda ilgi odağı haline gelmiştir. Bu çalışmada PTK tanısı alan olgularda yeni nesil dizileme (Next Generation Sequencing, NGS) sistemiyle bölümümüzde tespit edilen somatik mutasyonların profilinin belirlenmesi ve moleküler belirteçlerin histopatolojik ve immunhistokimyasal parametrelerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 2019-2021 yılları arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda incelenen PTK tanılı olguların tiroidektomi materyalleri içerisinden NGS sistemiyle analiz edilen olgular dahil edildi. Toplam 74 olgunun hepsine immunhistokimyasal olarak Yüksek molekül ağırlıklı keratin (HMWK), Sitokeratin-19(CK19) ve Galektin-3 boyaları uygulandı. Çalışmada tümörlerin prognozunda rol oynayan histopatolojik bulgular, immunhistokimyasal CK19, galektin-3, HMWK ekspresyonları ve NGS ile genlerde saptanan patojenik mutasyonlar değerlendirilmiştir. İstatiktiksel analizler sonucunda BRAF mutasyonu ile immunhistokimyasal galektin-3 ve CK19 ekspresyon değerleri arasında anlamlı ilişki izlenmiştir. İmmunhistokimyasal galektin-3 ekspresyonu ile lenf nodu metastazı ve lenfovasküler invazyon arasında anlamlı ilişki izlenmiştir. İmmunhistokimyasal CK19 ekspresyonu ile lenfovasküler invazyon arasında anlamlı ilişki olduğu tespit edilmiştir. İmmunhistokimyasal CK19, HMWK ve galektin-3 ekspresyonlarının kendi arasında anlamlı korelasyonu tespit edilmiştir. Tümör boyutu ile lenf nodu metastazı, lenfovasküler invazyon ve kapsül invazyonu arasında anlamlı ilişki olduğu görülmüştür. Lenf nodu metastazı ile histopatolojik olarak saptanan psammom cisimcikleri ve kapsül invazyonu arasında anlamlı ilişki olduğu izlenmiştir. Daha önceki çalışmalarda BRAF pozitifliğinin hem kötü prognoz açısından hem de spesifik tedaviler açısından önemi gösterilmiştir. Bu nedenle tiroid materyallerinde NGS yöntemi ile bu genlerdeki mutasyonların analiz edilmesi olguların takip ve tedavisinde yol gösterici olabilir. NGS sonuçları daha efektif olmakla birlikte NGS cihazlarının ya da immünhistokimyasal BRAF'ın olmadığı laboratuvarda immünhistokimyasal bir alternatife ihtiyaç duyulabilir. Mevcut bulgularımız birçok merkezde sıklıkla çalışılan Sitokeratin-19 ve Galektin-3 boyanma yüzdelerindeki oransal artışın moleküler BRAF pozitifliği ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Sitokeratin-19 ve Galektin-3 birçok merkezde tanısal amaçlı olarak da kullanıldığı için, ek bir immünhistokimyasal boya, doku kaybı veya yöntem olmaksızın olguların moleküler BRAF açısından araştırılmasına hızlı bir yönlendirme potansiyeli sunabilir. BRAF mutasyonu pozitifliğinin kötü prognozla ilişkili olması ve bu mutasyonun immünhistokimyasal Sitokeratin-19 ve Galektin-3 oranları ile korele olması; bu iki immünhistokimyasal boyanın boyanma oranlarındaki artışın kötü prognozla ilişkili olduğuna dair fikir vermektedir.
Moleküler Tıp
Günümüzde insanlar çeşitli travmalara maruz kalmakta ve bunların bir kısmında da periferik sinir yaralanması oluşmaktadır. Tıbbi ve mikrocerrahi yöntemlerdeki gelişmelere rağmen periferik sinir yaralanmalarında çoğu kez tam iyileşme sağlanamamaktadır. Travma sonrası fonksiyonel sinir rejenerasyonu için: 1-Aksonal kesi sonrası nöron canlı kalmalı. 2-Proksimal uçtan rejenere olan akson distal sinir güdüğüne gitmeli. 3-Aksonlar kendi uç organ hedefleriyle birleşmelidir. Travma sonrası intrasellüler kalsiyumun artması proteolitik enzimleri aktive ederek hücre ölümüne sebep olur. Nimodipin santral sinir sistemi hücrelerinde kalsiyumun hücre içine girişini engelleyerek hücre hasarını azaltır. Çalışmanın amacı nimodipinin periferik sinir yaralanmasında hücre yıkımını azaltıcı ve rejenerasyonu artırıcı etkisinin araştırılmasıdır. Deneyde cinsiyet farkı gözetmeksizin, 250-300gr ağırlığında, erişkin Albino Ratlar kullanıldı. Xylocaine ve ketamin karışımıyla uyutulan ratların siyatik siniri disseke edilerek mikro kateter balonuyla birlikte sert plastik bir tüp içine yerleştirildi. İşlem öncesi bileşik kas aksiyon(BKAP) potansiyeli kaydedildi; sonra sinire amplitüdde %40- %60 arası ve %90 üzerinde düşme oluncaya kadar basınç uygulanarak hafif ve ağır iki ayrı perferik sinir lezyonu oluşturuldu. Her grupta ratların yarısına feeding tüp yardımıyla 15mg/kg gün nimodipin 10 gün süreyle peroral verildi; diğer yarısına standart gıda ve su verildi. Tüm gruplarda basınç uygulandıktan 4 hafta sonra tekrar bileşik kas aksiyon potansiyelleri (BKAP) kaydedilip istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Her gruptan doku örneği alınıp elektron mikroskopik olarak incelendi. Tedavi sonrası ağır travma + nimodipin grubunun bileşik kas aksiyon potansiyeli amplitüdü ağır travma grubunun amplitüdünden (P: 0.008) belirgin olarak daha yüksek bulundu. Ağır travma + nimodipin grubunun latansı ağır travma grubunun latansından (P: 0.022) belirgin olarak daha kısa kaydedildi. Hafif travma gruplarını karşılaştırılmasında önemli bir fark saptanmadı. Elektrofızyolojik ve elektron mikroskopik verilere göre hafif travma 4 haftada tedavi verilmeden de tama yakın iyileşmektedir. Ağır travmada ise (amplitüdde %90 üzeri düşme) bu sürede spontan iyileşme mümkün değildir; ancak nimodipin tedavisi verilen ağır travmada iyileşme hem daha hızlı hemde tama yakındır.
Nöroşirürji
Giriş ve amaç: Sinir sisteminin rejenerasyon yeteneğinin kısıtlı olması, deneysel ve klinik olarak birçok çalışmanın ilgi alanı olmuştur. Santral sinir sisteminde; rejenere olan akson ve glial dokunun kolayca incelenebilir olması nedeniyle optik sinir, dejenerasyon modellerinde sık kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı; yeni bir optik sinir dejenerasyon modeli sunarak, kitlesel basıya sekonder gelişen demiyelinizasyonun gösterilmesi ve özellikle sellar lezyonların eksizyonu sonrası optik sinir rejenerasyonunu hızlandıracak klinik çalışmalara yön vermektir. Gereç ve yöntem: Bu çalışma kırk adet Wistar albino sıçanları ile dört deney ve bir kontrol grubu oluşturularak yapıldı. Kontrol grubu dekapite edilerek optik sinirleri diseke edilerek çıkarıldı. Diğer gruptaki hayvanlar genel anestezi altında stereotaksi cihazından fikse edildi ve kranial atlas koordinatlarına göre bragmının 6,2mm önüne burrhole açılarak optik kiazma altına balon katater yerleştirildi. Demiyelinizasyon grubu 10.gün dekapite edildi. Remiyelinizasyon gruplarında ise katater 10.gün çıkarıldı ve hayvanlar bu işlemden 10 gün sora dekapite edildi. Gruplardan alınan optik sinir örnekleri gluseraldehitli solüsyona konuldu ve elektron mikroskobunda incelendi. Bulgular: Kontrol hariç, hafif ve ağır demiyelinizasyon ve remiyelinizasyon gruplarının hepsinde demiyelinizasyon, dejenerasyon ve miyelin kaybı, miyelin lamina ayrışması, aksonlarda ve glialarda vakuolizasyon gözlendi. Hafif bası sonrası değerlendirilen Grup 2 ve 4'te dejenerasyon orta şiddette izlenirken, Grup 3 ve 5'te koyu akson hasarlarının eşlik ettiği Wallerian dejenerasyonu hasarlarını gösteren siddetli dejenerasyon gözlendi. Grup 5 haricinde ortamda oligodendrosit varlığı izlenirken, Grup 5'te oligodendrositler izlenmeyip eritrosit ve lenfosit çoğunluğu gözlendi. Sonuç: Optik sinire kitlesel bası sonrası gelişen dejenerasyonu gösteren yeni bir modeli amaçlayan çalışmamız elektron mikroskobu altında incelenerek demiyelinizasyonu kontrol grubu hariç tüm gruplarda göstermiştir. Toksik ve kimyasal bir ajan kullanmadan dejenerasyonu göstereren bu yeni model, günümüzde hala anlaşılması güç olan remiyelinizasyon süreçleri için gelecekteki araştırmalara yön verecektir.
Nöroşirürji
Bu çalışmada ham deriden başlamak üzere deriler kromla ve kromsuz olarak tabaklanmış ve bu derilerden reaktif boyama yöntemi kullanılarak standart bir reçete ile yaş bitim işlemlerinde glutaraldehit, poliakrilik yumuşatıcı ve florokimyasal değişkenleri kullanılarak sekiz farklı kombinasyon ile yıkanabilir ayakkabılık deriler üretilmiştir. Derilere yıkamaya karşı alan stabilitesi testi uygulanmış; yıkanmamış ve yıkanmış derilerin ağırlıkları, kalınlıkları, hava geçirgenlikleri, çekme mukavemetleri ve kopma anındaki uzama yüzdeleri, yumuşaklıkları, görünür yoğunlukları, büzülme sıcaklıkları, sırça dayanımı ve gerilebilirlikleri ile renk ölçüm değerleri belirlenerek çalışmada kullanılan değişkenlerin ve yıkamanın bu fiziksel özelliklerde meydana getirdiği değişimler istatistiksel olarak gözler önüne serilmiştir. Daha sonra üretilen derilerden her bir kombinasyon için bir çift olmak üzere yıkanabilir deri spor ayakkabılar üretilmiştir. Bu çalışmada yıkanabilirlik, boyama haslıkları dışındaki fiziksel özellik değişimiyle konu edinilmiş ve ham deriden başlamak üzere 16 farklı reçete ile üretilen derilerden yıkanabilir deri spor ayakkabılar geliştirilmiştir. Üretilen deri spor ayakkabılar yıkama testine tabi tutulmuş ve ardından çeşitli ölçümler ve duyusal değerlendirmeler yapılmıştır. Kromla tabaklanmış derilerde yıkamaya karşı en iyi alan stabilitesini R + GA + FK, R + PY + FK, R + GA + PY + FK kombinasyonları sağlarken, kromsuz derilerde R kombinasyonu en düşük yıkamaya karşı alan stabilitesini vermiştir. Derilere ve ayakkabılara uygulanan testlerde tabaklama türünün ve farklı kombinasyonların çok farklı sonuçlar verdiği görülmekle birlikte kromla tabaklanmış derilerin, kromsuz tabaklanmış derilere göre yıkamalar sonrasında fiziksel özelliklerindeki değişimlerin daha stabil olduğu görülmüştür. Kromla tabaklanmış deriler, yıkamalar ardından alan stabilitesi, ağırlık, kalınlık, görünür yoğunluk, çekme, yumuşaklık, cilt çatlama, cilt patlama ve renk değişimi değerlerindeki değişim açısından kromsuz tabaklanmış derilere göre üstünlük sağlamışlardır. Kromsuz tabaklanmış derilerin yıkamalar ardından yumuşaklık değerlerindeki düşüş ise dikkate değer derecede fazla olmuştur. Çalışmada kullanılan Glutaraldehit'in büzülme sıcaklıklarını artırdığı ve bazı fiziksel özelliklerde yıkama sonrası değerleri koruduğu fakat bazı fiziksel özellikleri olumsuz etkilediği, Poliakrilik Yumuşatıcı'nın çekme dayanımı, kopma anındaki uzama yüzdesi, cilt çatlama ve cilt patlama değerlerini artırdığı, Florokimyasal'ın ise özellikle yıkama sonrası kuruma süresini dikkate değer derecede düşürdüğü genel olarak gözlemlenmiştir. Ayakkabılara uygulanan testlerde de farklı kombinasyonların farklı sonuçlar verdiği görülmekle birlikte sonuçlardaki farkın deri testlerine göre daha az olduğu, özellikle kromla tabaklanmış derilerde duyusal değerlendirmede farklı kombinasyonların tamamen aynı sonuçları verdiği ve yıkanmamış duruma göre farklarının olmadığı veya çok az olduğu tespit edilmiştir. Tüm ayakkabıların yıkamalar ardından giyilebilir durumda olmalarına rağmen kromsuz derilerden üretilen ayakkabılardaki değişim bariz bir şekilde fark edilebilirken, kromla tabaklanmış derilerdeki farklar sadece ölçümlerle fark edilebilen seviyede düşük olmuştur.
Deri Mühendisliği
iiiTÜRKİYEDE KARAYOLU STRATEJİLERİ(Yüksek Lisans Tezi)Sedat ZAVARGAZİ ÜNİVERSİTESİFEN BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜMart 2006ÖZETBu çalışmada, Ülkemizde ki karayollarının mevcut durumu uzunluk, ekonomikolma durumu, ülke bütçesinden karayolları için ayrılan pay miktarları,tasarım kriterleri açısından incelenmiş, taşımacılık alanında alternatif olanDemiryolları ile özellikle bir karşılaştırma yapılmıştır. Karşılaştırmada yolyapım maliyeti işletme maliyeti gibi avantajlar ve dezavantajlar ortayakonulmaya çalışıldığı gibi Hava Yolları ve Denizyollarının durumuna dadeğinilmiş olup gelişmiş ülkelerde ki durum da gözden geçirilmiştir. Çalışmadaelde edilen bilgiler neticesinde Karayollarının tasarımında mevcut kriterlerdoğrultusunda beklenilen verimin elde edilemediği ve bir ülke için önemli olanstratejik bir sürecin işlenemediği ifade edilmeye çalışılmıştır. Ayrıca özellikletaşımacılıkta alternatif, ekonomik, güvenli, alternatif yollara doğru bir sürecegirmenin gerekliliği vurgulanmıştır.Bilim Kodu : 920. 1.029, 801.1.077
Trafik
Mevcut retrospektif klinik çalışmada, lenf nodu pozitif prostat kanseri hastalarında (cN1/pN1) standart tedavi seçenekleri olan radikal retropubik prostatektomi (RRP) ile küratif radyoterapinin (RT) onkolojik sonuçlarının karşılaştırması amaçlandı. 2014-2022 yılları arasında radyasyon onkolojisi kliniğinde küratif RT uygulanan cN1 prostat kanseri 30 hasta ve üroloji kliniğinde RRP operasyonu yapılıp patolojisi pN1 ile sonuçlanan 42 prostat kanseri hastasının dahil edildiği toplam 72 hasta retrospektif olarak analiz edildi. Genel sağkalım (OS), kansere özgü sağkalım (CSS), biyokimyasal nükssüz sağkalım (BRFS), uzak metastazsız sağkalım (DMFS) ve tedavilere bağlı komplikasyonlar iki grup arasında karşılaştırıldı. Genel ortalama takip süresi RRP grubunda 49,14 ay (6-97), küratif RT grubunda 43,23±18,67 ay (6-80) saptandı. RRP grubundaki 42 hastanın 7 tanesinde (%17,1) biyokimyasal nüks izlenirken küratif RT grubunda 30 hastanın 7 tanesinde (%24,1) izlendi (p=0,467). Ortalama BFRS sırasıyla 81,75±5,19 ay ve 63,49±5,15 ay idi (p=0,30). RRP grubunda 42 hastanın 7 tanesinde (%16,7) metastaz bulunurken, RT grubunda 30 hastanın 5 tanesinde (%16,7) metastaz vardı (p=0,862). Ortalama DMFS sırasıyla 82,37±4,93 ay ve 63,81±4,96 aydı (p=0,182). Takipte RRP grubunda 6 hasta kaybedilirken, 4'ü kanser dışı nedenlerden öldü. Küratif RT grubunda 3 tanesi kanser dışı nedenlerden olmak üzere toplam 8 hasta öldü. RTOG-EORTC kriterlerine göre akut ve geç dönem gastrointestinal sistem yan etkileri açısından, küratif RT ve RRP hasta grupları arasında anlamlı istatistiksel fark saptanmadı (p>0,05). İnkontinans, RRP grubunda istatistiksel anlamlı şekilde daha fazla izlendi (p=0,001). Erektil disfonksiyon izlenme oranı oran olarak RRP grubunda yüksek saptanmış olsa da bu fark istatistiksel anlamlı değildi (p=0,053). İki hasta grubu arasında OS, CSS, BRFS ve DMFS' de istatistiksel anlamlı bir fark saptanmadı.
Radyasyon Onkolojisi
Triple negatif meme karsinomu, hormon reseptörleri ve HER2 ekspresyonu göstermeyen meme karsinomlarını içeren gruptur. Bu heterojen grup tümörler, genç kadınlarda görülme eğiliminde olup erken dönemde nüksler ile karakterizedir. Henüz triple negatif meme tümörlerine yönelik özgül bir tedavi bulunmaması nedeniyle klinik açıdan önem arz etmektedirler. Prognostik önemi olan potansiyel belirleyiciler ile, agresif tedavi ihtiyacı olan hastalar seçilmeye çalışılmaktadır. Çalışmaya 5 yıllık süre içinde İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi patoloji laboratuvarında incelenmiş ardışık 642 meme rezeksiyon materyali içinden 53 triple negatif meme karsinomu dahil edildi. Tümör bloklarına ulaşılan 48 olguya immünohistokimyasal olarak GATA3 ve Fli-1 antikoru uygulandı. Boyanma yoğunluğu ve boyanma yaygınlığı birbiriyle çarpılarak her bir tümör için 0 ile 300 arasında bir değer (H-skor) bulundu. Bu çalışmada triple negatif meme tümörlerinde GATA3 ve Fli-1 ekspresyon düzeylerini ve bu düzeylerin olgulara ait klinik-patolojik parametreler ile ilişkilerini araştırdık. Triple negatif meme kanserleri tüm olguların %8,25'ini oluşturmaktaydı. Çalışmamızda tümörlerin %71,4'ünde GATA3 ile, %85,7'sinde Fli-1 ile nükleer pozitif boyanma saptandı. İstatistiksel olarak GATA3 ve Fli-1 H-skoru arasında pozitif yönde anlamlı ilişki bulundu (p=0,019). GATA3 ve Fli-1 H-skoru açısından nüks olan ve olmayan grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı. Fli-1 H-skoru ile nüks gelişme süresi arasında ters yönde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p=0,016). 40 yaşında ve daha genç olan hastaları içeren grupta 40 yaşından büyük olan hastaları içeren gruba göre ve lenf nodu metastazı olan grupta, lenf nodu metastazı olmayan gruba göre GATA3 H-skoru istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (p=0,020 ve p=0,038). Diğer patolojik parametreler ile GATA3 ve Fli-1 H skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki izlenmedi. Çalışmamızda GATA3 ve Fli-1 immünekspresyonu arasında korelasyon saptadık. GATA3'ün, 40 yaş ve altı hastalarda, 40 yaş üstü hastalara göre; lenf nodu metastazı görülen grupta hiç lenf nodu metastazı olmayan gruba göre daha yüksek oranda eksprese edildiğini tespit ettik. Ayrıca Fli-1 ekspresyonu azaldıkça nüks gelişme süresinin arttığını saptadık. Sonuç olarak, GATA3 ve Fli-1, bcl-2'yi içeren antiapopitotik yolak üzerinden birlikte etki gösteriyor olabilir. GATA3 lenf nodu metastazı yapma ihtimali olan grupları saptayan, Fli-1 ise nüks gelişme süresi ile ilgili bilgi veren bir belirteç olarak kullanılabilir.
