text
stringlengths
21
17k
label
stringclasses
187 values
Sağlık sektöründe performans değerlendirme, sağlık işletmelerinin daha başarılı olabilmesi, rekabetlere daha iyi cevap verebilmesi ve ayakta kalabilmesi, vatandaşların sağlık beklentilerini ve ihtiyaçlarını daha iyi karşılayabilmesi, işletme faaliyetlerinin süreçlerini ve sonuçlarını daha iyi geliştirebilmeleri gibi faktörler açısından oldukça önemlidir. Aile hekimliği sisteminin Türkiye'de yeni bir sistem olması ve bu sistemle ilgili sınırlı sayıda performans değerlendirme çalışmasının olması bu çalışmanın ele alınmasında motivasyonel etki oluşturmuştur. Bu çalışmada, aile sağlığı merkezleri (ASM), performans değerlendirmenin bir boyutu olan etkinlik boyutu üzerinden değerlendirilerek; ASM'lerin etkinlik skorlarının bulunması, ASM'lerin etkin veya etkinsiz olmalarına yol açan girdi kullanımlarının belirlenmesi ve etkinsiz olan ASM'lerin etkin olabilmesi için iyileştirme yapmaları gereken potansiyel iyileştirme alanlarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla iki yaklaşım kullanılarak etkinlikler değerlendirilmiştir. Birinci yaklaşımda 2015 yılında Türkiye genelinde hizmet eden toplam 6.902 ASM karar verme birimi olarak alınmış ve Sağlık Bakanlığı tarafından belirlenen gruplara ayrılarak analiz edilmiştir. Bu yaklaşımda dört girdi ve sekiz çıktı değişkeni kullanılmıştır. İkinci yaklaşımda ise birinci yaklaşımda kullanılan girdi değişkenlerine finansal girdiler eklenmiş ve dokuz girdi ve sekiz çıktı değişkeni yardımıyla 81 ilin aile hekimliği hizmetleri açısından etkinlik performansları değerlendirilmiştir. Yöntem olarak Charnes, Cooper ve Rhodes (CCR) tarafından geliştirilen veri zarflama analizi kullanılmıştır. Her iki yaklaşımda girdi yönelimli modeller kurgulanmıştır. Elde edilen bulgulara göre ASM gruplarının ortalama etkinlik değerleri %53,00 ile %71,80 arasında bulunmuş ve etkinlik skorlarının gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gösterdiği tespit edilmiştir. Ayrıca gruplar içerisindeki birim sayısı arttıkça ortalama etkinlik skorunun azaldığı gözlenmiştir. Aile hekimliğine kayıtlı kişi sayıları, aile hekimliği birim sayısı ve aile hekimi sayısı değişkenleri ASM düzeyinde yapılan analizde, birimlerin etkin veya etkinsiz çıkmalarındaki temel değişkenler olarak bulunmuştur. İl düzeyinde yapılan analizde ise illerin ortalama etkinlik skoru %91,66 olarak belirlenmiş ve 31 ilin etkin, 50 ilin ise etkinsiz olarak çalıştığı tespit edilmiştir. Çalışmanın son kısmında ASM'lerin ve illerin etkinliklerini artırmak amacıyla odaklanmaları gereken alanlara yönelik öneriler sıralanmıştır.