Patoloji
Ülkemiz dönem dönem çok ciddi maddi ve manevi kayıplara neden olan felaketlere tanıklık etmiştir. Bu felaketler arasında en ağır sonuçları depremler yaratmıştır. Ülkemiz bulunduğu coğrafi konum itibariyle sismik hareketliliğin yoğun olduğu bir alanda bulunmaktadır. Aktif fay zonlarının hakim olduğu ülke sınırlarında hem tarihsel dönemde hem de aletsel dönemde önemli büyüklükte depremler meydana gelmiştir. Bu depremlerin maddi açıdan yaşattığı ekonomik sorunlar ve manevi açıdan neden olduğu sosyal ve psikolojik etkiler konunun ciddiyetini arttırmıştır. Yaşanan bu tecrübeler ülke depremselliğinin ve olası sismik tehlikelerin doğru bir şekilde değerlendirilmesindeki önemini de göstermiştir. Erzincan ili 21. yüzyılın en aktif faylarından biri olan Kuzey Anadolu Fay Hattı'na çok yakın bir konumda bulunmaktadır. Bu nedenle şehir çok ciddi sismik hareketliliğin etkisi altındadır. Geçmişte 1939 depremi ve 1992 depremi başta olmak üzere önemli büyüklükte depremleri yaşayan şehir, yakın gelecekte benzer deprem tehlikelerine sahiptir. Bu nedenle olası sismik tehlike sahaya özel olarak değerlendirilmiş ve ilgili sismik parametreler bu tez kapsamında belirlenmiştir. Belirli bir sahanın depremselliği deterministik sismik tehlike analizleri ve olasılıksal sismik tehlike analizleri ile nicel olarak değerlendirilebilir. Depremin yeri, meydana gelme zamanı ve depremin büyüklüğü gibi belirsizlikleri açık ve detaylı bir şekilde ele alması nedeniyle olasılıksal sismik tehlike analizi günümüzde sıklıkla tercih edilmektedir. Bu avantajlar göz önüne alındığında Erzincan ilinin depremselliği olasılıksal sismik tehlike analizi ile değerlendirilmiştir. Bu amaçla ilk olarak Afet ve Acil Durum Yönetim Başkanlığı (AFAD) verileri kullanılarak bölgenin aletsel dönem deprem kataloğu hazırlanmıştır. Deprem kataloğundaki tüm deprem büyüklükleri aynı tip deprem büyüklüğüne ampirik formüller kullanılarak dönüştürülmüş ve tüm deprem kataloğu homojen hale getirilmiştir. Ardından katalogta yer alan ana depremlerin öncü ve artçı depremlerden ayrıştırılması gerekmektedir. Deprem kayıtlarının kümesizleştirilmesi (declustering) olarak adlandırılan bu işlem için MATLAB tabanlı Zmap yazılımı kullanılmıştır. Böylece analizde kullanılacak deprem kataloğu son haline getirilmiştir. Sismik tehlike analizinin ikinci aşamasında Erzincan ili ve çevresindeki tüm sismik kaynaklar tespit edilmiştir. Bölgenin tehlike analizi için iki farklı kaynak modeli (çizgisel kaynaklar ve alansal kaynaklar) ve sismik parametreleri kullanılmıştır. 300km'lık bir alan içinde kalan çizgisel kaynaklar, Maden Tetkik ve Arama (MTA) Genel Müdürlüğü'nün 2012 yılında yayımladığı "1:250.000 Ölçekli Türkiye Diri Fay Haritaları Serisi-Erzinan Paftası" dikkate alınarak belirlenmiştir. Alansal kaynaklar ise Türkiye'nin aktif sığ kabuk içi alansal kaynak haritası kullanılarak tespit edilmiştir. Sismik kaynaklara ait maksimum kayma hızı, maksimum büyüklük ve faylanma tipi gibi özellikler literatürde yer alan verilere göre belirlenmiştir. Olasılıksal analizde kullanılan deprem tekerrür parametreleri ise kaynakların magnitüd-frekans ilişkisi çıkarılarak hesaplanmıştır. Bu ilişki tamamlılık analizleri ile ortaya koyulmaktadır. Her bir sismik kaynak için gerçekleştirilen tamamlılık analizleri sonucunda deprem tekerrür parametreleri olarak isimlendirilen istatiksel parametreler elde edilmiştir. Erzincan bölgesi için tespit edilen tüm kaynaklar bir sonraki aşamada olasılıksal sismik tehlike analizlerini gerçekleştiren R-Crisis programına tanıtılmıştır. Kaynaklar belirlenen sismik ve istatiksel parametreleri ile birlikte tek tek girilmiştir. Ardından hangi periyot ve yoğunluk (ivme) aralıkları için analizin gerçekleştirileceği belirlenir. Bir sonraki aşamada çalışmaya uygun yer hareketi tahmin modelleri (GMPM) yani azalım ilişkilerine karar verilir. Bu tez kapsamında dört farklı yeni nesil azalım ilişki (NGA) tercih edilmiştir. Belirlenen azalım ilişkileri her bir sismik kaynağa sırayla atanır. Sonraki adımda, analiz sonucunda elde edilecek sismik tehlike haritalarında kullanılmak üzere belirli tekrarlanma periyotları ve buna karşılık gelen 50 yılda aşılma olasılıkları girilir. Bu değerler için Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği (TBDY, 2018)'nde yer alan deprem yer hareketi düzeyleri dikkate alınmıştır. R-Criris programı yardımıyla Erzincan ili için gerçekleştirilen olasılıksal sismik tehlike analizi Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği (2018)'nde tanımlanan DD-1, DD-2, DD-3 ve DD-4 deprem yer hareketi düzeyleri ve kayma dalgası hızı Vs=760m/s (referans zemin koşulu) esas alınarak gerçekleştirilmiştir. Analiz sonucunda dört farklı deprem yer hareketi düzeyi için yatay elastik ivme spektrumları ve sismik tehlike haritaları elde edilmiştir. Ardından maksimum yer ivmesi (PGA) ve harita spektral ivme katsayıları (Ss: kısa periyot harita spektral ivme katsayısı ve S1: 1 saniye periyot için harita spektral ivme katsayısı) belirlenmiştir. Sahaya özel elde edilen spektrumlar, Türkiye Bina Deprem Yönetmeliği (2018)'nin önerdiği tasarım ivme spektrumları ile karşılaştırılmıştır. Spektrumdaki ivme değerlerinin tasarım ivme değerlerinin %90'ından küçük olmadığı gösterilmiştir. Mühendislik ana kayası (Vs=760m/s) için gerçekleştirilen olasılıksal sismik tehlike analizi sonuçları kullanılarak inceleme alanı için uygun deprem kayıtlarının seçilmiştir. Bu amaçla DD-2 deprem yer hareketi düzeyi, tasarım yer hareketi düzeyi olarak dikkate alınmıştır. Sahaya özel deprem kayıtlarını belirlemek için ilk aşamada, PEER (Pacific Earthquake Engineering Research Center) NGA West2 veri tabanına sahaya özel hesaplanmıi yatay elastik ivme spektrumu tanımlanır. Bölgenin fay mekanizması, uygun deprem büyüklüğü, faya olan uzaklık ve yerel zemin koşulları da dikkate alınarak spektruma uygun deprem kayıtları listelenmiştir. Deprem kayıtlarına ait ivme spektrumları zaman tanım alanında basit ölçeklendirme yöntemi ölçeklenmiştir. Ardından TBDY (2018)'nin belirlediği kurallarına uygun olmayan kayıtlar elenmiştir. Böylece uygun kayıtlar hesaplanan ölçekleme katsayıları ile çarpılarak sahaya özel ölçeklenmiş deprem kayıtları belirlenmiştir. Bu aşamaya kadar gerçekleştirilen tüm analizler ve hesaplamalar, Erzincan şehrinin depremselliği altındaki mühendislik taban kayası içindir. Sahaya özel elde edilen yer hareketlerinin Erzincan ili yerel zemin koşullarında gösterdiği davranış da bu tez kapsamında değerlendirilmiştir. İlk aşamada, şehir merkezinde gerçekleştirilen sondaj çalışmaları dikkate alınarak idealize zemin profili ve ilgili mekanik/dinamik parametreleri belirlenmiştir. Ardından belirlenen yer hareketlerinin taban kayasından yüzeye ulaşana kadar karşılaştıkları zemin tabakalarında uğradığı değişimi tespit edebilmek için bir boyutlu zemin davranış analizi gerçekleştirilmiştir. Deepsoil yazılımı kullanılarak zaman tanım alanında doğrusal olmayan analiz modeli ile zemin tabakalarının sönümleme/büyütme davranışları belirlenmiştir. Sahaya özel ölçeklenmiş 11 adet yer hareketi sonucunda zemin yüzeyinde oluşan ivme spektrumları analiz çıktısı olarak alınmıştır. Spektrumdaki her bir periyot için spektral ivme değerlerinin kendi analiz girdisindeki ana kaya spektral ivme değerlerine oranı hesaplanır. Hesaplanan oranlar karşılık geldiği periyotlarına göre çizildiğinde ilgili deprem kaydı için normalize davranış spektrumları elde edilir. Bu spektrumlarının ortalaması, ilgili periyotlar için yerel zemin etki katsayıları olarak tanımlanır. Sahaya özel ivme spektrumu elde edilen yerel zemin etki katsayıları ile çarpıldığında zemin yüzeyi için sahaya özel deprem spektrumu hesaplanmış olur. Hesaplanan spektruma göre tasarım spektral ivme katsayıları belirlenmiştir. Yapılan çalışmalar kapsamında yakın gelecekte deprem riski bulunan Erzincan ilinin depremselliği olasılıksal sismik tehlike analizi ile değerlendirilmiştir. Analiz sonuçları dikkate alınarak sahaya özel deprem kayıtları belirlenmiştir. Bu kayıtların Erzincan yerel zemin koşullarında uğradığı değişim bir boyutlu zemin davranış analizleri ile tespit edilmiştir. Analiz çıktıları kullanılarak zemin yüzeyi için sahaya özel ivme spektrumu ve parametreleri belirlenmiştir.
Deprem Mühendisliği
Bu çalışmada odun esaslı bazı malzemeler (ahşap parke, odun esaslı kompozit levhalar ve duvar kağıdı) üzerinde küf mantarlarının çoğalma hızının araştırılması amaçlanmıştır. Söz konusu malzemeler 7 tekrarlı 10X10 cm ebatlarında hazırlanarak %50-65 bağıl nem ve 23-25°C sıcaklıkta kondisyonlama cihazında ve 23-25°C sıcaklıkta inkübatörde 120 gün süre bekletilmiştir. Malzemelerde küf mantarlarının etkisinin gözlenmesi amacıyla FTIR analizleri yapılmıştır. Sonra her malzemeden ayrı ayrı örnekler alınarak besi yerlerine ekim yapılmıştır. Daha sonra mikrofungusların cins ve türleri tanımlanmıştır. Bu esnada sonuçlar fotograflanmıştır. FTIR spektrumlarında 1a, 1b, 2a, 2b, 3a, 4b, 5b ve 6 nolu örneklerde malzemede değişimler tespit edilmişken, 3b, 4a ve 5a nolu örneklerde belirgin bir değişim ve bozulma olmadığı görülmüştür. Elde edilen bulgulara göre kondisyon şartlarında en yüksek değer 1a (Ahşap parke ham) nolu örnekte 12 (%27,27), İnkübatör şartlarında ise en yüksek değer 2b (Kompozit parke kaplı) nolu örnekte 31 (%24,03) adet mikrofungus kolonisi belirlenmiştir. Her iki ortam koşulunda yapılan denemelerde en dayanıklı olarak 3b (kompozitlambiri kaplı) nolu malzemenin en az mikrofungus sayısına (kondisyonda1 (%2,27) adet, inkübatörde2 (%1,55) adet) sahip olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak kondisyon ve inkübatör ortamında mikrofungusların örneklerde yaşam alanı bulduğu belirlenmiştir. Hava ile maruziyet sonucunda evlerde kullanılan bu malzemelerin yüzeyinin mikrofungus üreme alanları olmaması için gerekli temizlik protokollerinin oluşturulması ve uzun süre kapalı ortamların öncelikle temizlik protokollerinin uygulanarak kullanıma açılması sağlanmalıdır.
Mühendislik Bilimleri
Giriş ve Amaç: Ailevi Akdeniz ateşi (AAA) tekrarlayan ateş, peritonit, plörit ve artrit atakları ile karakterize otozomal resesif geçişli otoinflamatuar bir hastalıktır.Hastalıkgelişimindeninflamasyon ve immün yanıtın önemli bir düzenleyicisi olan pyrin proteininin üretiminden sorumlu MEFV genindeki mutasyonlar sorumludur. Ancak son yıllarda, hastalardaki mevcut MEFV mutasyonununhastalığın şiddetini ve klinik prezentasyonunu tahmin etmede sınırlı fayda sağladığının gösterilmesi, hastalığın patogenezini etkileyen ek genetik ve/veya çevresel faktörlerin olduğunu düşündürmektedir. Major Histocompatibility Complex (MHC) bölgesinden eksprese edilen insan lökosit antijenleri [Human LeukocyteAntigen (HLA)] sınıf I ve özellikle alt grubu HLA-B'nin FMF ile benzer fenotipik özellikler gösteren bazı otoimmun romatizmal hastalıklar ile ilişkili olduğu ve etnik kökene göre değişkenlik gösterebildiği iyi bilinmektedir. Bu nedenle çalışmamızda, AAA hastalarında HLA-B polimorfizmini ve hastalığın genetik(MEFV) ve klinik bulguları ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Metot ve Yöntem: Çalışmaya Tel Hashomer tanı kriterlerini karşılayan 117 AAA'lı Türk hasta ve 118 sağlıklı kontrol dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri ve MEFV genotiplerini de içeren hastalıkları ile ilişkili klinik ve laboratuvar verileri kaydedildi. Hastalık şiddeti Pras ve ark. tarafından geliştirilen skorlama sistemi ile değerlendirildi. Hasta ve sağlıklı kontrol grubunun venöz kan örneğinden PCR tabanlı sekans spesifik oligonükleotid prob (PCR-SSO) yöntemine dayanan Luminex teknolojisi kullanılarak HLA-B genotiplemesi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan hasta ve kontrol grubu arasında HLA-B allelleri açısından anlamlı farklılık saptanmadı. HLA-B*37, B*52 ve B*80 allelleri kolşisin direnci olan hastalarda, olmayan hastalara göre istatiksel anlamlı yüksekti (sırasıyla p<0.001, p=0.007 ve p<0.001). HLA-B*07, B*41 ve B*58 allelleri amiloidozu olan hastalarda, olmayan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (sırasıyla p=0.042, p=0.039 ve p=0.039). HLA-B*27 ve B*49 allelleri sakroiliiti olan hastalarda, olmayan hastalara göre anlamlı daha yüksekti (sırasıyla p=0.001 ve p=0.013). Ek olarak, orta ve ix yüksek hastalık şiddeti olan hastalarda HLA-B*13 alleli, düşük hastalık şiddeti olan hastalara göre anlamlı yüksekti (p= 0.015). Sonuç: Çalışmamız, AAA hastalarında HLA-B allellerinin kontrol grubundan farklı olmadığını göstermiştir. Ancak HLA-B*37, B*52 ve B*80 allellerinin kolşisine yanıtsızlık ile; HLA-B*07, B*41 ve B*58 allellerinin amiloidoz ile; HLA-B*27 ve B*49 allellerinin sakroiliit ile; HLA-B*13 allelinin hastalık şiddeti ile ilişkili olabileceği sonucuna varılmıştır. Bildiğimiz kadarı ile çalışmamız, AAA'lı Türk hastalarda HLA-B allelerin kapsamlı bir şekilde araştırıldığı ilk çalışmadır. Daha önce yapılan az sayıdaki çalışma ile bizim sonuçlarımız birlikte değerlendirildiğinde, AAA'da HLA-B allelerinin etnik kökene göre farklılık gösterebilecek şekilde hastalığın fenotipini etkileyebileceğini düşündürmektedir.
Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon
Bu çalışmada, topolojik ve yarı topolojik grupların, yarı sürekli ve kararsız fonksiyonlar kullanılarak elde edilen genellemeleri olan s-topolojik, S-topolojik, kararsız-topolojik, Irr-topolojik, yarı sürekliliğe göre yarı topolojik ve kararsızlığa göre yarı topolojik gruplar ile ilgili literatür çalışması yapılmıştır. Ayrıca kararsızlığa göre yarı topolojik gruplar için yeni sonuçlar elde edilmiştir. (G,*,T) kararsızlığa göre bir yarı topolojik grup ise (G,*,T^{-1}) in de kararsızlığa göre bir yarı topolojik grup olduğu gösterilmiştir. Daha sonra kararsızlığa göre yarı topolojik grubun her yarı açık alt grubunun yarı kapalı olduğu kanıtlanmıştır. Yarı homojenlik tanımı verilmiş ve her kararsızlığa göre yarı topolojik grubun yarı homojen olduğu gösterilmiştir. Kararsızlığa göre yarı topolojik gruplar arasındaki bir f homomorfizması birim eleman üzerinde kararsız ise f fonksiyonunun grup üzerinde kararsız olduğu kanıtlanmıştır. Yarı bağlantılı kararsızlığa göre yarı topolojik gruplarda yarı açık alt grupların gruba eşit olduğu gösterilmiştir ve yine bu gruplarda birim elemanın herhangi bir yarı açık simetrik komşuluğunun grubu ürettiği gösterilmiştir. Son olarak kararsızlığa göre bir yarı topolojik grubun alt grubunun yarı ayrık olması için gerek ve yeter şartın yarı ayrık bir noktaya sahip olması gerektiği kanıtlanmıştır.
Matematik
Bu çalışmada sofra eşyası bünyelerinde spodumenin etkisi, sert porselen (yüksek sıcaklık), yumuşak porselen (düşük sıcaklık) ve düşük sıcaklık hızlı pişirim olmak üzere üç ana başlık altında incelenmiştir. Yüksek sıcaklık çalışmalarında, K-feldspatlı-kuvarslı, K-feldspatlı-alüminalı ve Na-feldspatlı-kuvarslı bünyeler oluşturulmuştur. Spodumen ilavesi ile maksimum Li2O miktarı % 0,5 olmasına rağmen sıvı faz oluşum sıcaklığının 10 ile 40 ? C arasında düştüğü, K-feldspatlı bünyelerin pişmiş mukavemet değerlerinin 100-250 kg/cm2 kadar arttığı gözlenmiştir. Geliştirilen reçeteler maliyet açısından değerlendirildiğinde ise spodumenin feldspata kıyasla yaklaşık 3,5 kat yüksek maliyeti sebebiyle pişirim sıcaklıklarındaki azalmaya rağmen toplam reçete maliyetinde bir artış olduğu görülmüştür. Elde edilen sonuçlar çevresel anlamda değerlendirildiğinde ise % 2 spodumenli (S2) bünyede pişirim sıcaklığının yaklaşık 15 ? C düşmesiyle toplam maliyetin % 7 artmasına karşın, tasarruf edilen yıllık CO2 emisyonunun 2,7 hektar ormanın bir yılda kullandığı CO2 miktarına eşit olduğu hesaplanmıştır. Düşük sıcaklık çalışmaları sonucunda geliştirilen reçeteler arasından seçilen bünyeden (DD6) üretim denemesi gerçekleştirilmiştir. Bu deneme sonucunda 11800C'de ve toplam 5,5 saat sürede pişebilen, krem renkli, ışık geçirgenliği yüksek, su emme değeri sıfır, TS 10850 Porselen Sofra Eşyası standardında yer alan ölçütleri karşılayan bir ürün elde edilmiştir. Düşük sıcaklık hızlı pişirim çalışmalarında ise spodumenin porselen karo hızlı pişirim koşullarında dahi vitrifikasyonu geliştirdiği gözlenmiştir. 1250 ? C'de toplam süre olarak 88 dakikada rulolu fırında pişirilen, şeffaflığı sert porselen bünyesinden daha yüksek olan bünyeler elde edilmiştir.
Seramik Mühendisliği
Teknolojinin gelişmesi ile birlikte günümüzde kullandığımız birçok unsur dijitalleşmiş ve yaşamımızı kolaylaştırır hale gelmiştir. Web 1.0 ile tek yönlü etkileşim gerçekleşirken web 2.0 ile çift yönlü etkileşim söz konusu olmuş, gazete/dergi, radyo, televizyon gibi geleneksel medya araçları ile tek yönlü bilgi edinilirken artık web 2.0 ile çift yönlü etkileşim oluşmuştur. Bu durum işletmelerin pazarlama alanında yeni fırsatlar kazanmasına, işletmenin kimliğini oluşturması ve müşteri potansiyeline dijital ortamdan daha kolay bir şekilde ulaşır hale gelmesine, işletme faaliyetlerini gerçekleştirebilmesi için yeni kapılar açılmasına sebep olmuştur. Bu çalışmada dijital pazarlama mecralarında reklam faaliyetleri ve tüketicilerin sosyal medya reklamlarına olan tutumu araştırılmıştır. Çalışmada dijital pazarlamanın üst kapsamı olan hizmet pazarlamasından kısaca bahsedilmiştir. Daha sonra dijital dönüşüm ve dijital pazarlamanın gelişimi anlatılıp dijital reklam mecraları ve bunun alt başlığı olan sosyal medya da reklam faaliyetleri açıklanmıştır. Çalışmada 207 katılımcıya çevrimiçi anket uygulanmış ve katılımcıların demografik özellikleri ile sosyal medya reklamlarına olan tutumları arasındaki ilişki incelenmiş ve SPSS 22 programı kullanılarak parametrik ve parametrik olmayan testlerle analiz edilmiştir.
Reklamcılık
PET-BT'de en yaygın olarak kullanılan ölçüm olan SUVmax tek bir voksel değeridir, bu nedenle toplam tümör metabolizması hakkında bilgi vermemektedir. Çalışmamızda KHDAK'nin mediastinal evrelemesinde PET-BT ile ölçülen SUVmean, SUVpeak, LPR SUVmax ,TLG,MTV gibi semikantitatif parametrelerin kullanılabilirliğini araştırdık. Çalışma tek merkezli, retrospektif kesitsel çalışmadır. Hastanemizde 06.03.2019-06.03.2020 tarihleri arasında KHDAK tanısı alıp PET-BT çekilen aynı zamanda EBUS veya mediastinoskopi, VATS, torakotomi gibi cerrahi yöntemlerle nodal evreleme yapılan hastalar çalışmamıza dahil edilmiştir. Bu hastaların demografik bilgileri, laboratuar sonuçları, tanıları, PET-BT görüntüleri, EBUS ve ameliyat raporları, patoloji sonuçları HBS'den retrospektif olarak tarandı. Nükleer Tıp Uzmanı tarafından ilgili hacim, incelenen tüm lezyonların ayrı ayrı tamamı girecek şekilde üç boyutlu olarak uygulandı. SUVpeak, SUVmean, SUVmax yarı otomatik olarak bu çizilen alandan PET-VCAR kullanılarak tespit edildi. TLG=MTV*SUVmean formülüzasyonu kullanıldı. LPR SUVmax değeri lenf nodu/primer tümör SUVmax oranı olarak hesaplandı. Niceliksel verilerin kestirim değerinin hesaplanması için ROC curve analizi kullanıldı. Çalışmamıza alınan 160 hastadan örneklenen 257 adet mediastinal veya hiler lenf nodu incelenmiştir. Bu lenf nodlarının 130 tanesi(%50,58) EBUS ile, 127 tanesi(%49,41) cerrahi yöntemlerle örneklenmiştir. Bu lenf nodlarının 149 tanesi benign, 44 tanesi squamzö hücreli karsinom, 64 tanesi adenokarsinom patolojisinde bulunmuştur. Sonuç olarak; malign lenf nodlarında SUVmax, LPR SUVmax, SUVpeak, SUVmean, TLG değerleri anlamlı ölçüde yüksektir. Lenf nodunda metastaz varlığı sonlanım noktası olarak belirlendiğinde; tümör hücre tipi, lenf nodu boyutu, primer tümörün SUVmax'ı, lenf nodu SUVmax'ı; LPR SUVmax, lenf nodu SUVmean, lenf nodu SUVpeak değerleri tek değişkenli analizde anlamlı bulunmuştur. Çok değişkenli analizde tümör patolojisi, lenf nodu boyutu, LPR SUV max anlamlı bulunmuştur. KHDAK evrelemesi yapılırken PET-BT ile ölçülen LPR SUVmax değeri mediastinal metastazı öngörnede kullanılabilir.
Göğüs Hastalıkları
Bu çalışmanın amacı, borderline kişilik özellikleri ile harcama ve çevrimiçi alışveriş bağımlılığı arasındaki ilişkide reddedilme duyarlılığının aracı rolünün incelenmesidir. Çalışmada ayrıca, değişkenler arasındaki ilişkiler ve bu değişkenlerin cinsiyet ve gelir düzeyine göre farklılaşma durumu da incelenmiştir. Çalışmanın evreni, Türkiye'de yaşayan 18-45 yaş arasındaki bireyleri kapsamaktadır. Örneklem kolayda örnekleme yöntemi ile seçilen 402 katılımcıdan oluşmaktadır. Veri toplama sürecinde sosyodemografik veri formu, Borderline Kişilik Ölçeği (BKÖ), Çevrimiçi Alışveriş Bağımlılığı Ölçeği (ÇABÖ), Duygusal ve Sosyal Başa Çıkma Olarak Harcama Ölçeği (DSBÇOHÖ) ve Reddedilme Duyarlılığı Ölçeği (RDÖ) kullanılmıştır. Yapılan analizler sonucunda, BKÖ, harcama, çevrimiçi alışveriş bağımlılığı ve reddedilme duyarlılığı arasında pozitif yönlü anlamlı ilişkilerin bulunduğu görülmüştür. Sonuç olarak, BKÖ ile çevrimiçi alışveriş bağımlılığı ve harcama arasında reddedilme duyarlılığının kısmi aracı bir rolünün olduğu sonucuna ulaşılmıştır. BKÖ'ye sahip bireylerde yüksek reddedilme duyarlılığı, çevrimiçi alışveriş bağımlılığını artırmakta ve aşırı harcama gibi başa çıkma stratejilerinin tercih edilmesine yol açabilmektedir.
Psikoloji
Güzel Sanatlar Liselerinde eğitim ve öğretim gören öğrencilerin ileri yaslardaözellikle ilköğretim 8. sınıf sonrası çalgı eğitimine baslamaları ve ergenlik dönemiözelliklerinin tümünü yapılarında barındırmaları nedeniyle bu öğrencilerimizde kemaneğitimi çok hassas ve ciddi bir konu olarak bir çok güçlüğü bünyesinde barındırarakkarsımıza çıkmaktadır.Geç yas dönemi çalgı öğretimi zorlukları ile (14-16 arası yasgurubu), Fiziksel ve psikolojik gelisimin sekillendiği bu devrede Keman eğitimiöğretmenleri de belli sıkıntılar yasatmaktadır. Öğrencilerin fizyolojik ve psikolojikgelisim sürecinde olmaları ve ergenlik döneminin en belirgin özelliklerinden olanotorite ve çalısma disiplinine direnme özellikleri, yine ergenlik dönemi özelliklerinebağlı olarak dikkat dağınıklığı gibi faktörler, öğrencinin çalgıya dair hazırbulunusluğu, müziksel isitme yeteneğinin seviyesi, vücut ölçülerine uygun kemanseçimi, yay seçimi,yastık ve çenelik seçimleri ve bunların amacına uygunkullanımı ve doğru yönlendirilmesi, çesitli kalıtsal ve anatomik el,kol kusurlarıbedensel durus engelleri (Postür) , ayakta durmaya bağlı bel ve boyun , bacak ağrısırahatsızlıkları gibi faktörler ise karsımıza alt problemler çıkmaktadır. ? AnadoluGüzel Sanatlar Liselerinde Keman eğitimi alan öğrencilerin keman eğitimi sırasındakarsılastıkları güçlükleri nelerdir? sorusunun cevabını ararken keman eğitimindehiçbir ayrının göz ardı edilmemesi sonucuna ulastık.Keman eğitimi yapan öğretmenlerin bu alanda eğitim yapanöğrencileri bir bütün olarak algılayıp her türlü fiziksel, kisisel , bedenselözelliklerini düsünerek adeta her öğrenciyi farklı bir birey olarak görüp tek tipeğitim yerine tutarlı gelistirici anlayıslı ergenlik dönemi genel sorunlarını da gözönüne alarak çok farklı yaklasımlar sergilemelidir. Öğretmenlerin keman eğitimialan öğrencilerinde karsılasılması muhtemel belirlenen sorunlara yönelik alternatifprogram , ders içeriği ve esnek öğretim metotları gelistirmesi , gerek öğretmengerekse öğrencinin yararına olacağı inancıyla hareket ederek keman çalmayı biryasam biçimi haline getirerek sevdirmelidir. Öğretmenlerin öğrencilerin sorunlarıgöz ardı etmeden zamanında tedbirler alarak soruları sorun haline getirmedenyanıtlayarak öğrencinin performansını hep ileriye götürmelidir
Müzik
Prolinin bitkilerdeki bor stresinin olumsuz etkilerini azaltabileceği ve bitkinin antioksidan sistemini etkileyeceği hipotezini test etmek için bor stresi altındaki buğday fidelerinde dıştan prolin uygulanmasıyla su potansiyeli, membran hasarı, H2O2, içsel prolin ve fotosentetik pigment içerikleri, klorofil floresans parametreleri ve antioksidan enzim aktivitelerindeki (CAT, SOD, POD, GR) değişimler belirlenmiştir. Ayrıca prolin biyosentezinde görev alan Δ1-pirolin-5-karboksilat sentaz (P5CS) ve Δ1-pirolin-5-karboksilat-redüktaz (P5CR) enzimlerini kodlayan genlerin ifade seviyeleri incelendi ve stresle birlikte gen ifadelerinin arttığı bununla birlikte prolin uygulaması ile gen ifadelerinin azaldığı tespit edildi. Yapılan analizlerde bor stresi altında 5 mM prolin ön uygulamasının bitki su durumunu iyileştirdiği belirlendi. Bor stresi koşullarında artan membran hasarı ve H2O2 içeriğinin prolin ön uygulması yapılan fidelerde azaldığı gözlendi. Fotosistem 2 maksimum kuantum verimi, klorofil ve karotenoid seviyeleri stresle birlikte prolin ön uygulması yapılan fidelerde sadece bor uygulanan fidelere göre arttı. SOD ve CAT aktivitelerinin bor stresi koşullarında prolin ön uygulaması yapılan fidelerde uygulama yapılmayanlara göre daha yüksek, GR ve POD aktivitelerinin ise daha düşük olduğu görüldü. Sonuç olarak, prolin ön uygulaması yapılarak bor stresine maruz bırakılan buğday fidelerinde antioksidan sistemin uyarıldığı ve prolinin ozmotik düzenleyici ve antioksidan olarak bor stresi etkilerinin yatıştırılmasında etkili bir bileşik olduğu ve fotosentetik verimin devamlılığını sağladığı sonucuna varıldı.
Botanik
Kronik inflamasyon, aktif inflamasyonun doku destrüksiyonu ve onarım çabaları ile haftalarca hatta aylarca devam etmesidir. Kronik inflamasyonların patogenezinde rol oynayan faktörlerden biri de TNF-? artışı ile başlayan interlökin-1ß (IL-1ß) ve interlökin-6 (IL-6) ile gelişen inflamatuar süreçtir. Bu proinflamatuar sitokinler kronik artritlerdeki kemik ve kıkırdak destrüksiyonundan sorumludur. Kronik artritin prototipi olan romatoid artrit, sinovyanın otoimmun kronik inflamatuar bir hastalığıdır. Romatoid artrit tedavi ajanlarından bazıları TNF-? inhibisyonu yolu ile etkili olurlar. Hiperbarik oksijen tedavisinin (HBOT) TNF-?, IL-1ß, IL-6 üzerine inhibitör etkileri çeşitli inflamatuar modellerde gösterilmiştir. Bu çalışmada, kronik artrit modeli ile oluşturulan inflamasyonu baskılamada HBOT'nin etkinliğinini incelemek üzere HBOT öncesi ve sonrasındaki TNF-?, IL-1ß ve IL-6 değerleri araştırıldı.Kronik inflamasyon modeli olarak sıçanlarda adjuvan ile indüksiyon (AIA) yöntemi ile oluşturulan kronik artrit kullanıldı. Sıçanlar; AIA sonrası HBOT uygulanan; AIA uygulanan HBOT uygulanmayan, artrit oluşturulmadan HBO uygulanan ve kontrol olmak üzere dört gruba ayrıldı. Grup 1 ve 2'de 10'ar, Grup 3'de 8 ve Grup 4'de 5 sıçan vardı. Eklemdeki şişlik ve kızarıklığın gerilediği 18. günden sonraki ikinci gün başlayarak, tedavi gruplarına 2,4 ATA' da, günde 1 kez, 90 dk. süre ile haftada 7 gün HBOT uygulandı. Toplam seans sayısı 14 idi. HBOT başlamadan önce, 7. seans sonrasında ve 14. seans sonrasında kan alındı. TNF-?, IL-1ß ve IL-6 seviyeleri ölçülerek tedaviye yanıt araştırıldı. Sonuçlar SPSS 13 programında varyans analizi (ANOVA) ile değerlendirildi.TNF??'nın HBOT'ne başlanmasıyla düşüşe geçtiği, IL-1ß ve IL-6 düzeyinde ise HBOT ile önce hafif bir yükselmenin olduğu, ardından kontrol grubuna yakın değerlere kadar gerilediği görüldü. Sonuçta, HBOT kronik inflamasyonu proinflamatuar sitokin seviyelerini düşürerek baskıladığı saptandı (P değerleri sırasıyla TNF??, IL-1ß ve IL-6 için <0,001, <0,035 ve <0,001).
Deniz ve Sualtı Hekimliği
Bir ülkenin ekonomik kaynaklarının değerlendirilmesi ve diğer ülkelerle kültürel, ticari ilişkilerin kurulabilmesinde ulaşım sistemleri önemli bir yere sahiptir. Ülke içi ulaşım sistemlerinin gelişmesiyle bölgeler arasındaki ilişkiler iyileşir ve bir bölgenin fazla yetişen tarım ürünü veya sanayi maddesi ulaşım sistemi aracılığıyla, o ürün veya maddeden yoksun olan bölgelere iletilebilir. Ayrıca iki yerleşim yeri arasındaki mesafe azaldıkça yakıt tüketimi, zaman gibi bileşenlerden elde edilen tasarruflar artar ve fayda sağlanır.Bu çalışmada, Bayburt ve çevre illerdeki taşıtların, Gümüşhane üzerindeki karayolu güzergâhına göre; daha kısa sürede sahil kesimine ulaşabilmeleri için mevcut Araklı-Bayburt karayolu güzergâhının Salmankaş mevkiindeki kesiminin, yaklaşık uzunluğu 3,9 km olan bir tünelle ıslah edilmesi ve bu tünel yapımının getireceği faydaların ve maliyetlerin bölge açısından değerlendirilmesi amaçlanmaktadır.Çalışmada, fayda-maliyet analizi tekniği kullanılmış, tünel yapımının getireceği faydalar ve maliyetler büyük bir özenle incelenmiştir. Ayrıca ıslah çalışmaları devam eden ve tünel yapıldığı takdirde, hem mesafesi kısalacak hem de şartları iyileşecek olan Trabzon-Araklı-Bayburt karayolunun, yıllara göre getireceği faydalar açısından Trabzon-Gümüşhane-Bayburt güzergâhına göre karşılaştırılması yapılmıştır.Çalışma sonucunda, Trabzon-Araklı-Bayburt karayoluna yapılacak olan tünelin 2010 yılı itibari ile ortalama maliyetinin 72.764.640 TL, tünel aydınlatma ve havalandırma maliyetinin 18.657.600 TL, sonuç olarak toplam tünel maliyetinin yaklaşık 91.422.240 TL olacağı belirlenmiştir. Bu maliyetlerin ihale aşamasında daha aşağılara düşeceği de düşünülmektedir. Ayrıca yapılması öngörülen tünelin yaklaşık üç yılda kendini amorti edeceği ve üç yıldan sonra fayda getirmeye başlayacağı ortaya konmuştur.
Ulaşım
Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinden günümüze değin Mısır ile Türkiye arasında tarihi ve kültürel bir bağ bulunmaktadır. Tarihsel süreçler içerisinde Türkiye ile Mısır arasındaki ilişkiler sürekli dengesiz bir şekilde ilerlemiştir. Batıya yönelik politikalar Türkiye Cumhuriyet'inin kurulmasından itibaren takip edilmeye çalışılmış ve batıyı örnek almak amacıyla bazı reform hareketleri geliştirilmiştir. ancak ülkede laikliğin benimsenmesiyle birlikte Ortadoğu ülkelerinden uzaklaşılmıştır. Bu gibi durumlar Mısır ile olan ilişkilere de yansıyarak iki ülke arasında soğukluğun girmesine neden olmuştur. Keza İsrail ile Araplar arasında yaşanan savaşlarda Türkler her zaman Arapların yanında olmuşlardır. Ancak Türklerin bu şekilde tavır sergilemeleri Araplar tarafından aynı şekilde karşılık görmeyerek samimi bir şekilde karşılanmamıştır. Türkiye ise Kıbrıs sorunundan dolayı yeni dost arayışları içerisine girmiş, ancak gene de Araplarla olan ilişkilerde herhangi bir değişiklik söz konusu olmamıştır. 1990 ve 2000'li yıllarda terör sorunlarıyla karşı karşıya kalan Türkiye bu süreçte dış politikasını Batıdan alarak Orta Doğu'ya yöneltmiştir. Mısır'da 2011 yılında yaşanan devrim hareketlerine destek veren Türkiye, bunun sonucunda Mısır'dan olumlu tepkiler almıştır. Özellikle Müslüman Kardeşler 'in devrim sonucunda yönetimi almalarının ardından iki ülke arasındaki ilişkiler ivme kazanmıştır.
Uluslararası İlişkiler
Destanlar, bir milletin bütün varlığını, millet olma yolundaki mücadelelerini geçmişten geleceğe taşıyan en zengin hazinelerdir. Her milletin destanı kendi millî hususiyetlerini taşır. Bu çalışmada biri Türk kültürüne, diğeri Eski Yunan kültürüne ait iki destan seçilerek, farklı iki medeniyet dairesinin millî kahraman algısını ortaya koyan amiller mukayeseli olarak incelenmektedir. "Merkezî Kahraman Tipi Bakımından Eski Yunan Destanı Odysseia ile Altay Türklerinin Alankay Batır Destanı'nın Karşılaştırılması" isimli çalışmada, iki destanın özellikleri önce kendi millî hususiyetlerine bağlı olarak belirlenmektedir. Daha sonra destanlar, benzer ve farklı yönleriyle karşılaştırılmaktadır. Karşılaştırma sonucunda ortaya çıkan veriler tezin sonuç kısmında değerlendirilmektedir. Çalışmamızla ilgili verilerin toplanması sürecinde yazılı kaynaklardan yararlanma (literatür taraması) ile birlikte kaynak araştırması yöntemi kullanılmaktadır. Kaynak araştırması yaparken en etkili şekilde okuma, fişleme, değerlendirme, metin tahlili, kütüphane arşivi taraması yöntem ve araştırma teknikleri kullanılmaktadır. İki farklı kültür dairesinden destanın mukayeseli olarak incelendiği bu çalışma ile millî hususiyetler, kalıp olarak belirlenen merkezî kahraman şahsında sunulmaktadır. Anahtar Sözcükler: Odysseia, Alankay Batır, Merkezî Kahraman Tipi, Destan, Karşılaştırmalı Edebiyat
Batı Dilleri ve Edebiyatı
Çalışmaya konu olan, anonim şirketler genel kurul toplantısına çağrının ve usulüne uygun yapılmayan çağrı sonucunda alınan genel kurul kararlarının karşı karşıya kaldığı yaptırım türlerinin hem 6102 Sayılı Türk Ticaret Kanunu çerçevesinde hem de 6762 Sayılı Eski Türk Ticaret Kanunu çerçevesinde benzer şekilde ele alınıp düzenlendiği ve fakat gelişen teknolojiye ve yoğunlaşan iş hayatına uyum sağlama gayretiyle 6102 sayılı Türk Ticaret Kanununda birtakım güncellemeler yapılarak yeni düzenlemelere yer verildiği görülmektedir. Bu aşamada kanunkoyucunun güncel ve teknolojik olgulara uyum sağlama amacıyla ilk kez 01.07.2012 tarihinde Türk Ticaret Kanununun 1527. maddesi ile kanunda yerini alan anonim şirketler genel kurul toplantısının fiziki ortamda yapılmasından fark yaratmayacak şekilde elektronik ortamda yapılması hususunun düzenlenmesi örnek gösterilebilir. Çalışmamızda anonim şirketler genel kurulunun toplantıya çağrılması esasları değerlendirilirken, incelen ve üzerinde durulmasında fayda görülen hususları şu şekilde sıralayabiliriz: (i) anonim şirketler genel kuruluna yapılan çağrının hukuki niteliği, statüsü ve işbu çağrının kimler tarafından yapılabileceği (ii) genel kurulun toplanması amacıyla yapılan çağrının şekli (iii) anonim şirket genel kurulunun toplanması, toplantının eksiksiz ve kanuna uygun şekilde gerçekleşmesi için toplantı öncesinde yapılması gereken iş ve işlemler (iv) ve nihayetinde çağrı kurallarına aykırı şekilde toplanan genel kurul toplantısında alınan kararların hükümsüzlük halleri (v) çağrı esaslarında yapılan eksiklik ya da hataların güncel Yargıtay kararları çerçevesinde değerlendirilmesi (vi) sorumluluk hususunun ele alınması
Hukuk
"SRS/SBRT Tedavi Planları İçin Yapılan Hastaya Özel Kalite Güvence Testlerinin Farklı Dozimetrik Sistemler Kullanılarak Karşılaştırılması", Trakya Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Sağlık Fiziği Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Edirne, 2024. Giriş ve Amaç: Günümüzdeki teknolojik gelişmeler ile beraber radyoterapide yoğunluğu değiştirilmiş radyoterapi (IMRT) ve volümetrik ark terapi (VMAT) gibi karmaşık tedavi tekniklerinin kullanım sıklığı oldukça artmıştır. Hem tedavi cihazlarında hem de görüntüleme sistemlerindeki bu gelişmeler hastaya tek veya az sayıda fraksiyonda önceki konvasiyonel fraksiyonasyonlara göre oldukça yüksek tedavi dozlarının stereotaktik olarak uygulanabilmesini sağlamıştır. Stereotaktik radyocerrahi (SRS) ve stereotaktik beden radyoterapisi (SBRT) ismi verilen bu tedavi şemalarında tedavi planlama sisteminde (TPS) hesaplanan doz dağılımlarının tedavi cihazında hastaya verilmeden önce hastaya özel kalite güvence testlerinin yapılması şiddetle önerilmektedir. Bu çalışmada, SRS/SBRT tedavi planları için yapılan hastalara özel kalite güvence testlerinde, portal dozimetri (Electronic Portal Imaging Device/EPID) ve dairesel olarak dizili çok sayıda diyot detektörlere sahip ArcCheck dozimetre sisteminin farklı gama indeks değerlendirme kriterlerine göre doz cevap değerlendirilmesinin yapılması ve sonuçların karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bunun için SRS/SBRT tedavi şemaları ile tedavisi planlanan farklı hastalık gruplarından 30 hastaya ait doz dağılımlarının, tedavi öncesi yapılması gerekli kalite güvence testlerinin EPID ve ArcCheck dedektör sistemlerinde ayrı ayrı ölçülerek elde edilen sonuçları, TPS'de hesaplanan doz dağılımları ile gama indeks yöntemi kullanılarak karşılaştırılmıştır. Karşılaştırmalar sırasında gama indeks kriteri olarak sırasıyla doz farkı (DD/ dose difference) ve doz uyum mesafesi (DTA/Distance to agreement) olarak %3-3mm, %3 2mm, %2-3mm, %2-2mm, %2-1mm, %1-2mm ve %1-1mm kriterleri kullanılmıştır. Daha sonra iki doz dağılımı arasındaki farklar her bir gama indeks değerlendirme kriterie göre hesaplanmış ve gama indeks geçme oranları (GPR/gamma index passing rate) bulunmuştur. Bulgular: Elde edilen sonuçlarda, %3-3mm, %3-2 mm, %2-3 mm ve %2-2mm gama indeks kriterlerine göre sırasıyla EPID ve ArcCheck dedektörlerinden elde edilen GPR değerleri %98,54±2,20; %97,66±0.63; %97,22±3,90; %92,26±16.98 ve %99,60±0,33; %98,34±0.20; %99,17±0,58; %97,01±1,69 olarak bulunmuştur. İki farklı ölçüm sistemine ait sonuçlar vi arasında bu kriterlerde belirgin bir fark olmadığı görülmüştür. Ancak değerlendirme kriterleri %2-1mm, %1-2mm ve %1-1mm değerlerine düşürüldüğünde her iki detektöre ait GPR sonuçlarına belirgin farklılıklar olduğu görülmüştür. Sonuç: RT'de hastalara ait kalite güvence testlerinde kullanılan tüm dozimetrik sistemler farklı özelliklere ve farklı uzaysal çözünürlüklere sahiptir. Tedaviler sırasında oluşabilecek hataları önceden tespit edebilecek özelliklere sahip dedektörlerin kullanılması ile hastada tedavi kalitesinin arttırılması mümkün olabilir. Bu nedenle seçilecek ve kullanılacak dozimetri sisteminin özelliklerinin tam olarak bilinmesi ve gerekli görüldüğü durumlarda farklı dozimetrik sistemler ile ölçüm sonuçlarının karşılaştırılması önerilmektedir. Ayrıca doğru kalite güvence testlerini elde edebilmek için gama tolerans limitlerinin seçimi de her klinik tedavi sahasına ve kullanılan dedektöre özel olmalıdır.