Sağlık Kurumları Yönetimi
Son yıllarda hayatın erken dönemindeki beslenme şeklinin prematür bebeklerin büyümesi ve psikomotor gelişimi üzerine etkisi üzerine yoğun çalışmalar yapılmaktadır. Çalışmamızda, hayatın erken dönemindeki beslenme şeklinin sağlıklı prematür bebeklerde yaşamın ilk 24 ayında antropometrik ölçümler ve psikomotor gelişim üzerindeki etkisini prospektif olarak karşılaştırmayı amaçladık. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Sosyal Sigortalar Kurumu Başkanlığı Sağlık İşleri Genel Müdürlüğü Ankara Doğumevi ve Kadın Hastalıkları Eğitim Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde Kasım 2000-Nisan 2001 tarihleri arasında doğan, gebelik yaşı 37 haftadan küçük olan 60 sağlıklı prematür bebek çalışmaya alındı. Ailelerin tercihi doğrultusunda prematür maması ve anne sütü ile beslenen iki grup oluşturuldu ve ilk 6 ay boyunca bebeklerin 30'u anne sütü, 30'u prematür maması ile beslendi. 6. aydan sonra her iki gruba da ek gıdalar başlandı. Bebeklerin ilk 24 saat içinde doğum ağırlığı, boyu, baş çevresi ölçülüp kaydedildi. 3, 6, 12, 18, 24. aylarda yapılan kontrollerde bebeklerin genel fizik muayeneleri ve nörolojik muayeneleri yapıldı, vücut ağırlığı, vücut boyu, baş çevresi ölçüldü, düzeltilmiş yaşları hesaplanarak Denver II Gelişimsel Tarama Testi uygulandı. Çalışmamızda, anne sütü ve mama ile beslenen prematür bebeklerin ilk 24 aylık zaman içindeki ağırlık ve boy artışı değişiminin farklı, ancak baş çevresi artışının benzer olduğu bulundu. İlk 3 ayda ağırlık ve boy artışının anne sütü ile beslenen bebeklerde, 3-24 ay arasında ise mama ile beslenen bebeklerde daha fazla olduğu görüldü. Bebeklerin ilk 6 ayda baş çevresi değerleri iki grupta benzer olarak bulunurken, 6-24 ay arasında mama ile beslenen bebeklerde daha yüksek olduğu saptandı. Anne sütü alma sürelerine göre karşılaştırıldığında ise bebeklerin 12-24 ay arasında ağırlık, boy ve baş çevresi değerlerinin farklı olmadığı görüldü. Ayrıca anne sütü ile beslenen bebeklerin hepsinin 3, 6, 12, 18 ve 24. aylardaki DGTT sonuçları normal bulundu. Mama ile beslenen grupta DGTT 3 ve 6. aylarda bebeklerin hepsinde normal iken, 12. ayda 1 bebekte (%3,3) anormal, 1 bebekte (%3,3) şüpheli; 18. ayda 1 bebekte (%3,3) anormal, 2 bebekte (%6,7) şüpheli; 24. ayda ise 1 bebekte (%3,3) şüpheli olarak değerlendirildi. Sonuçta DGTT ile anne sütü ve mama ile beslenen prematür bebeklerin 24 aylık gelişim sürecinde motor, dil ve kişisel-sosyal gelişim basamakları açısından fark bulunamadı. Bu sonuçların ışığında büyüme göz önüne alındığında; prematür anne sütünün prematür bebeklerin beslenmesinde ilk 3 ay tek başına yeterli olduğu görülmektedir. Anne sütünün; immünolojik, barsak motilitesini düzenleyici, iyi tolere edilebilir özelliklerinden dolayı prematür bebekler dahil ilk 6 ay boyunca tüm bebeklerin anne sütü ile beslenmesi daha uygun olacaktır ve anne sütü yetersiz prematür bebeklere bile öncelikle anne sütü başlayıp, gastrik boşalma normale döndükten ve kilo alımı başladıktan sonra prematür mamalarının başlanması gereklidir. Anne sütü ile beslenen bebeklerde antropometrik ölçümlerde gerileme başladığı dönemde bunu açıklayacak bir sağlık sorunu yoksa bebeklere ek gıda veya mama verilmesi uygun olcaktır. İlk 24 aylık izlem süresince psikomotor gelişim açısından iki grup arasında fark bulunmaması, prematür mamalarının psikomotor gelişim açısından anne sütüne üstünlüklerinin olmadığını gösterir. Anne sütüyle beslenme kendi içinde anne–çocuk ilişkisini ve çocuğun uyarılmasını geliştirir ve prematür bebeğin psikomotor gelişiminin önemli ve hassas döneminde en iyi beslenmeyi sağlar. Mamayla beslenmenin ekonomiye getirdiği yük ve sosyokültürel gerilikten kaynaklanan olumsuz faktörler göz önüne alındığında anne sütünün ucuz, temiz, kolay ulaşılabilir ve immünolojik yönden bebeği destekleyici olması ön plana çıkmaktadır. Sonuç olarak büyüme ve gelişmenin, dolayısı ile beslenmenin takibi büyümenin ve beyin gelişiminin diğer dönemlere göre daha hızlı olduğu yenidoğan döneminde ve özelliklede prematür bebeklerde önem taşır ve anne sütü üstün besleyici ve immünolojik özelliklerinden dolayı bebek beslenmesinin en temel kaynağı olarak kabul edilmelidir.