Radyasyon Onkolojisi
Grup B Streptokoklar gebe kadınlarda vajina ve rektumda kolonize olarak maternal ve neonatal farklı boyut ve şiddette enfeksiyonlara yol açabilir. Streptococcus Agalactia olarak da bilinen Grup B Streptokoklar preterm doğum, erken membran rüptürü, klinik ve subklinik koryoamniyonit ile fetal ve neonatal enfeksiyonlar gibi istenmeyen gebelik sonuçlarına neden olur. Biz bu çalışmamızda üçüncü trimester rutin pelvik muayene esnasında vajinal ve rektal sürüntü alınarak konvansiyonel yöntemler, otomatize sistem ve moleküler testler ile grup B streptokok pozitifliği saptanan gebelerin perinatal sonuçlarının değerlendirilmesini planlandık. Çalışmamızda bu sonuçlara göre üçüncü trimester gebelerde rutin olarak bu tarama testinin gerekli olup olmadığının ortaya konulması amaçlanmaktadır. Çalışmamızda Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine doğum için başvuran üçüncü trimester gebelerden rutin pelvik muayene esnasında dakron swabla vajinal sürüntü ve takiben rektal sürüntü örneği alındı. 552 hastadan alınan örneklerin hepsinde kültür çalışılırken; 70?de PCR ile GBS pozitifliği araştırıldı. Çalışmaya herhangi bir bakteriyel enfeksiyon nedenli son iki hafta içinde antibiyotik kullanan, daha önce geçirilmiş sezaryen hikayesi olan gebeler ve herhangi bir nedenle elektif sezaryen planlanan ve immün sistem bozukluğu olan gebeler dahil edilmedi. 1. grup Grup B Streptokok pozitif olan gebelerden, 2. Grup ise Grup B Streptokok negatif olan gebelerden oluşturuldu. GBS pozitif ve negatif olan gebelerin bilgileri kaydedilip perinatal sonuçları karşılaştırıldı. Çalışmaya alınan 552 gebenin 6 tanesinde (%1,08) kültür ile GBS pozitifliği saptanırken; PCR çalışılan 70 gebenin 7?sinde (%10) PCR pozitifliği saptandı. 2 gebede ise hem kültür hem PCR ile GBS pozitifliği saptandı. Sigara kullanımı GBS pozitif olan grupta daha yüksek saptandı (p<0,05). Abortus imminens, erken membran rüptürü, erken doğum eylemi, intrauterin gelişme geriliği, mekonyumlu amniyon, koryoamniyonit, postpartum ateş GBS pozitif olan grupta önemli ölçüde daha yüksek saptandı (p<0,05). Gruplar yenidoğan özelliklerine göre karşılaştırıldığında GBS pozitif olan grupta neonatal pnömoni önemli ölçüde daha yüksek saptandı (p<0,05). Grup B Streptokoklar perinatal morbidite ve mortalitenin önemli bir sebebiyken gebelikte Grup B Streptokok tarama ve tanı metodları yeniden gözden geçirilmelidir. PCR? ın kültüre göre yüksek sensitivitesi ve hızlı sonuç vermesi nedeniyle gelecekte PCR ile doğum öncesi ve doğum esnasında Grup B streptokok taraması yapılabilir. Ancak ilk aşamada maliyet nedenli rutin olarak taranmayabilir; özellikle risk grubundaki gebelerin taranması olası komplikasyonların önlenmesi açısından faydalı olacaktır.
Kadın Hastalıkları ve Doğum
Amaç: COVID-19 pandemisi, sağlık çalışanlarının güvenliği ve sağlık sisteminin sürdürülebilirliği açısından önemli zorluklar ortaya koymuştur. Bu tez çalışması, bu zorluklardan ders çıkararak, SARS-CoV-2 temaslı sağlık çalışanlarında bulaşmayı etkileyen faktörleri incelemeyi, bulaşmayı tahmin etmeye yarayan modeller geliştirmeyi ve bu modellerin performanslarını karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif kohort çalışmasında, 23 Mart 2020 - 22 Ekim 2021 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi'nde kurum sınırlarında COVID-19 temaslısı olan sağlık çalışanlarının verileri incelenmiştir. Veriler, hastanedeki COVID-19 Sürveyans Birimi tarafından temaslı sağlık çalışanlarıyla yapılan görüşmelerle toplanmıştır. Çalışmanın bağımlı değişkeni olan bulaşma, teması izleyen 14 gün içinde pozitif PCR testi ile varlığı olarak tanımlanmıştır. Temaslı sağlık çalışanlarında bulaşma riskini tahmin etmek için, temas özelliklerine ve risk değerlendirmesi sonuçlarına dayalı iki farklı binary multiple lojistik regresyon modeli geliştirilmiştir. Modeller yaş, cinsiyet, meslek, önceki enfeksiyon ve aşı durumu gibi değişkenlere göre düzeltilmiştir. Bulgular: Değerlendirilen 3389 temasın %81.6'sı 2020 yılında gerçekleşmiştir. Temasların %43.1'inde temaslı maskesiz, %11.2'sinde iki doz aşılıdır. Temasların %30.4'ü yüksek riskli, %67.6'sında ise indeks olgu sağlık çalışanıdır. Temasların %24.3'ünde temas değerlendirmesi anında temaslının semptomu vardır. PCR verisi olan 2451 temasta (%72.3) test pozitifliği %5.9 (144/2451) olarak tespit edilmiştir. Geliştirilen risk değerlendirmesi temelli modele göre düşük riske kıyasla yüksek riskli temas (OR:2.62 (%95 GA [1.53-4.80])) ve semptom gösteriyor (OR:1.47 (%95 GA [1.03-2.09])) olmak; temas temelli modele göre ise maskesiz temas (OR:1.61 (%95 GA [1.01-2.62])), 15 dakikadan uzun süren temas (OR:1.83 (%95 GA [1.17-3.00])), doktor olmaya kıyasla yardımcı personel olmak (OR:1.66 (%95 GA [1.02-2.77])) ve semptom gösteriyor olmak (OR:1.50 (%95 GA [1.05-2.14])) bulaşmayla ilişkili bulunmuştur. Geliştirilen modeller, tanı koymada yeterince güvenilir olmasa da, gereksiz karantina sürelerini azaltma potansiyeline sahiptirler. Maskesiz, 15 dakikadan uzun ve 1 metreden yakın temas için karantina kararı (Sağlık Bakanlığı önerisi) gerçek pozitif olgu başına karantina günü ölçütü için en iyi performansı göstermiştir (47.3 gün). Sonuç: Yeni pandemiler için karar alıcılar, seçici karantina ve kişisel koruyucu donanım gibi önlemleri barındıran stratejiler geliştirip uygulamalıdır. Sağlık çalışanları, koruyucu donanımı dikkatle kullanıp, semptomları hızla bildirmeli ve hijyen ile sosyal mesafe kurallarına bağlı kalmalıdır. Araştırmacılar ise, aşılar ve virüs varyantları üzerine odaklanmalı, sağlık personelinin davranışsal eğilimlerini araştırmalı ve sağlık sistemini gelecek salgınlara hazırlamak için çalışmalıdır.
Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji
Bu çalışmada, farklı gaz ve gaz karışımları için elde edilmiş olan plazma jetlerin optik emisyon spektrumları üzerindeki Monokromatizasyon etkisi hesaplamaları yapılmıştır. Gaz karışımı olarak elektropozitif gazlardan argon veya neon gazına elektronegatif gazlardan H2 veya O2 ilavesiyle üretilmiş olan plazma jetlerin spektral değişimi üzerinde Monokromatizasyon etkisi ( M ? etkisi ) görülmüş ve buradan M ? etkisi değerini hesaplanarak değişimi incelenmiştir. M ? etkisi durumunda argon ve neon gazının kendine özgü çizgilerinin şiddetinin değişimi iyon ? iyon yeniden birleşme hipotezinin devamlılığını sağlamıştır. Kaydedilen spektrumlar üzerinden M ? etkisi değerinin basınca göre değişimi incelenmiştir.
Fizik ve Fizik Mühendisliği
İçinde bulunduğumuz yüzyıl sürekli yeni bir disiplin karmasını içine katan ve yeni genel geçer kural ve yasaları ortaya koyan postmodern toplum yapısının ortaya koymuş olduğu iletişim çağında gerek sosyal beceriler gerek iletişim becerileri o topluluk içindeki fertlerin dışında tutulamayacağı bir sistem yaratmaktadır. Sürekli kendini yenileyen, geliştiren ve değiştiren bu yapı özellikle bu yapılanmaya katılan bireylerin öğrendiği ve öğrettiği işler doğrultusunda kendisini oluşturmaktadır. Bu devinimlerin eleştirisi ve değerlendirilmesi sosyal bir yapı içindeki olayları, durumları o günün şartları ve koşulları içinde ve grup ve grup iletişimi yaklaşım ve teorilerinin irdelenmesi ve olay teori etkileşiminin neden sonuç ilişkisi bağlamında bir köprü kurularak değerlendirilmesi yoluyla sağlanmaktadır. Bir yapı ya da grup içindeki bu devinimleri sağlayan günlük hayatta pek de farkında olunamayan dramanın katkılarıyla var olmaktadır. Grup içinde bir öğrenme yöntemi olarak kullanılan yaratıcı drama kişiye sosyal beceri (kendini açma, empati, kendini tanımlama, sosyal kontrol vb.) gibi birçok sosyal özellik kazandırmaktadır. Günlük yaşamda bizi çevreleyen olaylar silsilesi ve bizim onlara verdiğimiz yanıtlar ve sağlanan etkileşimler küçük gruplar içine tekrardan gözler önünde serilerek durumun, duruma verilen tepkilerin, durumun bize yansıttığı etkilerin farkında olunmasını sağlamaktadır. Farkında olmayı sağlamanın yanı sıra
İletişim Bilimleri
Müziğin matematik yöntemlerle modellenmesi ve benzetimi olarak özetlenebilecek hesaplamalı müzikoloji disiplininden, birçok kültüre ait müziğin analizinde yararlanılmıştır. İnsanlar tarafından elle yapılması çok zaman alacak -hatta bazen pratikte olanaksız- işlemler, bu teknikler kullanılarak bilgisayar desteğiyle kolaylıkla gerçekleştirilebilmektedir. Müziğin daha iyi anlaşılması, öğrenilip öğretilmesi, icra edilmesi, başka müziklerle karşılaştırılması ve Internet ortamında müziğe erişim gibi alanlarda yararlı araçlar sunan bu teknikler Türk musikisi için seyrek olarak çalışılmıştır. Bu müziğin özgün karakteri, modellenmemiş ve dolayısıyla buna uygun verilerle donanmamış oluşu gibi nedenlerle bakir olan sözkonusu alan, bu çalışma ile zenginleştirilmeye çalışılmıştır. Tez metni, Türk musikisinin sistem analizi teknikleriyle yapısını, modellenmesini ve benzetimini sağlayan, tezin yazarı tarafından tasarlanmış ilişkisel veritabanı yapısını anlatan bölümle başlamaktadır. Bu aşama, hesaplamalı müzikoloji tekniklerinin Türk musikisine uygulanacağı sembolik veritabanının inşası ile ilgilidir. Uygulama olarak da bu veriler üzerinde i) n-gram tekniğiyle makam tanıma, ii) istatistik karar kuramı teknikleriyle makama özgü ezgilerin bulunması ve özellikle iii) yapay öğrenme teknikleriyle otomatik ezgi bölütleme (segmentation) algoritmaları geliştirilmesi derinlemesine incelenmektedir. 12 ton eşit tamperamanlı (12TET) sistem seslerini kullanan müzikler için MIDI gibi birtakım standartlar uzun zaman önce tanımlanmış, araştırmacılar da bu formattaki veriler üzerinde hesaplamalı teknikleri kullanarak çalışagelmişlerdir. Ancak Türk musikisi için, bu standartları kullanarak doğrudan çalışmaya başlamak mümkün değildir. Çünkü bu müziğin yapıtaşları denilebilecek notalar / perdeler, gerek sayıca gerekse değer ve veri yapısı olarak 12TET'tekilerden oldukça farklıdır. Sözkonusu farklar, özellikle 20. Yüzyılın başından günümüze değin dikkatlere taşınmış kuramsal önermelerdeki çeşitliliğe bakılarak izlenebilir. Tezde öncelikle Türk musikisini temsil edebilmek üzere önerilmiş özgün format anlatılmış, bu formata uygun geniş veritabanı tanıtılmıştır. Hesaplamalı müzikoloji tekniklerinin kullanımına örnek uygulama olarak da n-gram tekniğiyle makam tanıma, istatistik karar kuramı yöntemleriyle makama özgü ezgilerin bulunması anlatılmış ve özellikle yapay öğrenme teknikleriyle otomatik ezgi bölütleme derinlemesine işlenmiştir. Türk musikisine özgü yapıların da kullanılması sayesinde elde edilen sonuçların literatürdeki algoritmalardan daha başarılı oldukları gösterilmiştir.
Müzik
Hava yastıklı taşıtlar hem kara hem de su operasyonlarında kullanılmaya müsait amfibi taşıtlardır. Bu taşıtlar çoğu hava aracı gibi havalanabilmek için kanatlara ihtiyaç duyarken, aynı zamanda gövdesinin alt kısmından basınçlı havayı koşullandırarak yukarı yönde kuvvet oluşturur. Yönlendirilmiş hava ve aracın ağırlığı sebebiyle gövde altında basınçlı bir hava bölgesi oluşur (Air cushion). Böylece hoverwing kum, çakıl, çamur ve su üstünde uçak gibi uçarken aynı zamanda da bot gibi suda yüzdürülebilir. Bu çalışmada bir hoverwing taşıtın gövdesine eklenecek olan kaldırma sistem tasarımı ele alınmıştır. Bu süreç esnasında gövde Solidworks'de çizilmiş, Ansys Fluent'te akış analizleri yapılmıştır. Bu analizler doğrultusunda optimum inlet açısının "realizable k-e" türbülans modellemesi kullanılarak 22° olduğu saptanmış ve bu açı değerine göre çıkış deliği çaplarında iyileştirme yapılmıştır. Böylece gövde çıkışlarından etek girişlerine laminer ve yeterli basınçta hava dağıtımı yapılırken bu havayı sağlayacak inlet, aracın genel tasarımına uygun bir şekilde tasarlanmıştır.
Havacılık ve Uzay Mühendisliği
Çıkan aort elastikiyetinin koroner arter hastalığı varlığında azaldığı gösterilmiştir. Ancak ekokardiyografi kullanımı ile ölçülen çıkan aort elastikiyet parametrelerinin (aortik distensibilite ve sertlik indeksi) koroner arter hastalığı şiddeti ile olan ilişkisi net değildir. Çalışmamızda, noninvazif olarak değerlendirilen çıkan aort elastikiyet parametrelerinin koroner arter hastalığı varlığı ve şiddetinin belirlenmesi için bir belirteç olup olamayacağını araştırmayı amaçladık. Ayrıca bu çalışmada, koroner arter hastalığı varlığında, koroner anjiyografiden önce rutin olarak dilaltı nitrogliserin alan hastalarda, çıkan aort elastikiyet parametreleri açısından fark olup olmayacağını da araştırmayı amaçladık.Bu çalışma koroner anjiyografi endikasyonu konulan ve koroner anjiyografiden önce rutin olarak dilaltı nitrogliserin alan, 100 koroner arter hastalığı ön tanılı hasta üzerinde yapıldı. Bu hastalardan, koroner anjiyografi sonucu koroner arter hastalığı tanısı alan 60 hasta koroner arter hastalığı grubunu, koroner arter hastalığı olmayan 40 hasta kontrol grubunu oluşturdu. Noninvazif olarak çıkan aort elastikiyet parametrelerini (aortik distensibilite ve sertlik indeksi) değerlendirmek için tüm hastalarda koroner anjiyografiden hemen önce ve sonra ekokardiyografik inceleme ve kan basıncı ölçümü yapıldı. Koroner arter hastalığı şiddeti Gensini skorlaması ile değerlendirildi.Koroner arter hastalığı grubunda aortik distensibilite ile Gensini skoru arasında istatistiksel olarak sınırda anlamlı bir korelasyon mevcut iken (r=-0,255, p=0,05), sertlik indeksi ile Gensini skoru arasında korelasyon yoktu (r=0,179, p=0,172). Koroner arter hastalığı grubunda koroner anjiyografi öncesi ve sonrası sertlik indeksi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yok iken (önce ve sonra; 13,52±7,64'e karşı 13,10±7,85, p=0.700), kontrol grubunda koroner anjiyografi öncesi ve sonrası sertlik indeksi açısından anlamlı fark vardı (önce ve sonra; 6,24±2,41'e karşı 9,07±5,88, p<0,001).Koroner arter hastalığı şiddeti ile noninvazif olarak değerlendirilen çıkan aort elastikiyet parametreleri arasında ilişki yoktur. Nitrogliserin varlığında koroner arter hastalığı ve kontrol grubunda çıkan aort elastikiyet parametrelerinden sertlik indeksi kontrol grubunda anlamlı olarak artmıştır. Bu durum pulsatil çap değişiminden kaynaklanmış olabilir.
Kardiyoloji
Bu çalışmada İpek Ongun'un "Bir Genç Kızın Gizli Defteri" ve Melody Carlson'ın "Bir Genç Kızın Günlüğü" serilerinde idealize edilen roman kahramanları Serra'nın ve Caitlin'in karşılaştırılması yapılmıştır. Günlük biçiminde yazılan bu iki gençlik serisinin ana karakterleri Serra ve Caitlin arasındaki benzerlikler ve farklılıklar ortaya konulurken yöntem olarak feminist edebiyat eleştirisinden yararlanılmıştır. Verilen ön bilginin okuru alana aşina kılacağı ve tezi daha anlaşılır hale getireceği düşünüldüğü için ilk bölümde günlüğün tanımı, gençlik edebiyatının tarihçesi, ana karakterin özellikleri, feminist edebiyat eleştirisi ve Shalom H. Schwartz'ın İnsani Değerler Teorisi gibi konulara yer verilerek bir alt yapı oluşturulmaya gayret edilmiştir. İkinci bölümde yazarların özyaşam hikâyelerine ve edebi kişiliklerine değinilmiştir. Üçüncü bölümde Serra ve Caitlin karakterlerinin değer yargılarına bakılarak nasıl idealize edildikleri incelenmiştir. Sosyal psikolojideki Schwartz'ın Temel Değerler Kuramı esas alınarak yürütülen çalışmada neyin doğru, neyin iyi ve neyin arzu edilebilir olduğunu belirleyen değerlerin kılavuzluğunda genç kızların rolleri keşfedilmeye çalışılmıştır. Ayrıca yazarların metindeki yaklaşımları değerlendirilerek edebiyat aracılığı ile genç kızları ataerkil düzene ve geleneksel yapıya göre biçimlendirmeye çalışıp çalışmadıkları sorgulanmıştır. Tezin sonunda ise İpek Ongun'un "Bir Genç Kızın Gizli Defteri" ve Melody Carlson'ın "Bir Genç Kızın Günlüğü" serilerinde kurguladıkları Caitlin ve Serra karakterlerinin yüceltilerek, idealize edilmesinin eril yapıya ve onun değerler sistemine hizmet edebileceği tartışmaya açılmıştır.
Karşılaştırmalı Edebiyat
Günümüzde moda tasarımcıları belli sezonlar için koleksiyonlar hazırlamaktadır. Tasarımcının özgün, trendlere uygun, koleksiyon hazırlamada belli aşamaları takip etmesi gerekmektedir. Bu araştırmada tasarımcıların dikkat etmesi gereken koşulların nelerden meydana geldiğinin ve bunun tasarım sürecine nasıl yansıdığının incelenmesi amaçlanmıştır. Bu doğrultuda bir moda tasarımcısının koleksiyonu hazırlama sürecindeki aşamalar çalışılmış ve buna bağlı olarak Türkiye'de, koleksiyonlarında sadece deri kullanan ve deri atölyesi bulunan bir moda tasarımcısı olan Simay Bülbül'ün koleksiyon hazırlama süreci irdelenmiştir.Çalışma kapsamında moda kavramı ile ilgili araştırmanın kavramsal yapısı ele alınmış, koleksiyon tasarımı aşamaları incelenmiştir. Oluşturulan koleksiyonların sunum aşaması olarak ise defile süreci izlenerek moda tasarımı sektörü ve moda sektöründen bir tasarımcı olarak Simay Bülbül'e yönelik araştırmaya yer verilmiştir. Genel bir değerlendirme yapılarak sektördeki süreç ile Simay Bülbül markası adı altında tasarımcının izlediği süreçler karşılaştırılmıştır.
Giyim Endüstrisi
Bir turbofan motor fanının yapısal davranışının incelenmesi ve optimizasyonu isimli tezde turbofan motor fanı yapısal optimizasyonu yapılmıştır. Optimizasyon en iyi çözümü veya en iyi tasarımı bulmak anlamına gelmektedir. Turbofan motor fanının optimizasyonunda CFM 56-7motoru örnek alınmıştır. CFM 56 serisi motorları sivil havacılıkta birçok uçak modelinde kullanılmıştır ve günümüzde en yaygın kullanılan motorlardandır. Havacılık sektöründe uçan aracın ağırlığı sistem performansı açısından çok önemlidir. Bu nedenle uçak motorlarının performansını arttırmaya yönelik çalışmalar yapılmıştır ve hala yapılmaktadır. Optimizasyon için en az bir hedef gerekmektedir. Bir sistemin ağırlığı, maliyeti, süresi veya performansı gibi etkenler hedef olarak seçilebilmektedir. Bu çalışmada kütlenin azaltılması amaçlandığından hedef fonksiyonu olarak kütle seçilmiştir. Fan çalışma şartı olarak 4200 rpm seçilmiştir ve bu çalışma şartı için fanın yapısal olarak uygun olması gerekmektedir. Fan üzerinde oluşacak gerilmelerin 1.1 emniyet katsayısı ile sınırlı olması şartı istenmiştir. Bunun yanı sıra fan kanat ucu uzamalarının 30 mm'den daha fazla olmaması istenmiştir. Bu nedenle optimizasyonda kütle hedef fonksiyonu ile birlikte gerilme ve kanat ucu uzaması kısıt fonksiyonları oluşturulmuştur. Optimizasyon sırasında fan malzemesi olarak Al 7050-T7651 veya Ti-6Al-4V malzemeleri kullanılmıştır. Al 7050-T7651 malzemesi alüminyum alaşımlı bir malzemedir. Ti-6Al-4V malzemesi ise titanyum alaşımlı bir malzemedir. Her iki malzeme türü de uçak motorlarında yaygın kullanılmaktadır. Al 7050-T7651 ve Ti-6Al-4V malzemeleri yoğunlukları düşük olmasının yanında dayanımları yüksek olan bir malzemelerdir. Optimizasyon sonunda bu malzemelerden Al 7050-T7651 malzemesinin en iyi sonucu verdiği görülmüştür ve optimum model uygunluk analizlerinde Al 7050-T7651 malzemesi seçilmiştir. Fan 22 kanatçıktan oluşmaktadır ve 1.55 m çapa sahiptir. Optimizasyon çalışması için fan parametrik tasarlanmış olup fan kanatçık profilleri ve fan gövdesi boyutları değiştirilmiştir. Optimizasyon çalışması sırasında fan statik yapısal analizleri yapılmıştır ve bu analizlerde ANSYS programı kullanılmıştır. Analiz sınır şartı olarak fan, gövde mil deliğinden dönme hareketine izin verilecek şekilde tutulmuştur. Yükleme şartları için 4200 rpm dönüş hızı verilmiş ve fan kanatçıklarının basma yüzeylerine basınç etki ettirilmiştir. Basınç değerleri turbo makine formülleri ile hesaplanmıştır. Fanın sonlu elemanlar ağ yapısında tetrahedral elemanlar kullanılmıştır. 230520 eleman kullanılan sistemde eleman kalitesi 0.82 olup ANSYS çözümlerinde iyi seviye kabul edilen bir kalitedir. Başlangıç tasarımının optimizasyon kısıtlarını sağlayıp sağlamadığı kontrol edilmiştir. Başlangıç tasarımı Al 7050-T7651 malzemesi için gerilme ve kanat ucu uzaması kısıtlarını sağlamaktadır. Ancak fan malzemesinin Ti-6Al-4V olarak seçildiği durumda kanat ucu uzaması 30 mm üzerinde çıkmıştır. Ti-6Al-4V malzeme fanın kanat ucu uzama kısıdını sağlaması gerekmektedir ve bu nedenle fan gövde boyutlarının ve kanatçık profillerinin değiştirilmiştir. Tüm bu değişiklikler modeFRONTIER optimizasyon programı ile otomatik olarak yapılmıştır. Fan kanatçık profilleri ve fan gövdesi boyutları için 13 parametre belirlenmiştir. Bu parametrelerin 5 tanesi fan kanatçıkları içindir. Diğer 8 parametre ise fan gövdesi üzerinde belirlenmiştir. Belirlenen parametreler için modeFRONTIER içerisinde boyut kısıtları ve değişim adımları tanımlanmıştır. Bu program ANSYS programı içerisinde fan geometrisini otomatik olarak değiştirmektedir. Boyut değişimlerini optimizasyon algoritmaları ile daha uygun tasarımlar oluşturacak şekilde yapmıştır. Optimizasyon için kullanılan algoritmalar Simplex ve MOGA II algoritmalarıdır. Simplex tek hedef fonksiyonu olan problemlerde kullanılmaktadır. MOGA algoritması ise optimizasyon yaparken Simplex metodu ve Pareto fonksiyonunu kullanan bir algoritmadır. Fan optimizasyonu sırasında hangi algoritmanın daha iyi sonuç verdiği araştırılmıştır. Optimizasyon için DOE (Desing of Experiments) sayısı 32 olarak seçilmiştir. 150 tasarım iterasyonu yapılmıştır. Başlangıç fan tasarımı kütlesi Al 7050-T7651 malzemesi için 165.5 kg, Ti-4Al-4V malzemesi için ise 276.0 kg çıkmıştır. Simplex optimizasyonu ile Al 7050-T7651 malzeme fan kütlesi 135.5 kg olmuştur. Ti-4Al-4V malzeme fan kütlesi 235.1 kg'a düşürülmüştür. Al 7050-T7651 malzemesinin daha düşük bir kütleye sahip olduğu görülmüştür. Al 7050-T7651 malzeme fan için MOGA II optimizasyonu ile belirlenen tasarım kütlesi 145.7 kg'dır. Sonuç olarak Simplex yöntemi daha iyi sonuç vermiştir. Bu çalışma ile fan malzemesi olarak Al 7050-T7651 belirlenmiştir. Başlangıç tasarımı kütlesi 165.5 kg fan tasarımı değiştirilmiş ve 135.5 kg kütleye sahip yeni bir tasarım belirlenmiştir. Çalışma ile kütle %18.1 azaltılmıştır. Oluşturulan optimum tasarımın titreşim ve ömür şartlarını sağlayıp sağlamadığı kontrol edilmiştir. Titreşim kontrolü için titreşim modlarının çalışma frekansı olan 70 Hz için sorun oluşturmaması şartı göz önünde bulundurulmuştur. Sonuç olarak bu optimizasyon çalışmasında fan kütlesini %18.1 azaltacak bir tasarım bulunmuştur. Bu sayede uçuş sırasında yakıt sarfiyatı düşürülmüş olacaktır. Yakıt sarfiyatının düşürülmesi çevreye salınan zararlı gazların miktarını düşüreceğinden dolayı bu çalışmanın doğal yaşamı korumak üzerinde yararlı etkileri olacaktır.
Uçak Mühendisliği
Nikelin (Ni) korozyona karşı dayanıklılığı, sertliği, manyetik alanda boyut değiştirmesi ve adezyon kuvveti olduğu bilinmekte olup, Tungstenin (W) sert sağlam, yüksek erime sıcaklığı ve çatlak giderme yönteminde kullanıldığı yapılan incelemelerde görülmüştür. Buna ek olarak Hekzegonal Bor Nitrürün (hBN) yağlayıcılığı, sertliği ve korozyon direncini arttırması kullanılarak elektrodepolama yöntemiyle Ni-W/hBN alaşımlı yeni bir kompozit kaplama malzemesi oluşturulmuştur. Bu çalışmada elektrodepolama yöntemi kullanılarak elde edilen Ni-W alaşımlı kaplamalarının Poly Ethilen Glikol (PEG) miktarı değiştirilmesi ile tek bir banyo içerisinden dört ayrı numune elde edilmesi ve Ni-W/hBN kaplamalarının Hekzagonal bor Nitrir (hBN) miktarı değiştirilmesi ile tek bir banyo içerisinden dört ayrı numune elde edilmesi ve bu numuneler arasındaki mikrosertlik, yüzey pürüzlülüğü, korozyon direnci, optik mikroskop ve XRD görüntüleri karşılaştırılmıştır. Yapılan bu karşılaştırmalar sonucunda yapışma testinde PEG miktarı değiştirilen Ni-W alaşımlı kaplamalarda üçüncü ve dördüncü numunelerdeki yapışmanın birinci ve ikinci numuneye göre daha iyi olduğu ve aynı banyo içerisinde elde edilen dört ayrı Ni-W numunesinden ilk iki numunenin yapışmasının üçüncü ve dördüncü numuneye göre daha iyi olduğu gözlemlenmiştir. Ni-W/hBN banyosunda ise hBN miktarının arttırılmasıyla üçüncü ve dördüncü numunelerin yapışma kabiliyetinin birinci ve ikinci numuye göre daha iyi olduğu ile aynı banyo içerisinde elde edilen dört ayrı Ni-W/hBN numunesinden ilk üç numunenin dördüncü numuneye göre yapışma kabiliyetinin daha iyi olduğu görülmüştür. Aynı zamanda Ni-W banyosu içerisine eklenen hBN parçacıklarının sertliği arttırmada da büyük rol oynadığı gözlemlenmiştir.
Makine Mühendisliği
Bir römorkörün işletileceği limana ve kendinden beklenen operasyona göre seçilmesi bir çok kriterin aynı anda değerlendirilmesini gerektiren oldukça zor bir problemdir. Bu seçim gerek römorkörler gerekse operasyonlar hakkında teknik bilgi kadar tecrübe de gerektirir. Bu tezde uygun römorkör seçimine yönelik bir yöntem geliştirmek üzere tasarım, işletme ve finansal kriterler çerçevesinde sayısal bir analiz yapılmıştır. Römorkörlerde kullanılan sevk/manevra sistemleri araştırılmış ve farklı sevk sistemli römorkörlerle ilgili farklı kriterler, teknik ve finansal veriler içeren bir anketle konu uzmanları tarafından değerlendirilmiştir. Uzmanlardan alınan değerlendirmeler, sevk sistemi tipine bağlı olarak uygun bir römorkör alternatifini seçmek için bulanık analitik hiyerarşi yöntemi ile değerlendirilmiştir.
Gemi Mühendisliği
Bu çalışma Artvin'in Yusufeli ilçesi büyükbaş hayvan yetiştirici bilgilerine dayanarak hayvanların beslenmesinde kullanılan yem çeşitleri, miktarları ve hayvan beslenme alışkanlıklarını belirlemek amacıyla yapılmıştır. Yusufeli Çoruh nehri ve Barhal Çayı'nın birleştiği bir vadide kurulmuştur. İklim karasal iklim ve Karadeniz iklimi arasında bir geçiş iklim tipi hakim olmakla birlikte Akdeniz iklimine benzer bir iklim vardır. Denizden yüksekliği 560 m olup, tarımsal alanlardaki rakım 2000 m'yi geçmektedir. Konum itibari ile çok engebeli, dağınık bir alana sahiptir. Halk geçimini tarım ve hayvancılıktan sağlamaktadır. Düzlükler yok denecek kadar azdır yetiştiriciler yaylalardaki çayır otlarını orak ile biçip kurutarak kışlık kaba yem ihtiyacını karşılamaktadır. Araştırma kapsamında 30 işletmede anket çalışması yapılmıştır. İşletmelerin %46.67'si küçük, %20'si orta %33.33'ü büyük işletmelerden oluşmaktadır. Küçük işletmelerin %30.55'i erkek, %69.45'i dişi, orta ölçekli işletmelerin %30.48'i erkek, %69.52'si dişi, büyük işletmelerin %35.06'si erkek, %64.94'ü dişi büyükbaş hayvandan oluşmaktadır. Hayvanların %6.66'sı yerli, %7.84'ü İsviçre Esmeri, %10.39'u Simental, %70.39'u kültür melezi, %4.90'ı yerli melezinden oluşmaktadır. Kesif yemin işletmelerde kullanılma düzeyleri bakımından 1 çeşit (%20), 2 çeşit (%23.33), 3 çeşit (%5), 4 çeşit (%1.66)'dir. Kaba yem olarak 1 çeşit (%16.66), 2 çeşit (%11.66), 3 çeşit (%18.33), 4 çeşit (%3.33) oranında kaba yem kullanılmaktadır. İşletmelerde %83.33 oranında yemlerinin tamamını veya bir kısmını kendileri üretirken, %16.66'sı hazır olarak satın almaktadırlar. Sonuç olarak bölgedeki yetiştiricilerin bakım besleme masraflarını en aza indirerek hayvancılık yapmaktadırlar. Modern tekniklere ilgilerinin ve hayvan besleme bilinçlerinin artırılması sağlanmalıdır.
Veteriner Hekimliği
Televizyon yayıncılığı başlangıçtan günümüze kadar teknik ve içerik bakımından değişim göstermektedir. Hem teknik hem de içerik anlamında değişen televizyon yayıncılığında zamanla program türleri de artmıştır. Televizyon program türleri arasında yer alan kültür programları içerisinde, belgesel program türleri de bulunmaktadır. Bu çalışmada belgesel program türleri kamusal ve tecimsel televizyon yayıncılık sistemleri içerisinde Türkiye'deki belgesel kanallarında ele alınmaktadır. Kamusal ve tecimsel yayın sistemi içerisinde Türkiye'deki Televizyon Belgesel kanalları; TRT Belgesel ve BEIN İZ TV, içerik ve biçimsel olarak içerik analizi yöntemi ile incelenmiştir. Ulusal anlamda İlk kamusal yayın yapan TRT Belgesel ve tecimsel yayın yapan BEIN İZ TV kanalları seçilmiş ve yayıncılık sistemlerinin söz konusu kanallara içerik ve biçimsel anlamda nasıl yansıdığı karşılaştırılmalı olarak analiz edilmiştir.
Radyo-Televizyon
Tarımsal üretimin yapıldığı kırsal kesimlerde ürünün ekilmesinden hasat zamanına kadar geçen süreçte emek yoğun çalışmalar varlığını sürdürmektedir. Bu emek yoğun çalışma biçimleri içerisinde çocuk emeği kullanımı yaygın olarak gözlemlenmektedir. Patates tarımı yapılan bölgelerin tarımla iç içe olması dolayısıyla, küçük topraklı ya da topraksız ailelerde ücretsiz aile emeği kullanımı ve çocukların tarlayla erken yaşta tanışması hala devam eden bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışmanın amacı İzmir'in Ödemiş ve Kiraz ilçelerindeki çocuk işçiliği biçimlerini araştırmaktır. Bu kapsamda tarımsal üretimde çalışan 25 kişiyle derinlemesine görüşme yapılmıştır. Tarımsal üretimdeki enformel iş ilişkileri içerisinde çocuk emeğinin ortaya çıkış nedenlerinin saptanması açısından görüşmeciler işçi, işveren ve tarım aracılarından oluşmaktadır. Çalışmada ayrıca patates üretiminin aşamaları ve işçilerin patates tarımı olmadığında gelirlerini nereden sağladıkları incelenmiştir. Araştırma da karma metot yöntemi kullanılmıştır ve nitel verilerle metin desteklenmiştir. Araştırma bulguları ortaya koymaktadır ki tarımsal üretimde çalışan işçiler genellikle kadınlardan oluşmaktadır. Kadın işçiler çocukluklarından beri bu işi yapmaktadır ve çocukları da tarım işçisi olmaktan kurtulamamaktadır. Kuşaktan kuşağa süregelen tarım işçiliği ve kadınların enformel sektörlerde çalışması çocuk işçiliğinin tetiklemektedir.
Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri
Bu araştırma, doğum sırasında doğum topu ve çömelme pozisyonu kullanımının doğum ağrısı, doğum süresi ve memnuniyetine etkisini değerlendirmek amacıyla yapılmış-tır. Araştırma, randomize kontrollü deneysel bir çalışma olarak 03.07.2021-20.01.2022 tarih-leri arasında Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi'nde gerçekleştirilmiştir. Araştırma-nın örneklemini araştırmaya dahil edilme kriterlerini taşıyan 53 doğum topu uygulama gru-bu, 53 çömelme grubu ve 53 kontrol grubu olmak üzere toplam 159 gebe oluşturmuştur. Ge-beye NST bağlı iken gebenin doğum topu egzersizleri ile çömelme pozisyonunu uygulaması sağlanmıştır. Verilerin toplanmasında "Kişisel ve Obstetrik Bilgi Formu'', doğum ağrısını değerlendirmek için "Görsel Kıyaslama Ölçeği'', doğum süresini değerlendirmek için "Par-tograf'' ve anne memnuniyetini değerlendirmek için "Doğumda Anne Memnuniyetini De-ğerlendirme Ölçeği (Normal Doğum)'' kullanılmıştır. Bu çalışmada ağrı algılama düzeyinin doğum topu ve çömelme grubunda kontrol grubuna göre daha düşük olduğu ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı derecede fark ol-duğu saptanmıştır (p<0.05). Doğum topu ve çömelme grubunda doğumun birinci ve ikinci evresinin süresi ile doğumun toplam süresinde azalma görülmüştür (p<0.05). Memnuniyet düzeyi karşılaştırmasında gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak önemlidir (p<0.05). Memnuniyetin en yüksek doğum topu grubunda olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak, doğum sırasında doğum topu ve çömelme pozisyonu kullanımı do-ğum ağrısını azaltmada, doğum süresini kısaltmada ve memnuniyet düzeyini artırmada etki-li nonfarmakolojik yöntemlerdir. Doğum topu ve çömelme pozisyonunun etkileri ile ilgili daha fazla çalışmaya gereksinim bulunmaktadır.
Ebelik
Bu araştırmanın amacı Cumhuriyet'in ilanı sonrası ülkemizde kabul edilen Basma Yazı ve Resimleri Derleme Kanunu ile Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun, geçmişten günümüze yayıncılığın ve kütüphaneciliğin gelişimine etkileri ortaya konarak, aksayan yönleri saptamak ve ülke gerçekleri göz önüne alınarak neler yapılması gerektiği konusunda çözüm yolları üretmektir.Araştırmada ?Türkiye'de Cumhuriyet Döneminde hazırlanarak kabul edilen Basma Yazı ve Resimleri Derleme Kanunu ile Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ilk zamanlar yayıncılık ve kütüphaneciliğin gelişiminde büyük rol oynamalarına rağmen, günümüzde yaşanan değişime ayak uyduramamaları nedeniyle bugünkü ihtiyaçlara cevap verememektedirler.? hipotezi sınanmıştır.Tarihi yöntem ve betimleme yöntemi kullanılan araştırmada, veriler belgesel tarama, görüşme ve anket teknikleri kullanılarak toplanmış; ilk aşamada, telif hakkı ve derleme kavramları ayrı ayrı incelenmiş; daha sonra telif hakkı ve derlemenin dünyadaki ve ülkemizdeki tarihsel gelişimi, dünü ve bugünüyle kronolojik perspektifte verilmiştir.Konu ile ilgili olarak Kültür ve Turizm Bakanlığı Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü, Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü, Milli Kütüphane, Beyazıt Devlet Kütüphanesi, İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi, TBMM Kütüphanesi ve ankete katılan diğer kütüphanelerin yetkilileri ile eski ve yeni Basma Yazı ve Resimleri Derleme Müdürleri, İngiltere'de The British Library, Legal Deposit Office ve Newspaper Legal Deposit Office yetkilileri ve ayrıca on beş yayıncı, yedi matbaacı ve yedi yayıncı/matbaacı ile yapılandırılmamış görüşmeler yapılmıştır.Araştırmada ayrıca derleme ve telif hakkı yasalarının yayıncılığa ve kütüphaneciliğe etkilerini kurumsal bazda saptamak ve bu konuda hem yayıncı ve matbaacıların hem de kütüphane personelinin bakış açısıyla varolan durumu ortaya koymak, çalışmaları sırasında karşılaştıkları sorunları belirlemek ve yayıncı/matbaacı ve kütüphane personelinin sorunların çözümüne yönelik görüş ve önerilerini alabilmek amacıyla ?betimleme yöntemi? kullanılarak ? üç yüz yayıncı/matbaacı ve iki yüz altmış beş kütüphane personeline ayrı ayrı hazırlanarak? gerçekleştirilen anket çalışmalarına yönelik bulgular ve bu bulguların analizi yer almaktadır.Yapılan araştırmadan elde edilen bulgular ışığında hipotezimiz kanıtlanmış ve sorunun çözümüne yönelik öneriler getirilmiştir.
Bilgi ve Belge Yönetimi
Dijitalleşme ile birlikte dünyada özellikle şirketler ticaret ve reklam stratejilerinde mevcut teknolojileri kullanmaya başlamıştır. Pazarda öne çıkmak için işletmelerin değişimlere adapte olması kaçınılmaz olmuştur. Değişen sistem ile birlikte müşteri beklentileri de değişmiş; kullanıcılara kişisel deneyimler kazandırmak, kolay anlaşılır sistemler, etkili arayüzler sunmak ve kullanılan platformlara güvenmek de önemli hale gelmiş ve şirketler arası rekabeti arttırmıştır. Kullanıcılara yönelik olarak ürünlerin ve hizmetlerin kişiselleştirilmesi ise şirketlerin farklılaşması ve rekabet anlamında öne çıkmasında etkili faktörlerden biri olmuştur. Bu çalışmada çevrimiçi satın alma davranışında; veriye dayalı kişiselleştirilmiş reklam algısı, web sitesine duyulan güven, web sitesinin kullanım kolaylığı, web sitesinin arayüzü faktörlerinin hazır giyim perakende sektöründe incelenmesi amaçlanmaktadır. Perakende ve tekstil sektörünün satış hacminin çevrimiçi pazardaki artışı bu alanın seçilmesinin birincil sebeplerinden birini oluşturmaktadır. Bu çalışmanın sonucunda elde edilecek bulguların da gelecek araştırmalara ve benzer alanda çalışma yapan ya da yapmayı düşünen markaların pazarlama stratejilerine destek olması amaçlanmaktadır.