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları
XXI yüzyıl Rus edebiyatının önde gelen önemli kadın yazarlarından biri olan Dina Rubina, Özbekistan'ın Taşkent şehrinde doğmuştur. Uzun yıllar Rusya'da yaşayan ve sonra İsrail'de yaşamını devam ettiren yazar sadece bu ülkelerin sosyo-kültürel, siyasi, iktisadi, günlük yaşamlarını ve özelliklerini değil, aynı zamanda seyahat ettiği ülkelerdeki izlenimlerini de iyi bir edebi malzeme olarak kullanmasını bilmiştir. Eserlerinde söz konusu halkların kültürel unsurlarını da yansıttığı görülmektedir. Örneğin; bu halkların konuştukları dilleri de eserlerinde yer yer kullandığı görülmektedir. Bu yüzden Dina Rubina'nın edebi sanatının zengin, bir o kadar da çeşitli ve kültürel özelliklere sahip olduğu söylenebilir. D. Rubina eserlerinde kimlik, birey, toplum, toplum psikolojisi, zaman ve olay örgüsü gibi unsurları ve rengârenk motifleri kullanarak sanatında zenginlik dokusu oluşturmaktadır. Yazar tarafından en çok tercih edilen motiflerin başında, folklorik ve mitolojik motiflerin geldiği görülmektedir. Rubina'nın eserlerinde fal, büyü, rüya, kehanet gibi mitolojik motiflerin yanı sıra masal, efsane, destan, halk inanışları gibi folklorik unsurları da özenle kullanıldığı görülmektedir. Farklı toplumlara ait zengin kültürel birikime sahip olan yazar, eserlerinde bu motifleri kaynak olarak kullanmıştır. Bu da yetkin bir yazar olmasından kaynaklanmaktadır. Yazarın modern tarzda yazılan romanlarında bu tür öğelerin bulunması, romanlarının sosyo-kültürel açıdan zenginleşmesine sebep olmuştur.
Batı Dilleri ve Edebiyatı
Müze çevirileri ulusal alanyazında turizm çevirisi ve kültür çevirisi bağlamlarında ele alınmaktadır. Günümüz koşulları doğrultusunda çeviri ürünü gelişerek çeşitlenmekte, sadece ve bunun sonucunda gelişen çok modlu çeviri kavramı, sosyal etkileşimi ve iletişimi yazılı ve sözlü alanlar dahil ancak bunlarla sınırlandırılmamak üzere çeşitli göstergelerin bir arada kullanılmasından doğan süreçler olarak anlam kazanmaktadır. Çok modlu çeviri kavramını ön plana çıkarması ile müze çevirilerine turizm ve kültür odaklı bakış açılarının çeviri araştırmalarında yetersiz kaldığı görülmüş ve sadece belirli bağlamlar çerçevesinde ele alınmasına sebebiyet vermesi, turizm ve kültür odaklı çeviri yaklaşımları müzelerdeki çok modlu çeviri ortamlarını açıklamada oldukça sınırlı kalmakta ve Türkiye özelinde de bu yönde çeviri pratiklerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmanın amacı müze çevirilerinin bir özel alan çevirisi olarak değerlendirilmesinin önemini çok modlu çeviriler kapsamında müze iletişiminde farklı yaklaşımların benimsendiğini vurgulayarak ortaya koymaktadır. Çalışmada alanyazın taraması ve doküman incelemesi yöntemleri kullanılmıştır. Çalışma ile ulusal alanyazında turizm çevirileri ve kültür çevirisi kategorileri altında değerlendirilmekle sınırlı kalmış müze çevirilerinin, müze iletişimindeki etkin rolleri ve işlevleri yerine getirebilmek için uluslararası alanyazında müzebilim alanına yönelik uzmanlık gerektiren bir özel alan çevirisi olarak ele alınmasının önemi ortaya konmuş ve müze izleyicilerinin müzelerle olan iletişimi ve etkileşiminde çok modlu çeviri uygulamaları incelenmiştir. Ulusal alanyazında turizm çevirisi ve kültür çevirisi bağlamında ele alınması müze çevirileri ve müze çeviri uygulamalarına dair henüz özel bir bakış olmadığının göstermektedir. Müzelerde gerçekleştirilen çok modlu çeviriler incelendiğinde farklı yorumlarının eşit derecede önemli olduğu, her çevirinin ve çeviri uygulamalarının müze uygulamalarındaki kuramsal ve profesyonel gelişime kendi özel alanına yönelik yöntemleriylekatkıda bulunabileceği anlaşılmaktadır.