Reklamcılık
Sürdürülebilir kalkınma hedefleri doğrultusunda sürdürülebilir bir çevre için ülkeler çeşitli politikalar uygulamaktadırlar. Ancak gelinen noktada küresel ısınmanın artmasıyla birlikte çevre kirliliğini önleme konusunda uygulanan politikaların etkinliği tartışmalara yol açmaktadır. Çevre kirliliği dünyanın ekolojik dengesini bozarak küresel ısınma ve iklim değişikliğine yol açmaktadır. Dolayısıyla çevre kirliliğine yol açan etmenlerin araştırılıp, söz konusu bu etmenlere karşı önlem alınması büyük önem arz etmektedir. Bu çalışmada ekonomik büyüme, çevresel regülasyonlar ve teknolojik inovasyonun çevre kirliliği üzerindeki etkileri 3 ayrı bölümde 3 ayrı model olarak incelenmiştir. İlk olarak ekonomik büyümenin çevre kirliliği üzerindeki etkileri Çevresel Kuznets Eğrisi çerçevesinde araştırılmıştır. Bunun için, 17 AB ülkesinin (Almanya, Belçika, Avusturya, Danimarka, Bulgaristan, İrlanda, Çekya, Finlandiya, Fransa, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Malta, Portekiz, Romanya, Yunanistan ve İspanya) 1993-2018 yılları arası baz alınarak elde edilen veriler ikinci nesil panel veri teknikleriyle analiz edilmiştir. Buna göre ekonomik büyümenin ilk aşamalarında çevre kirliliği artarken, ekonomik büyümenin ilerleyen aşamalarında çevre kirliliğinin azaldığı tespit edilmiştir. İkinci olarak, çevresel regülasyonların çevre üzerindeki etkileri araştırılmış olup; 17 AB ülkesi için 1995-2018 yılları arası baz alınarak elde edilen veriler, ikinci nesil panel veri teknikleriyle analiz edilmiş ve çevresel regülasyonların çevre kirliliğini azalttığı saptanmıştır. Son olarak, teknolojik inovasyonun çevre kirliliği üzerindeki etkileri 17 AB ülkesi açısından 1995-2018 yılları arası baz alınarak araştırılmıştır. Buna göre teknolojik inovasyonun çevre kirliliğini azaltacak düzeye henüz ulaşmadığı saptanmıştır.
Ekonometri
Araştırma köyde yaşayan evli kadınların aile yaşamlarına ilişkin sorunlarının incelenmesi amacıyla planlanıp, yürütülmüştür. Çalışmanın örneklemini İzmir ili, Ödemiş ilçesi'ne bağlı Hamamköy, Demirdere köyü, Çayır köy, Güney köy ve Küçükören köylerinde yaşayan evli kadınlardan oranlı tabakalı örnekleme tekniğine göre 323 evli kadın alınmıştır. Evli kadının evde ve dışarıda çalışması nedeniyle karşılaşılan sorunlara yönelik faktör analizi uygulanmıştır. Araştırmaya alınan evli kadınlara ilişkin anket formu değerlendirilmiştir. Evli kadınların aile yaşamlarına ilişkin sorunları değerlendirilmiştir. Kruskal Wallis H-Testi ile incelenmiş, Mann Withney U-Testi ile analiz edilmiştir. Araştırma kapsamına alınan evli kadınların %43'ünün 46 yaşında ya da daha büyük yaşta olduğu, %10,2'sinin okur-yazar olmadığı, %63,8'inin 18 yaşında ya da daha küçük yaşta, evlendiği %38,1'inin ise 31 yıl ve daha uzun süreden beri evli oldukları %57,0'si ailesinin seçtiği eş ile evlendiği belirlenmiştir. Kadınların % 30,3'ünün eşinin 56 yaşında ya da daha büyük yaşta olduğu, % 74,9'unun eşinin ilkokul mezunu olduğu, % 67,5'inin eşinin çalıştığı, % 82,7'sinin eşinin sosyal güvencesi olduğu saptanmıştır. Kadınların %91,3'ünün çocuk sahibi, %68,7'sinin 2-3 çocuğunun olduğu bulunmuştur. Ailenin ortalama aylık gelir miktarının ise %64,4'ünün 501-1000 TL arasında olduğu saptanmıştır. Aileye ilişkin konularda karar veren bireylerin dağılımı incelendiğinde; ev, tarla vb. mülk satın almada (%86,4) kadının eşiyle birlikte karar verdiği, kadının ev dışındaki çalışma durumunda (%74,6) kadının eşiyle birlikte karar verdiği, çocukların eğitiminde(%73,7) kadının eşiyle ve çocuklarıyla birlikte karar verdiği belirlenmiştir. Araştırma kapsamına alınan köyde yaşayan evli kadınların evde ve dışarıda çalışması nedeniyle karşılaşılan sorunlardan "kadın çok yorulur, çabuk yıpranır" sorunu ile %22,3'ünün ara sıra; "kadının kendini geliştirme ve yenileme ihtiyacı artar" sorunu ile, %38,7'sinin ara sıra, %33,4'ünün genellikle karşılaştığı saptanmıştır. Kadınların ev işlerinin yerine getirilmesi ile ilgili sorunlardan "kadın kendine bakamaz" sorunu ile kadınların % 32,5'inin ara sıra, %35,0'inin genellikle karşılaştığı belirlenmiştir. Kadınların aile gelirinin kullanımı ile ilgili sorunlardan "aile gelirinin kullanımında söz hakkına sahip değildir" sorunu ile %32,8'inin hiçbir zaman, %38,1'inin nadiren karşılaştığı bulunmuştur. Kadınların aile ilişkilerinin düzenlenmesi ile ilgili sorunlardan "erkeğin sözünden dışarı çıkamaz" sorunu ile %21,7'sinin her zaman karşılaştığı saptanmıştır. Araştırmaya katılan evli kadınların; kadının evde ve dışarıda çalışması nedeniyle karşılaşılan sorunlarının, ev işlerinin yerine getirilmesi ile ilgili sorunlarının, aile gelirinin kullanımı ile ilgili sorunlarının kadının yaşına göre farklılaştığı bulunmuştur (p<.05). Ev işlerinin yerine getirilmesi ile ilgili sorunları 10 yıl ya da daha az süreden beri evli olan kadınların daha çok yaşadığı saptanmıştır. Araştırmaya katılan kadınların; ev işlerinin yerine getirilmesi ile ilgili sorunları ailede eş ve çocuklardan başka yaşayan bireyler olup olmaması durumuna göre, kadının eşinin çalışma durumuna göre anlamlı bir farklılık gösterdiği belirlenmiştir (p<0,5). Kırsal kesimdeki kadınların ve erkeklerin eğitim düzeyleri verilecek eğitimlerle yükseltilmelidir, böylece eşler arasında iş bölümü ve yardımlaşma da artırılabilir. Televizyon, internet, gazete gibi iletişim araçlarından teknolojik gelişmeler ve yenilikler konusunda bilgi alarak kişiler arası iletişim artırılabilir. Herhangi bir sağlık kurumuna bağlı olmayanların sosyal güvenlik sistemine dahil edilmeleri sağlanmalıdır. Çocuk, yaşlı bakımı, tarla ve ev işlerinin kadının değil ailenin sorumluluğu olarak görülmesi sağlanmalıdır.
Aile Planlaması
Global çağa girdiğimiz son yarım asırda internet var olan hemen hemen bütün gündelik hayat standartlarını değiştirmiştir. İnternetin gündelik hayata girişi ile birlikte başta iletişim anlayışı olmak üzere birçok anlayış da değişmiştir. Bunun en güzel örneği bugün mobil telefonların da vasıtasıyla internet olmadan hiçbir şey yapılamıyor olmasıdır. Gündelik sohbetlerden ticari anlaşmalara varana kadar geniş bir yelpazeye sahip olan internetin insanların eğlence kültürünü yeniden oluşturduğu yadsınamaz. Geçtiğimiz yüzyıl içerisinde insanların en büyük eğlence aracı olan televizyon bugün internet ile etkileşim haline geçmek durumunda kalmıştır. Yeni bir medya kaynağı olan internet televizyona olan ilgiyi tamamen sonlandırmış değildir; fakat sürekli dönüşen bir dinamiğe sahiptir. Bu dönüşen teknoloji karşısında yayıncılık anlayışı da yenilenmiştir. Bu çalışmada yeni medya ile birlikte televizyon yayıncılığındaki dönüşüm ele alınmıştır. Çalışmanın birinci bölümünde; internetin nasıl ortaya çıktığı ve ne gibi gelişmeler kaydettiği üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde; yeni medya ile birlikte dönüşen televizyon teknolojileri ve reyting sistemleri hakkında teorik bilgiler ortaya konulmuştur. Çalışmanın üçüncü bölümünde ise, değişen yayıncılık sistemini ispatlamak açısından örnek teşkil edebilecek kurumsal bir WEB TV olan Uzman TV incelenmiştir. Bu inceleme vaka analizi çerçevesinde değerlendirilip sonuca varılmıştır.
Radyo-Televizyon
Günümüzde bilişim teknolojilerindeki gelişmeler, birçok alanda olduğu gibi kamu uygulamalarında da yeni bir anlayışı ortaya çıkarmıştır. Elektronik devlet (e-devlet) diye adlandırılan bu oluşum kapsamında, kamunun elindeki bilgiler elektronik ortamda, çevrimiçi olarak vatandaşlara ve kurumlarla paylaşılmaktadır. Bu yaklaşım, bir taraftan kurumların hizmet sunumunda ihtiyaç duyduğu bilgileri diğer kurumlardan anında alabilmesini, diğer yandan da vatandaşın kamu kurumlarındaki işlerini elektronik ortamda yapabilmesini sağlamaktadır. Ayrıca vatandaşı hizmetin odağına koyarak, vatandaş ağırlıklı bir sistemin giriş kapısı olmaktadır. Yakın zamanda kullanıma sunulan Türkiye Cumhuriyeti Elektronik Kimlik Kartı bu oluşumda önemli bir rol oynamaktadır. Elektronik Kimlik Kartları üzerinde sunulacak olan Chip&PIN doğrulama yöntemi bugün itibariyle tüm banka kartları için kullanılan EMV standardı olan Chip&PIN doğrulama yöntemleri ile güvenlik açısından aynı seviyede bir güvenlik sunmaktadır. Bu çalışma kapsamında; geçmişten günümüze kadar kullanılan nüfus kâğıtlarının yerini alacak olan Elektronik Kimlik Kartları ile Gelir İdaresi, TÜBİTAK ve yazarkasa firmaları tarafından ortak yürütülen ve kullanıma sunulan IP Tabanlı Yeni Nesil Ödeme Kaydedici Cihazlarının entegrasyonu, bu entegrasyonun gerekliliği, sağladığı faydaları, getireceği yenilikleri ve entegrasyon çözümü ele alınmaktadır.
Mühendislik Bilimleri
Sac metal şekillendirme işlemleri havacılık, beyaz eşya ve otomotiv endüstrisi gibi farklı alanlarda başlıca kullanılan proseslerden biridir. Üretim sürecinin en hatasız şekilde devam edebilmesini sağlamak için de bütün süreçlerin ayrı bir özenle incelenmesi ve gerekli uygulamaların yapılması gerekmektedir. Titreşim endüstride ortaya çıkan sorunların en önemli kök sebeplerinden biridir. Bu sebeple bu tez çalışmasında yapılacak olan optimizasyon çalışmaları ile titreşim değerlerini azaltmak amaçlanmıştır. Arduino işlemci kartıyla çalıştırılan bir titreşim sensörü tercih edilmiştir. Sensör kurulumu ardından ilk titreşim ölçüm değerleri elde edilmiş ve mevcut durum analizleri yapılmıştır. Stoperlere gazlı yay yerleştirilerek ve üst grup kesme çeliğine açı verilerek titreşim değerleri azaltılmaya çalışılmıştır. Elde edilen titreşim değerleri incelenmiş ve kalıp üzerinde yapılan optimizasyonlar sayesinde ortalama titreşim değerlerinde Z ekseni pozitif eksende %64,02 ve Z negatif eksende ise %55,26 iyileştirme olduğu saptanmıştır. Bu çalışma sayesinde, kalıp kaynaklı oluşan titreşimin sebep olabileceği olası bakım maliyetleri, makine ömrünün azalması, parçada oluşan çapak ve çalışma ortamında oluşan gürültü gibi olumsuz etkilerde de azalışlar olacaktır.
Otomotiv Mühendisliği
Araştırma amacı otomotiv servislerinde çalışanların maruz kaldıkları ergonomik risklerin belirlenmesi ve bu riskler ile ilgili iyileştirmelerin önerilmesi ve böylelikle çalışanların ergonomik risk maruziyetinin azaltılarak çalışan zarar görme ihtimalinin azaltılmasıdır. Otomotiv sektöründe dünya genelinde 8 milyon kişinin çalıştığı ve genel olarak maruz kalınan ergonomik risklerden bu çalışanların etkilendiği düşünüldüğünde, araştırmanın önemini araştırma sonuçları yardımıyla bulunan ergonomik bir iyileştirme eyleminin etkileyeceği insan sayısının büyüklüğü göstermektedir. Araştırma kapsamında planlanan araştırma yöntemi, incelenen otomotiv servisinin çalışanlarının, ergonomik olarak riskli görülen işlerinin, ergonomik risk analizleri ile değerlendirilmesinin yapılarak mevcut ergonomik risklerini ortaya koyacağından nicel araştırma yöntemlerinden betimleyici araştırma tipi olarak belirlenmiştir. Ergonomik risk analizleri Almanya Federal İş Sağlığı Enstitüsü tarafından geliştirilen anahtar gösterge metodları ile yapılmıştır. Risk analizleri sonuçlarında örnek işler için ergonomik risk seviyeleri ortaya konmuştur. Araştırmada bu risk seviyelerinin iyileştirilmesi için çözüm önerilerinde bulunulmuş ve benzer çalışmalardaki görüşlere yer verilmiştir. Son olarak ergonomik riskleri azaltmak için araştırmacı tarafından yönetimsel olarak yapılması gerekenler sonuç ve öneriler kısmında sunulmuştur.
Sağlık Eğitimi
Giderek artan su talebi, su kaynaklarının istenilen zaman ve bölgede arzu edilen miktar ve kalitede bulunmasının zorluğu etkin bir su yönetimini gerekli kılmaktadır. Ayrıca birçok sanayi/kamu işletmesi de faaliyetlerini devam ettirebilmek için ciddi miktarlarda suya ihtiyaç duymaktadırlar. Bu anlamda su kaynaklarının etkin yönetimi ve verimli kullanımı her zamankinden daha fazla önem arz etmektedir. Son yıllarda temiz su kaynakları, bilinçsiz kullanımlar ve kontrolsüz deşarjlar neticesinde oldukça azalmış ve ekosistemin devamlılığı için daha etkili yöntemlerin kullanımı zorunlu hale gelmiştir. Günümüzde tüm kamu ve özel sektör işletmelerinin faaliyetlerini çevresel anlamda gözden geçirmesi, baştan sona tüm süreçlerinde kullandıkları hammadde, enerji gibi girdilerinden ve çıktılarından kaynaklanabilecek muhtemel çevresel yüklerini gözden geçirmeleri, yüksek çevresel yükleri olan proses girdi ve çıktılarını daha az zararlı olanlarla ikame etmeleri gerekmektedir. Bursa Organize Sanayi Bölge Müdürlüğüne ait Su Üretim Tesisi'nde, aşırı kullanım ve çeşitli kirlilik parametreleri nedeniyle atıksu deresi haline dönüşen Nilüfer Deresi suları konvansiyonel ve ileri arıtma sistemleri ile proses suyu haline dönüştürülerek, Bursa Organize Sanayi Bölgesi'nde yer alan işletmelere sunulmaktadır. Bu çalışmada SimaPro 8.2.0 yazılımı ve ReCiPe etki analiz metodu ile, Su Üretim Tesisi'nde üretilen 1 m3 proses suyunun hazırlanması aşamasında hangi çevresel yüklerin ortaya çıktığı kapsamlı bir şekilde ele alınmıştır. Gerçekleştirilen bu çalışma ile Su Üretim Tesisi'nin ileri arıtma sisteminde yer alan ters ozmos ünitelerinin en yüksek çevresel yüke sahip olduğu tespit edilmiştir. Ters ozmos ünitelerinin çevresel etkisinin tüm alt sistemler içinde en fazla paya sahip olması, bu sistemde yüksek oranda tüketilen elektrik enerjisinden kaynaklandığı sonucuna varılmıştır.
Çevre Mühendisliği
E-posta listeleri birbirleriyle herkese açık içerikler aracılığıyla iletişim kuran kişiler tarafından ve açık kaynak kod topluluğunca popüler olarak kullanılmaktadır. Bu listeler veri madenciliği için büyük miktarda veri sunmaktadır. Sadece e-postaların içeriklerinin değil, bunun yanında e-posta gönderen bireylerin birbirleriyle bağlantılarının (gönderen alan ilişkisi içerisinde) yapısı da ilgili e-posta alt gruplarının daha önceden gözlemlenmemiş ancak önemli olan bilgilerini ortaya çıkarabilir.Metin kümeleme yapılırken e-posta listelerindeki metinler doküman verisi gibi ele alınarak alt kümeler tespit edilmiştir. Vektör uzay modelinde kelimelerin normalize edilmiş frekansları kullanılarak k-means algoritması ile kümeleme yapılmıştır. Sosyal ağ analizinde ise CONCUR algoritması ile alt kümeler bulunmuştur. Metin madenciliği ile tespit edilen alt gruplar ile sosyal ağ analizinin tespit ettiği alt gruplar arasında aynı sosyal yapıyı dokudukları için benzer küme varlıklarına sahip olmaları beklenmektedir. Bu sosyal yapıda, e-posta göndericilerin genellikle benzer konularda yazdıklarını ve benzer konuların genellikle benzer kişiler tarafından cevaplandığını öne sürmekteyiz. Metin madenciliği ve sosyal ağ analizi metotları teker teker uygulandığında (ör. sosyal ağ analizi için CONCUR, metin madenciliği için k-means) oluşan kümelerin uyumu, kullanılan algoritmalara ve oluşması beklenen küme sayısına göre değiştiği gözlemlenmiştir. Çalışmamızda sosyal ağ analizinin ve metin madenciliğinin tespit ettiği alt gruplar yaklaşık %60 birbiriyle aynı sonucu verdi. Ek olarak uygun olmayan algoritma ve/veya küme sayısı seçildiğinde ise uyumun etkileyici şekilde düştüğü gözlemlenmiştir.
Bilgisayar Mühendisliği Bilimleri-Bilgisayar ve Kontrol
Bu çalışmanın amacı; immatür sığır oositlerinin OPS ve SSV vitrifikasyon yöntemleriyle dondurulması ve bu yöntemlerin maturasyon üzerine etkilerinin araştırılmasıdır. Mezbahada kesilen hayvanların ovaryumlarından toplanan oositler stereomikroskop altında incelendi ve etrafı en az 3 kat sıkı kumulus hücreleriyle çevrili 450 oosit kullanıldı. Vitrifikasyon yöntemine göre OPS, SSV ve kontrol grubu olarak 3 grup oluşturuldu. OPS grubundaki oositler; %20 CS, %10 EG ve %10 DMSO içeren TCM199 medyumunda 30-45 sn bekletildi ve %20 CS, %20 EG, %20 DMSO ve 0.5M sükroz içeren TCM199 medyumunda 20 sn bekletilerek OPS yöntemiyle vitrifiye edildi. SSV grubundaki oositler; %20 CS ve %4 EG içeren TCM199 medyumunda 12-15 dk bekletildi ve %20 CS, %35 EG, %5 PVP ve 0.4 M trehaloz içeren TCM199 medyumunda 25-30 sn bekletilerek SSV yöntemiyle vitrifiye edildi. Vitrifiye edilen oositler, sıvı azot içerisinde en az 1 ay saklandıktan sonra çözdürülerek IVM'a alındı. Kontrol grubundaki oositler, vitrifiye edilmeksizin IVM'a alındı. IVM işlemi, %10 FCS, 5 µg/ml LH, 0.5 µg/ml FSH, 27.5 µg/ml Na-piruvat ve antibiyotik içeren TCM199 medyumu kullanılarak, 38.5°C'deki %5 CO2'li etüvde 24 saatte yapıldı. Maturasyon sonrasında kumulus ekspansiyonu incelendiğinde, OPS grubunda 146 oositten 118'inde (%80.82) 2 derecede, 22'sinde (%15.07) 1 derecede ve 6'sında (%4.11) 0 derecede kumulus ekspansiyonu gözlendi. SSV grubunda 144 oositten 113'ünde (%78.47) 2 derecede, 20'sinde (%13.89) 1 derecede ve 11'inde (%7.64) ise 0 derecede kumulus ekspansiyonu gözlendi. Kontrol grubunda 150 oositten 144'ünde (%96.00) 2 derecede, 4'ünde (%2.67) 1 derecede ve 2'sinde (%1.33) ise 0 derecede kumulus ekspansiyonu gözlendi. Soyulan oositlerde polar body incelendiğinde, OPS grubunda 138 oositten 32'sinde (%23.19) polar body bulunduğu, 96'sında (%69.56) polar body bulunmadığı ve 10 oositin (%7.25) ise dejenere olduğu belirlendi. SSV grubunda 134 oositten 28'inde (%20.90) polar body bulunduğu, 95'inde (%70.90) polar body bulunmadığı ve 11 oositin (%8.20) ise dejenere olduğu belirlendi. Kontrol grubunda 137 oositten 108'inde (%78.83) polar body bulunduğu, 25'inde (%18.25) polar body bulunmadığı ve 4 oositin (%2.92) ise dejenere olduğu belirlendi. OPS ve SSV grupları arasında önemli derecede bir fark bulunmadı (p˃0.05). Vitrifikasyon grupları, kontrol grubuna kıyasla önemli derecede düşük bulundu (p˂0.001). Çalışmanın sonucunda, immatür sığır oositlerinin OPS ve SSV vitrifikasyon yöntemleriyle vitrifiye edilebileceği gösterilmiştir.
Veteriner Hekimliği
Suna Şenel'in Hayatı, Eserleri ve Koreoloji Alanında Geliştirdiği Semboller, Sanat Eseri Roporu, Ankara 2005 Bu sanat eseri çalışması raporunda Türkiyenin ilk koreolojisti F.I.Chor. Suna Şenel'in mesleki gelişimi, Türkiye'de bale sanatının oluşum ve gelişim süreci içerisinde incelenmiştir. Çalışma içerisinde F.I.Chor. Suna Şenel'in koreoloji bilimiyle tanışması, koreoloji üzerine İngiltere'de bulunan Benesh Institute'te aldığı eğitim ve bu eğitimden sonra Türkiye'de koreolojinin tanınması için yaptığı çalışmalar anlatılmıştır. Sanatçının notasyonla kaydettiği bale eserleri tanıtılmıştır. Yayınladığı eğitim kitapları, F.I.Chor. Suna Şenel'in halk oyunlarının akademikleşmesi konusundaki görüşleri, oyunların notasyonla kaydedilmesinin gerekliliği üzerine yaptığı vurgu ve bu alanda ortaya koyduğu çalışmalar ele alınmıştır. F.I.Chor. Suna Şenel'in, bu oyunların sağlıklı arşivlenebilmesi için geliştirdiği sembollere yer verilmiştir.Anahtar Sözcükler Koreoloji - Suna Şenel - Notasyon - Bale - Benesh
Bale ve Dans
ÖZET Normal pigmentli ve albino damızlıklarından elde edilen yumurta ve yavruların gelişiminin incelenmesini esas alan bu çalışmada, yumurtaların ölüm oram, açılma zamanı, yavruların büyüme performansları ve yem değerlendirme oranlan tespit edilmeye çalışılmıştır. Açılım oranlarına bakıldığında bu çalışmada heterozigot albinonun bulunduğu söylenebilir. Çünkü, albino ile normal pigmentli damızlıklar çaprazlandığmda yan yarıya albino ve normal pigmentli yavrular meydana gelmiştir. Aynı şekilde albinolarm kendi araların çiftleştirildiğinde %25 normal ve %75 albino yavrular elde edilmiştir. Yumurtaiardaki kayıp oranlan ve açılma süreleri incelendiğinde gruplar arasında önemli bir fark olmadığı görülmüştür. Akvaryum ve tanklarda yetiştirilen yavrulann büyüme performansı ve yem değerlendirme oranlan incelendiğinde albino x albino çiftleştirilmesinden elde edilen albino yavrularda, son ağırlık üzerinden, nispeten kötü büyüme tespit edilmiştir. Ama diğer gruplardaki albinolann normaller kadar iyi büyüdüğü de tespit edilmiştir. Sonuç olarak çalışmada kullandığımız albinolann bilinenin aksine homozigot resesif değil, heterozigot ve albinolann normaller üzerinde örtücü (epistatik) etkisinin bulunduğu tespit edilmiştir. Aynca albinolann normal pigmentliler ile aynı ortamı paylaştıkiannda hemen hemen normaller kadar iyi büyüme gösterdikleri tespit edilmiştir.
Balıkçılık Teknolojisi
Mart 2019 - Aralık 2019 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi KBB Hastalıkları Anabilim Dalı, Nimetullah Esmer Ses Hastalıkları Tanı ve Tedavi Merkezine ses bozukluğu şikayeti ile gelip, vokal kord nodül tanısı almış hastalarda dudak tril ses terapisinin etkinliği objektif ve subjektif yöntemlerle değerlendirmek amaçlanmıştır. Çalışmaya toplam vokal kord nodüllü 49 birey dahil edilmiş olup çalışma grubuna dudak tril ses terapi tekniği (22), kontrol grubuna rezonans ses terapi tekniği (27) uygulanmıştır. Çalışmaya katılan iki gruba vokal hijyen ile birlikte 6 hafta boyunca hafta da 1 olmak üzere 30 dk ses terapisi verilmiştir. Gruplara terapi öncesi ve sonrası akustik- aerodinamik analiz, Sesle İlgili Yaşam Kalite Ölçeği (SİYKÖ), Ses Handikap İndeksi (SHİ), ve Beck Anksiyete Ölçeği uygulanmıştır. Objektif ve subjektif analiz parametreleri; her iki grupta shimmer, HNR ve MFS ve SİYKÖ skorlarında anlamlı bir iyileşme olduğu bulunmuştur (p<0.05). Kontrol grubunda jitter ve F0 anlamlı bir değişiklik varken (p<0.05), çalışma grubunda iyileşme olmasına rağmen jitter ve F0 paremetreleri istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). Çalışma grubunda SHİ, Beck anksiyete ölçeği, vokal quality estimates skorlarında anlamlı bir düşüş gözlenmiştir (p<0.05). Çalışmamız sonucunda dudak trili, hastaların kolay uygulabildiği, adaptasyonu kolay bir terapi yöntemi olarak rezonans ses terapi yöntemi gibi vokal kord nodüllü hastalarda ses kalitesini, yaşam kalitesini arttırmış ve glottal kapanmayı iyileştirici yönde etki ederek terapi öncesine göre istatiksel olarak anlamlı derecede düzelme göstermiştir. Anahtar Sözcükler : Akustik Analiz, Dudak Tril, Ses Terapisi, Vokal Kord Nodülü
Kulak Burun ve Boğaz
Yaşlılık dönemindeki yetişkinlerin kelime bulmada patolojik bir durumları olmasa bile üretilen kelimenin doğruluğunda azalma olduğu ve öğeleri adlandırma için gereken sürenin arttığı bilinmektedir. Hızlı otomatik adlandırma (HOA), bireylerin nesneleri, renkleri, harfler ve rakamları sesli bir şekilde ne kadar hızlı adlandırabildiğini ölçen bir görevdir. Hızlı otomatik adlandırma becerisi leksikal (sözcüksel) erişim hızı, leksikal erişim, görsel algılama, semantik kategorizasyon ve motor çıktı aşamaları arasındaki işlemleme süresi, dikkatte sürdürülebilirlik gibi dil-bilişsel beceriler gibi çok faktörlü talepleri yansıtır. Artan yaşla birlikte en çok bildirilen şikayetlerden biri de adlandırma zorluğu çekilmesidir. Bu çalışmada genç yetişkin, orta yaşlı yetişkin ve yaşlı yetişkinlerden elde edilen verilerle hızlı otomatik adlandırma becerilerinin (adlandırma doğruluğu, adlandırmaya başlama süresi, adlandırma sırasında revizyon ve her bir alt görev için toplam adlandırma süresi) yaş ve eğitim düzeyine bağlı değişimi incelenip yaş ve eğitim düzeyi gruplarına göre kıyaslanmıştır. Çalışmanın katılımcıları, 20-65 yaşları arasında sağlıklı 157 bireyden oluşmaktadır. Çalışmaya dahil edilen katılımcılar; herhangi bir nörolojik ve psikiyatrik hastalığa sahip olmayan, anadili Türkçe olan, okuma- yazma bilmen, renk körü olmayan ve ileri düzeyde görme kaybı yaşamayan bireylerden oluşmaktadır. Katılımcılara Gönüllülük Onam Formu doldurulduktan sonra yaş, eğitim demografik bilgileri alındıktan sonra katılımcılara Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği, Edinburgh El Tercihi Envanteri, Diadokinetik Hız, Ishihara Testi ve Hızlı Otomatik Adlandırma görevleri uygulanmıştır. Yapılan istatistiksel analizlerde yaşa bağlı hızlı otomatik adlandırma becerilerinde farklılıklar olduğu saptanmıştır. Hızlı otomatik adlandırma becerisi; adlandırma doğruluğu, adlandırmaya başlama süresi, adlandırma sırasında revizyon ve her bir alt görev için toplam adlandırma süresi parametleri gruplara göre karşılaştırılmıştır. Artan yaş ve eğitim düzeyinin hızlı otomatik adlandırma becerisinin tüm alt görevlerinde adlandırma süresini etkilediği bulunmuştur. Adlandırma hataları, revizyon ve reaksiyon süresi açısından hızlı otomatik adlandırma hemtekli hem de çoklu alt görevler ile hem de sembolik olan ve sembolik olmayan görevlerde de gruplar arasında farklar gözlemlenmiştir.
Dil ve Konuşma Terapisi
Rüzgar hızı, şiddeti ve yönü olan vektörel bir büyüklüktür. Rüzgârlar geldiği yöne göre isimlendirilir ve güneşin dünya yüzeyine farklı açılarla gelmesine bağlı olarak mevsimsel, günlük ve saatlik değişiklikler gösterir. Eğer dönmeyen bir dünya yüzeyi sadece su ile kaplı olsaydı ve güneş dünya yüzeyine aynı açıyla gelseydi, rüzgârlar kutuplardan ekvatora doğru tek yönlü olurdu. Fakat dünya yüzeyi, dağlar, vadiler, su kütleleri, bitki örtüsü ve çöl alanları gibi farklı topografik yapılar nedeniyle aynı oranda ısınmaz. Sonuç olarak, rüzgâr topoğrafyaya ve atmosferik koşullara bağlı olarak yersel ve zamansal olarak değişir; Ancak, bu koşullar, rüzgârın yarı-sürekli yapısını küresel ölçekte değiştirir. Ayrıca, yer küre düzensiz ısındığı için, farklı ısınan yüzeyler meydana gelir. Daha yüksek sıcaklıklara sahip yüzeylerdeki hava parseli daha az yoğunluğu nedeniyle yükselmeye başlayacaktır. Yükselen hava parseliyle birlikte atmosferik basınç düşecektir. Soğuk yüzeylerde ise hava çöker ve bu bölgede yüksek atmosferik basınca sebep olur. Rüzgâr, yüksek basınç alanından alçak basınç alanına doğru hava akışıdır. Kuzey yarım küre orta enlemlerinde yer alan Türkiye mevsimsel olarak dinamik ve termik oluşumlu farklı basınç paternlerinin etkisinde kalmaktadır ve buna bağlı olarak da rüzgarın yön ve şiddetinde yersel ve zamansal önemli değişimler olmaktadır. Kış aylarında İzlanda orjinli alçak basınç sistemi kuzey batı ve kuzey yönlerden etkili olurken, Sonbahardan itibaren etkili olan Akdeniz orjinli alçak basınç merkezi izlediği yörüngeye bağlı olarak güneybatı-kuzeydoğu, batı-doğu doğrultusunda hareketle geçişi esnasında önce güney yönlerden sonrasında ise kuzey yönlerden rüzgar akışının değişimine neden olmaktadır. Kış aylarında Türkiye üzerinde etkili olan Sibirya yüksek basınç sistemi ise Karadeniz üzerinden Türkiye'yi etkilediğinde, bölge üzerinde kuvvetli kuzeyli ve kuzey-doğulu akışlara neden olur. İlkbaharın ikinci yarısından sonra Akdeniz cephesel zonu enlemlere bağlı olarak kaybolurken lokal akışlar daha fazla önem kazanır. Yazın ise Avrupa üzerinde merkezlenen Azor yüksek basınç merkezi Türkiye'nin kuzey ve batısında kuzeyli (kuzey, kuzeydoğu, kuzeybatı) akımlara neden olurken Arabistan Alçak Basınç sistemi ise Türkiye'nin güney ve doğusunda Güneydoğulu ve güneyli akımlara neden olmaktadır. Her iki basınç sistemine bağlı olarak özelllikle batı ve kuzey batısında meydana gelen kuvvetli basınç gradyanı nedeniyle bu bölgelerde kuvvetli poyraz rüzgarlarının (kuzey doğulu) yaz boyunca etkili olmasına neden olmaktadır. Basınç sistemlerine bağlı olarak meydana gelen büyük ölçekli akış etkili olduğu bölgenin lokal topografik şartlarına bağlı olarak da önemli bir değişkenlik gösterir. Diğer taraftan günlük sıcaklık değişimi termal olarak lokal akışların oluşmasına neden olur. Bu akışlar akış yönüne bağlı olarak sinoptik akışları kuvvetlendirir ya da zayıflatır. Türkiye coğrafik konumu ve topografik yapısı nedeniyle büyük ölçekteki akışa ilave olarak yerel etkilerin katkısı ile de Avrupa'da rüzgar potansiyeli açısından önemli bir ülke konumundadır. Son yıllarda, rüzgar enerjisi temiz ve sürdürülebilir bir enerji kaynağı olması nedeniyle dünyadaki en çekici yenilenebilir enerji kaynağı haline gelmiştir. Ekonomik dengeler ve kalkınma için enerjinin kaliteli, sürdürülebilir ve çevreye zarar vermeyen bir şekilde üretilmesi ve kullanılması önemlidir. İklim koşullarına ve topoğrafya özelliklerine bağlı olarak rüzgâr çiftliği için yatırımlar hızla devam etmektedir. Rüzgar çiftlikleri kurulumunda sinoptik rüzgarlar büyük önem taşımaktadır. Türkiye coğrafi konum itibariyle Orta enlem siklonlarından büyük ölçüde etkilenmektedir. Bunun yanında karmaşık yüzey şekilleri rüzgâr karakteristiği üzerinde önemli değişikliklere sebep olmaktadır. Enerji üretiminde bu sinoptik rüzgârların yanında yerel rüzgârlarda önemli etkiye sahiptir. Yerel rüzgârların oluşum sebeplerinden biri kara ve su dağılımıdır. Karalar, sulara göre daha hızlı ısınıp soğumaktadır. Bu sıcaklık farkları basınç farklarına sebep olmakta ve yerel rüzgarları başlatmaktadır. Örneğin; deniz meltemi kara ve deniz arasındaki sıcaklık farkından dolayı oluşan termal basınç farkı sonucunda denizden kara içlerine doğru oluşan yerel akımdır. Bir bölgenin rüzgâr enerjisi potansiyelinin doğru bir şekilde belirlenebilmesi için sinoptik sistem geçişleriyle birlikte kuvvetli ve zayıf rüzgâr alanlarının doğru tespit edilmesi önemlidir. Bunun yanında topografya ve yerel rüzgarların etkisi de unutulmamalıdır. Topoğrafyanın rüzgâr üzerinde üç önemli etkisi vardır. Bunlar pürüzlülük, orografik, ve perdeleme etkisidir. Fön rüzgârları, dağ ve vadi rüzgârları, kara ve deniz meltemleri gibi yerel rüzgârlar bu topografya etkisinden oluştuğu için önemlidir. Sinoptik ölçekli hareketler kış mevsiminde baskın olan hareketlerdir. Yazın ise sinoptik paternler ile birlikte günlük sıcaklık farklarından dolayı meydana gelen lokal basınç sistemleri de bu etkiye dahil olur. Bir bölge üzerinde etkili olan geniş ölçekli akış termik zorlamalara bağlı olarak oluşan lokal akımlar (meltemler) ile aynı yönde olursa rüzgârları güçlendirici bir etki oluştururken, ters yönlü bir akış ise lokal akış üzerinde negatif bir etki oluşturur. Bu nedenle meltemler daha çok yaz mevsiminde belirginlik kazanır Bu çalışmada, Ege bölgesinde, seçilen istasyonlarda deniz melteminin rüzgar enerji potansiyeline katkısı araştırılmıştır. Ege kıyılarında deniz kara melteminin hâkim olduğu günlerin belirlenmesi için Borne vd.(1998) tarafından önerilen filtre yöntemden yararlanılmıştır. Filtre metodu deniz meltemi oluşumu için temel kriterleri inceleyerek deniz meltemi günlerini bulmaktadır. Seçilen istasyonlarda filtrenden geçen deniz meltemi günleri arasından örnek günler seçilmiş ve bu günler WRF modelinde 3km'lik simülasyonlarla incelenmiştir. Filtre metodu deniz meltemi oluşumu için temel parametreleri ele alarak 6 farklı filtreyi birbirine bağlı olarak incelemektedir. İlk 3 filtre, 700 hPa basınç seviyesinde jeostrofik rüzgâr için yön, şiddet ve rüzgar şiddetindeki değişimi analiz etmektedir. Sinoptik sistemlerin geçişi sırasında ortaya çıkan ekstrem değerleri elemek için bir ölçü olarak kullanılmıştır. İlk filtre 24 saat boyunca 700 hPa' da rüzgâr yönünde önemli bir dönüş olan günleri elemektedir. Bir gün boyunca (13:00-13:00 LST) rüzgâr yönünde 90 ° 'den büyük değişimler ilk filtrede elenmektedir. İkinci filtre 700 hPa seviyesinde 12 saat boyunca(01: 00-13: 00 LST' de) sinoptik rüzgâr şiddetindeki değişimin 6 m / s'den büyük değişim olan günleri eler. Üçüncü filtrede 11 m/s'den büyük güçlü sinoptik rüzgâr hızına sahip günleri elenmektedir. 700 mb seviyesinde yapılan elemeden sonra, yüzey koşul parametrelerinin uygunluğu için filtreleme başlar. Dördüncü filtre, deniz meltemi gelişimi için en önemli faktör olan deniz ve kara arasındaki sıcaklık farkını alır. Günlük maksimum hava sıcaklığı ve günde bir defa sabah saatlerinde ölçülen deniz suyu sıcaklığı bu filtrede kullanılır. Deniz meltemi oluşumu için, kara ve deniz arasındaki sıcaklık farkı en az 3 ° C olması gereklidir. 3 dereceden küçük değerler elenir. Beşinci filtrede ise, yüzey rüzgârındaki dönüşün 30 dereceden daha fazla olması koşulu gereklidir. 30 dereceden küçük günler elenir. Kalan günler son filtreye dâhil edilir. Son filtrede rüzgâr yönündeki ani değişimin olduğu saati takip eden 5 saat önemli bir değişiklik olmaması gerekçesini vardır. En büyük rüzgâr yön değişimi bulunur ve onu takip eden 5 saatin yön ortalaması alınır. Bu iki değerin oranı ile elde edilen değerin 3.5 dan büyük olması koşulunu içerir. Borne vd., (1998) tarafından İsveç bölgesi için yapılan çalışmada bu oran 6 olarak alınmıştır. Ancak bu çalışmada yapılan ayrıntılı günlük gözlemlere göre bu oran 3.5 olarak kabul edilmiştir. Bu 6 filtreden geçen günler, tüm ekstrem değerler ve sinoptik etkilerden arındırıldığı için deniz meltemi günleri olarak kabul edilmiştir. Filtre metodunun amacı, içerdiği 6 farklı eleme yöntemi ile Türkiye'nin batı kıyısı boyunca seçilmiş istasyonlardaki deniz meltemi günlerini bulmaktadır. Ege bölgesi 3 temel bölgeye ayrılmıştır. (Enez-Ayvalık-Ayvalık Feneri, İzmir-Kuşadası, Bodrum-Datça-Marmaris) Deniz melteminin meydana geldiği günlerde rüzgar alanı ve termal etkiler ayrıntılı olarak yüksek çözünürlüklü meso ölçek model WRF ile simule edilerek, model performansı değerlendirilmiştir. Vaka analizi için seçilen deniz meltemi günlerindeki rüzgar hızı WRF (Weather Research and Forecasting Model) modelinin 3kmX3km çözünürlükte simule edilerek, deniz meltemlerinin oluştuğu yer, zaman ve rüzgâr yön ve şiddeti ile ilgili duyarlılığı hesaplanmış ve gözlemler ile karşılaştırılarak belirlenmiştir. Bu çalışmadaki simülasyonlar, 2015 yılı için haftalık olarak gerçekleştirilmiştir. Seçilen bölge ve gün için sıcaklık ve rüzgârın alansal dağılımı 3 er saatlik periyotlar içindeki değişimi irdelenmiştir. WRF modelinin başarımı gözlem değerleri ile karşılaştırılarak yorumlanmış ve WRF sıcaklık ve rüzgar model sonuçlarının doğruluk analizi MBE ve RMSE istatistiksel yöntemler ile hesaplanmıştır. Son olarak çalışmada kullanılan istasyonlarda Rüzgâr enerji potansiyeli hesapları yapılırken Haziran, Temmuz, Ağustos aylarına ait 10 m den alınmış rüzgar hız verileri kullanılmıştır. Deniz melteminin rüzgar enerji potansiyeline katkısını bulmak amacıyla filtre metodundan faydalanılmıştır. Filtre metodunda ilk üç filtre, 700 mb seviyesinde deniz meltemi koşulunu sağlamayan ekstrem günleri eler. Bu üç filtreden sonra kalan günler sinoptik sistemlerin geçiş etkilerden arındırılmış günler olarak ortaya çıkar. Deniz melteminin daha sık görüldüğü üç ayda (Haziran, Temmuz, Ağustos) seçilen bu günler için her bir saatin enerji potansiyeli hesaplanarak zaman serisi incelenmiştir. Deniz melteminin rüzgar enerji potansiyeline etkisini bulmak amacıyla filtre metodunda altıncı filtreyi geçen günler ele alınmıştır. Altıncı filtreyi geçen günler yüzey etkisi de hesaplanarak seçilmiş deniz meltemi günleridir. Deniz meltemi günleri için rüzgar potansiyeli hesaplanıp sinoptik etkilerden arındırılmış günler ile karşılaştırıldığında deniz meltemi günlerinin potansiyelinin daha yüksek olduğu görülmektedir.