Mütercim-Tercümanlık
Kan akımının değerlendirilmesinde klinik pratikte sıklıkla uygulanan Doppler ekokardiyografinin kullanıcı bağımlı olması ve kısıtlı akustik pencere nedenleriyle ek görüntüleme yöntemlerine ihtiyaç duyulabilmektedir. Faz kontrast manyetik rezonans (MR) ile hız kodlama (velocity encoding) tekniği aort ve pulmoner arterler gibi büyük damarlarda akım bilgilerini hesaplayan, non-invaziv bir görüntüleme yöntemidir. Bu çalışmada konjenital kalp hastalıkları, kapak patolojileri ve bunların cerrahi sonrası tanı ve takiplerinde hız kodlama MR görüntülemenin klinik platformdaki uygulanabilirliği, uygulama pratiği ve limitasyonlarının belirlenmesi amaçlanmıştır.Çalışmaya dahil edilen olgular; opere Fallot tetralojisi (n:13), aort koarktasyonu (n:6), gradiyent oluşturmuş hipertrofik kardiyomiyopati (n:7), biküspit aortik kapaklı aort stenozu (n:2), pulmoner atrezili Fallot tetralojisi (n:1), sol ventrikül hipoplazisi (n:1), interrupted aorta (n:1), Ebstein anomalisi (n:1), subpulmoner stenoz (n:1), PDA (n:1), mitral yetmezliğin eşlik ettiği ventriküler ?non-compaction? (n:1) idi.Çalışmaya dahil olgularda, hız kodlama MR tekniği kullanılarak, kapak hastalığı olan olgularda; yetmezlik fraksiyonu ve basınç gradiyentleri, şantlı olgularda; şant fraksiyonları, hipertrofik kardiyomiyopatili olgularda; sol ventrikül çıkış yolundaki basınç gradiyenti ve aort koarktasyonlu olgularda; basınç gradiyenti ile kollateral akım miktarları ölçüldü.Çalışmada ölçülen yetmezlik fraksiyonları için standart referans değerler olmadığından karşılaştırma yapılamazken, basınç gradiyent hesaplamaları ise belirgin türbülans oluşturan ciddi darlıklar dışında kateter anjiyografi bulguları ile tutarlılık göstermekteydi.Sonuç olarak hız kodlu MR görüntüleme; kardiyovasküler hastalıklarda akım kantifikasyonunu doğrulukla yapabilen, non-invaziv, iyonizan radyasyon içermeyen ve kontrast madde gereksinimi olmayan tekrarlanabilir bir tekniktir.