Meteoroloji
Bu tez çalışmasında, Orhan Pamuk'un İstanbul: Hatıralar ve Şehir adlı yapıtının Fransızca çevirisi -Istanbul Souvenirs d'une ville (çev. Savaş Demirel, Valérie Gay-Aksoy ve Jean-François Pérouse; 2007)- çevirmen kararları açısından irdelenmiştir. Theo Hermans'ın ?Çeviri Anlatıda Çevirmenin Sesi? [The Translator's Voice in Translated Narrative] (1996: 26-48) adlı makalesi çevirinin kuramsal dayanağını oluşturmaktadır. Bu noktadan hareketle adı geçen yapıtın Fransızca çevirisinde çevirmen(ler)in nasıl ve ne derecede seslerinin çıktığı araştırılmıştır. Bu açıdan ele alındığında, tezin betimleyici çalışmasına kaynak oluşturan söz konusu çevirinin, geleneksel çeviri anlayışının tersine, çevirmen(ler)in seslerinin duyulduğu bir erek metin olarak erek kültür ve edebiyat dizgesinde yer aldığı görülmüştür.Çeviribilimde yaşanan paradigma değişikliğinin ardından, çeviri sadece dilsel bir aktarım olarak görülmemiş, dilsel boyutu da içeren kültür algısı çerçevesinde ele alınmıştır. Bu bağlamda, çevirinin kültürel boyutu çevirmenin kültürel ve ideolojik arka planını yansıtan öznelliğini de içerir hale gelmiştir. Bu öznelliğin çeviri metin üzerinde iz bırakması tartışılmazdır.Bu tezde, çeviri metin üzerine yapılan betimleyici araştırmayla çevirmen(ler)in metin üzerindeki izi araştırılmıştır. Araştırmanın sonunda, bazı kültürel öğelerin, belli bir dile ait söyleyiş özelliklerinin çeviride zorluk yarattığı ve bu zorluğun sorun olarak algılanıp çözümlenme(me)sinin çevirmen(ler)in sesini duyulur hale getirdiği saptanmıştır.
Mütercim-Tercümanlık
Çevik yazılım geliştirme, çevik yazılım geliştirme manifestosu ve arkasındaki 12 ilkede ifade edilen değer ve ilkelere dayanan bir dizi yöntem ve uygulama için kapsayıcı bir terim olarak tanımlanır. Scrum, Extreme Programming veya Özelliğe Dayalı Geliştirme gibi uygulamalar içerir. 2001 yılında bir grup yazılım geliştirme uzmanı tarafından Çevik Manifesto'nun ilan edilmesinin ardından pek çok araştırmacı çevik yazılım geliştirme konusunu incelemiş ve çeşitli yayınlar üretmiştir. Yayın sayısının artması, çevik yazılım geliştirme alanında kaydedilen ilerlemeyi bütüncül bir halde inceleme ihtiyacını doğurmuş ve araştırmacılar öncelikle ikincil ardından üçüncül çalışmalar yapmaya yönelmişlerdir. İkincil çalışmalarda mevcut birincil çalışmalar sistematik olarak analiz edilirken, üçüncül çalışmalarda ise ikincil çalışmalar sistematik olarak incelenmektedir. Öte yandan sosyal ağ analizi 1937 yılında sosyogram kavramının tanıtılmasıyla başlamıştır ve sosyal yapıları ağlar ve graf teorisi ile incelenmesi işlemidir. Sosyal ağ analizinin amacı, onları bir ağ olarak birbirine bağlayan ilişkileri haritalandırarak ve daha sonra anahtar bireyleri, ağ içindeki grupları ve / veya bireyler arasındaki ilişkileri ortaya çıkararak anlamaktır. Günümüzde bilgisayar teknolojisinin gelişmesi ve güçlü sosyal ağ analizi araçlarının ortaya çıkmasıyla beraber, sosyal ağ analizi mühendislik alanında da büyük ilgi görmektedir. Bu çalışmanın amacı 2013-2018 yılları arasında Çevik Yazılım Geliştime alanında yayınlanan Sistematik Literatür Taramalarını inceleyerek bir üçüncül çalışma ortaya koymak ve incelenen ikincil çalışmalar arasındaki ilişkileri sosyal ağ analizi yardımıyla incelemektir. Çalışma kapsamında uygulanan iki aşamalı araştırma yöntemiyle; (1) çevik yazılım geliştirme alanında yayınlanmış sistematik literatür taramaları Web of Science, Science Direct, Scopus ve IEEE akademik veri tabanlarından elde edilip, incelenmiş ve (2) incelenen yayınlar VOSviewer ve Gephi sosyal ağ analizi araçları ile görselleştirilerek alandaki araştırma, araştırmacılar, kurumlar, yayın kaynaklar ve ülkeler arasındaki ilişkiler ortaya konmuştur. Çalışma sonucunda elde edilen bulgular gelişmekte olan ülkelerin konu hakkında daha çok çalışması olması, alıntılanan yayınların ise çoğunlukla gelişmiş ülkelerden olması, beklenenin aksine yakın ülkelerin değil uzak ülkelerin daha çok iş birliği içinde olması, çıkarılan yayın sayısı ile alıntılanmanın doğru orantılı olmadığı şeklinde özetlenebilir.
Bilgisayar Mühendisliği Bilimleri-Bilgisayar ve Kontrol
Kaya Kekliği (A. Graeca) ve Sülünlerde (P. Colchicus) Kanat Kemikleri (Ossea Alae) Üzerinde Karşılaştırmalı Makroanatomik Araştırmalar Bu çalışmanın amacı, kaya keklikleri (A. graeca) ve sülünlerde (P. colchicus), kanat kemiklerini (ossa alae) oluşturan humerus, radius, ulna, ossa carpi, carpometacarpus ve ossa digitorum manus'un makro anotomisini belirlemek ve aralarındaki farkları karşılaştırmaktır. Bu araştırmada 10'ar haftalık 10 adet kaya kekliği ile 10 adet sülün kullanıldı. Kemikler üzerinde uzunluk ölçüleri değerleri ile belirli anatomik oluşumlar belirlendi. Humerus her iki türde pneumatic yapıdaydı. Diğer kemiklerde bu durum gözlenemedi. Kekliklerin tüm kemik uzunluk ölçüleri daima sülünlerden daha küçüktü. Ayrıca bu ikisi arasında bazı küçük anatomik farklılıklarda tespit edildi. Humerus'un proximali düzeyinde impressio coracobrachialis ve fossa penumotricipitalis oluşumları keklikte daha derin bir yapı olarak gözlendi. Sülün ve kekliklerin hepsinde humerus'un corpusunda birer adet belirgin for. nutricium gözlendi. Sadece sülünlerin ulna' sının corpusunda birer adet zayıf for. nutricium'lar tespit edildi. Tüm türlerde ulna radius'tan daha kaim ve uzundu. Ulna ve radius'un her birinin uzunluğu tüm türlerde humerus'tan kısaydı.Sülünlerin tümünde radius kekliklere nazaran daha belirgin dış kavise sahipti. Buna karşı ulna'nın dışa doğru olan eğimi kekliklerde daha belirgindi. Farklı olarak sülünlerin os carpi radiale'si düzensiz bir dörtgen veya papyon şeklindeydi. Os metacarpale majus'un proximalinde lokalize olan proc. intermetacarpalis os metacarpale minus'a çıkıntı tarzında uzanarak küçük bir aralık oluşturdu. Bu aralık yapısı tüm kekliklerde sülünlere nazaran daha fazlaydı. Sülün ve kekliklerin tümünde 1. parmak bir phalanx'tan, 2. parmağın iki phalanx'tan, 3. parmağın ise bir adet phalanx'tan oluştuğu belirlendi. Sonuçta keklik ve sülünlerin kanat kemikleri diğer kuş türleriyle karşılaştırıldığında belirgin farklılık gösterdiği gözlendi. Bunun yanında keklik ve sülünler arasında bazı makroanatomik farklılıkların olduğu gözlendi. Ayrıca bu türlerin kendi aralarında da bir takım küçük anatomik farklılıklar belirlendi.
Morfoloji
Bu tez çalışmasının temel amacı, tüm endüstrilere kaldıraç etkisi yaratarak ekonomik kalkınmada kilit rol oynayan bilişim sektöründe finansal performansa dayalı etkinlik ölçümü ve değerlendirmesinin yapılmasıdır. Bu amaç doğrultusunda çalışmanın kapsamını BİST bilişim endeksinde yer alan şirketler oluşturmaktadır. Söz konusu etkinlik ölçümü ve değerlendirilmesinde Veri Zarflama Analizi, Pencere Analizi ve Malmquist TFV Endeksi yöntemlerinden yararlanılmıştır. Analiz için en uygun girdi-çıktı kümesi belirlenirken işletme performanslarının değerlendirilmesinde genel kabul görmüş finansal oranların seçilmesine dikkat edilmiştir. Bu doğrultuda girdi kümesi değişkenlerini Cari Oran, Ortalama Tahsil Süresi, Stok Devir Hızı oluştururken; çıktı kümesi değişkenlerini ise Özsermaye Karlılığı (ROE) ve Aktif Karlılık Oranı (ROA) oluşturmaktadır. Bu oranlar bilgi teknolojileri ve hizmetleri sektöründe global bir kuruluş olan Bureau van Dijk'in Orbis veritabanından elde edilmiştir. Analizler için EMS(Efficiency Measurement System) v1.3 ve DEAP v2.1 paket programları kullanılmıştır. Bu çalışmada uygulanan etkinlik ölçümüyle söz konusu şirketlerin zaman içerisindeki performans trendinin ortaya konulması, etkinlik düzeylerinin yıllar itibariyle değişiminin gözlenebilmesi ve etkin olmayan şirketlerin etkin konuma gelebilmeleri için gerekli önerilerin sunulmasının sektörel açıdan yol gösterici bir araç olabileceği düşünülmektedir. Dolayısıyla Türkiye'nin bilişim sektörü etkinliğindeki konumunda olumlu bir gelişme kaydedebileceği umulmaktadır.
İstatistik
Bu tez çalışmasında farklı üniversitelerdeki iki dilli ve tek dilli öğrencilerin çeviri edinci geliştirme alışkanlıkları incelenmiştir. Çalışmada veri toplama amacıyla nitel araştırma yöntemlerinden yapılandırılmış, açık uçlu görüşmeler, tanıtım formları kullanılmış ve çeviri uygulamaları yaptırılmıştır. Çalışmada farklı şehirlerdeki üniversite öğrencilerinin öğrenme süreçlerindeki öğrenme alışkanlığı geliştirme etkenleri incelenmiştir. Böylelikle farklı üniversite öğrencileri açısından temel etkenler belirlenmiş ve karşılaştırılmıştır. Bu temel etkenlerin çeviri eğitimi programlarındaki öğrencilerin çeviri edinçlerinin gelişmesine ne derece etki ettiği incelenmiştir. Bu karşılaştırma sonucunda kültür edinci, dil edinci ve uygulamalı ders oranları hesaplanarak üniversitelerarası benzerlikler ve farklar ortaya çıkarılmıştır. Çeviri eğitimi, müfredatlarının, teknik şartların, öğretim elemanlarının yeterli şekilde sağlanmasının yanı sıra, öğrencilerin sosyokültürel alt yapılarına ve buna paralel olarak bireysel öğrenme alışkanlıklarına göre gerçekleşecek bir olgudur. Öğrenciler gerek dil, gerekse kültür bilgileri ve yeterlilikleri açısından farklı birikimlere sahiptir. Bu farklılığın çeviri edinci oluşturmada etkisinin olup olmadığı çalışma kapsamında ele alınmıştır.
Mütercim-Tercümanlık
ÖZETKayıt Dışı İstihdamın Önlenmesi Yönünden Sosyal Güvenlik ReformuSosyal güvenlik çağdaş toplumların vazgeçilmez bir unsurudur. Sosyal güvenlik toplumu oluşturan bireylerin karşılaşabilecekleri sosyo-ekonomik risklere karşı çalışıp kazanç sağlayabildikleri dönemde prim ödeyerek kendilerini önceden güvence altına almalarına dayanan bir sistemdir. Toplumsal barışın sağlanmasında ve yoksulluğun önlenmesinde sosyal güvenliğin önemli bir rolü bulunmaktadır. Toplumda düşük gelir düzeyindeki ve işsiz fertler daha çabuk suç işlemeye yönelebilmektedir. Gelir kaybı ve işsizlik gibi riskler karşısında ise sosyal güvenliğin koruyucu rolü ön plana çıkmaktadır.Bu rolün sağlıklı bir şekilde yerine getirebilmesi ancak sosyal güvenliğin toplumu oluşturan tüm kesimlere yaygınlaştırılabilmesiyle mümkün olabilecektir. Bazı kesimlerin bu güvenceden yoksun kalması toplumsal huzuru ve barışı da olumsuz yönde etkileyecektir. Sosyal güvenliğin yaygınlaştırılması ve kayıt dışı istihdam sorunun çözümü konusu da bu nedenle oldukça önemlidir.Yeni sosyal güvenlik reformunda Türkiyede'ki kayıt dışı istihdam sorununun çözümü hususunda bazı tedbirler alınmıştır. Kamu kurum ve kuruluşları ve bankalar tarafından kayıt dışı çalışanlar konusunda bilgi verilmesinin sağlanması, kayıt dışı çalıştırılanlar için ihbar hattının oluşturulması bu tedbirlerden bazılarıdır. Reformun yürürlüğü girmesinden sonra geçen kısa süreçte alınan bu ve benzeri tedbirler sorunun çözümüne belirli bir ivme kazandırmıştır. Ancak kayıt dışı istihdam sorununun toplumun tüm kesimlerinin ortaya koyacağı topyekûn bir iradeyle çözülebileceği de bir gerçektir.
Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri
Kalça implantlarının tasarımında en iyiyi bulma ve mekanik özelliklerin araştırılması ile ilgili yapılan bu çalışmada öncelikle literatür taraması yapılmıştır. Kalça protezi ile ilgili yapılan çalışmalar, tasarımda optimizasyon çalışmaları, kalça protezinde kullanılan biyomalzemeler, kalça biyomekaniği ve kalça anatomisi incelenmiştir. Yaygın kullanıma sahip iki farklı tasarım geometrisi seçilmiştir ve SOLIDWORKS 3D CAD programı kullanılarak modellenmiştir. Modellenen kalça protezine en uygun malzeme Ti-6Al-4V alaşımı olarak belirlenmiştir. Bu malzeme kalça implantı malzemesi olarak kullanılmıştır. Hasta ağırlığına ve kalça biyomekaniğine bağlı olarak kalça eklemine uygulanan kuvvet belirlenmiştir. ANSYS programı aracılığıyla kalça implantlarının analizi yapılmıştır. K1 implantının tasarımında yapılan kanal yapılarının varlığı, implant sapında kalınlık artışı ve femur boynunda rib yapısı gibi iyileştirmelerin, implantın mekanik dayanımı ve yük taşıma kapasitesinde belirgin bir artış sağladığı görülmüştür. Elde edilen bu sonuçlara göre, K1 modelinin mekanik özelliklerinin K2 modeline göre daha başarılı olduğu sonucuna varılmıştır.
Biyoteknoloji
Matbaacılıkta yaygın olarak tipo, flekso, ofset, tifdruk, serigrafi ve dijital baskı sistemleri olmak üzere altı temel baskı sistemi kullanılmaktadır. Bütün baskı sistemlerinin çalışma prensipleri, baskı öncesi, baskı ve baskı sonrası üretim aşamaları farklıdır. Tipo, flekso, ofset, tifdruk ve serigrafi geleneksel baskı sistemleri olup, bu baskı sistemleri ile basılmak istenen görüntülerin baskı altı malzemesinden önce bir baskı kalıbına aktarılmaları gerekmektedir. Baskı makinelerinin özelliklerine bağlı olarak, baskı kalıbındaki görüntüler direkt olarak baskı altı malzemesine veya öncesinde bir baskı kauçuğuna aktarılabilmektedir. Bu nedenle baskı sistemleri direkt veya endirekt olarak da sınıflandırılmaktadır. Dijital baskı sistemlerinde de görüntüler baskı altı malzemesine direkt ve endirekt şekillerde aktarılabilmektedir; fakat bu baskı sistemlerinde baskı kalıbı kullanımına ihtiyaç yoktur. Bu çalışmada geleneksel baskı sistemleri olan tipo, flekso, ofset, tifdruk ve serigrafi baskı sistemleri ile dijital baskı sistemlerinden matbaacılıkta yaygın olarak kullanılan elektrofotografik ve mürekkep püskürtmeli (Inkjet) baskı sistemlerinin çalışma prensipleri, baskı kalıplarının hazırlık aşamaları, baskı mürekkepleri, baskı altı malzemeleri ve uygulama alanları araştırılmıştır. Her bir baskı sisteminin ayırıcı özellikleri açıklanmış ve hangi mamullerin, hangi baskı yöntemi ile en uygun şartlarda ve yüksek kalitede basılacağı belirlenmiştir.
Matbaacılık
Kanser kök hücre teorisine göre, tümörü oluşturan neoplastik hücreler kendi ken-dini yenileyebilen kök hücrelerden köken alır. Kanser kök hücre belirteçlerinden CD44, en eski ve en iyi bilinenidir. Lgr5, ise gastrointestinal sistemde yeni tanım-lanmıştır. Amacımız; mide adenokarsinomlarında kök hücrelerin, dağılımını, kli-nikopatolojik değişkenlerle ilişkisini, sağkalım üzerine etkisini incelemek ve karsi-nogenez sürecindeki rolünü araştırmaktır. Çalışma kapsamına MÜTF Pendik EAH'de 2012 ve 2013 yıllarında adeno-karsinom tanısı almış 153 gastrektomi olgusu alınmıştır. İncelenen klinikopatolo-jik parametreler; yaş, cinsiyet, tümör lokalizasyonu, histolojik tip, derece, evre, lenfovasküler/perinöral invazyon ve stromal yanıt'tır. Olgulara uygulanan CD44, ALDH-1 ve Lgr5 immunohistokimyası tümör ve tümör çevresi dokularda değer-lendirilmiştir. CD44; intestinal fenotip, lenfovasküler invazyon ve stromal yanıt; ALDH-1 proksimal yerleşim, düşük derece ve perinodal invazyon; Lgr5 ise düşük derece, düşük evre ve artmış sağkalım ile ilişkili bulunmuştur. Karsinogenez sürecinde Lgr5'in boyanma şiddetinde artış gözlenmiştir. Çalışmamızda, her üç belirtecin birbirinden farklı kök hücre gruplarını be-lirlediği saptanmıştır. CD44'ün kötü prognostik değişkenler ile ilişkisi; işaret ettiği hücrelerin kanser kök hücresi olabileceğini ve tedaviyi yönlendirebileceğini ortaya koymaktadır. ALDH-1 pozitifliğinin proksimal mide tümörlerinde görülmesi, bu işaretçinin ayrı bir kanser kök hücre popülasyonunu temsil ediyor olabileceğini düşündürmüştür. Karsinogenez sürecinde, Lgr5 boyanma şiddetinin giderek artışı, pozitif boyanan hücrelerin bazalden luminal yüzeye doğru yer değiştirmesi, kanser dokularındaki Lgr5 immunekspresyonun özellikle düşük evre, düşük derece olgularda görülmesi ve artmış sağkalımla ilişkisi; Lgr5'in kanser kök hücresinden çok normal doku kök hücresini işaret edebileceğini göstermiştir.
Patoloji
Nigde Öküzgönü Tepe yöresi düsük tenörlü oksitli çinko cevherinden, çinko kazanımına yönelik,çinkonun hidrometalurjik yöntemlerle kazanılması bu tezin amacını olusturmaktadır.Yapılan mineralojik analizler sonucu cevherde; çinko alüminyum, kadmiyum, bakır,mangan, nikel ve bunun yanı sıra nabit olarak arsenik ve kursun elementlerinin varlıgı tespitedilmistir.Çinkonun çözeltiye alınması H2SO4 kullanılarak dogrudan asidik çözündürme seklindeyapılmıstır. Dogrudan asidik çözündürme deneylerinde; liç süresi, liç sıcaklıgı, asit derisimi,katı/sıvı oranı, karıstırma hızı, cevher tane iriliginin çinko çözünme verimine etkisi incelenmistir.En uygun çözündürme kosulları; 75 g/l asit konsantrasyonu 60 dakika çözündürme süresi,80 °C çözündürme sıcaklıgı, 1/10 katı/sıvı oranı, cevher tane iriligi % 80'i -60 mikron olarakbulunmustur. Bu kosullarda, % 88.49 Zn, % 24.58 Fe, % 8.16 Mn, % 80 Ni, % 41.58 As ve% 68.16 Al çözünme verimlerine ulasılmıstır.Liç çözeltisinden seçimli olarak çinko kazanılmasında, Cyanex-272 ve DEHPAorganiklerine liç çözeltisinde bulunan elementlerin pH'larına baglı olarak yükleme izotermleriarastırılmıstır. Denge izotermlerinden elde edilen sonuçlara göre, liç çözeltisinde bulunan demirmiktarının 1 mg/l altına (0.80 mg/l'ye) düsürülmüstür. Optimum liç kosullarında hazırlanan vedemiri uzaklastırılmıs çözeltiye akım seması getirilmis ve sonuçlar ortaya konmustur.
Maden Mühendisliği ve Madencilik