Radyoloji ve Nükleer Tıp
Giriş ve Amaç: Çinko önemli bir mikro besin maddesidir ve birçok fizyolojik fonksiyonun yanı sıra çocukların büyümesi ve gelişmesi için gereklidir. Çinko eksikliğinin spesifik klinik bulgusu olmadığından erken dönemde tanı koymak güçtür. Vücut çinko düzeyinin değerlendirilmesi için birçok yöntem kullanılmakla birlikte en çok tercih edilen yöntem serum çinko düzeyinin belirlenmesidir. Çinko vücutta birçok enzim için kofaktör olup eksikliğinde bu enzimlerin çalışması etkilenir. Özellikle vücutta metilasyon döngüsünde rol alan S- adenozil Metionin ve Betain-Hemosistein SMetiltransferaz enzimleri çinko bağımlı enzimlerdir ve homosistein, vitamin B12 ve folik asit metabolizmasında aktif rol alırlar. Metilasyon ise vücut için gerekli olan en temel biyokimyasal işlemlerden birisidir. Metil molekülü bir molekülden başka bir moleküle geçerek birbiri ile bağlantılı birçok önemli biyokimyasal işlemi aktive etmektedir. Metilasyon protein sentezi, hücre bölünmesi, merkezi sinir sisteminin gelişimi, bağışıklık sistemi gelişimi gibi vücutta çok önemli fonksiyonları vardır. Bu çalışmada çinko eksikliği olan hastalarda çinko tedavisi sonrası vitamin B12, folik asit, ferrritin ve homosistein düzeylerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kayseri Şehir Hastanesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine 2019 Eylül ve Aralık ayları arasında sık enfeksiyon geçirme, büyüme gelişme geriliği şikayetleri ile başvuran ek kronik hastalığı olmayan 53 hasta çalışmaya dahil edildi. Kronik hastalığı olan ve kronik ilaç kullanan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Çalışmaya dahil edilen çinko eksikliği olan hastaların tam kan sayımı, çinko, folat, vitamin B12, ferritin ve homosistein düzeyleri değerlendirildi. Bulgular: Bu çalışma 53 hasta içermektedir. Çalışma grubunun yüzde 50.9'u erkek, yüzde 49.1'i kızdır. Hastaların çinko, vitamin B12, folat, ferritin ve homosistein değerlerinin tedavi öncesi ve çinko tedavisi sonrası ortancaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu tespit edildi. Buna göre çinko, folat, ferritin değerleri normal sınırda olmakla beraber tedavi sonrası istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha viii yüksekti; diğer yandan vitamin B12 ve homosistein değerleri normal sınırda olmakla beraber tedavi sonrası anlamlı düzeyde daha düşüktü. Cinsiyetlere göre çinko, vitamin B12, ferritin ve homosistein ortancaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı belirlendi. Tedavi öncesi; cinsiyetlere göre folat ortancaları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı idi. Erkek çocukların folat değer ortancaları, kız çocuklarına göre anlamlı düzeyde daha yüksekti. Yaş ile çinko, vitamin B12, folat, ferritin ve homosistein değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı ve doğrusal bir ilişki bulunamadı. Tedavi sonrası, hastaların yaşı ile folat değerleri arasında anlamlı, doğrusal, ters yönlü ve orta düzeyde bir ilişki olduğu sonucuna varıldı. Başka bir ifadeyle yaş arttıkça folat değerlerinin de azaldığı söylenebilir. Sonuç: Bu çalışmada çinko eksikliği olan hastalarda tedavi sonrası vitamin B12 ve homosistein düzeylerinin tedavi öncesine göre anlamlı düzeyde daha düşük olduğu tesbit edildi. Ama bu düşüklük normal sınırlardaydı. Çinko eksikliği olan hastalarda folat ve ferritin düzeylerinin tedavi sonrası normal aralıkta fakat anlamlı olarak yüksek olduğu tesbit edildi. Çinko eksikliği vitamin B12 seviyerlerinde artışa neden olabileceği için vitamin B12 yüksek saptanan çocuklarda mutlaka etyolojide çinko eksikliğide olabileceği düşünülmeli ve homosistein metabolizmasının bozulmasına bağlı olarak da homosistein düzeylerinin yüksek saptanabileceği akılda tutulmalıdır. Çalışmamız çinko eksikliğine bağlı vitamin B12 yüksekliği konusunda yapılan ilk çalışma olup sonuçların önemini doğrulamak için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları
Bu çalışmanın amacı, Ti-6Al-4V alaşımının nitrürlenmesi, bu alaşımdan üretilecek ürünlerin dayanım, korozyon, aşınma ve özellikle implant uygulamalarında iyon salınım sorunları gibi durumlar ile karşılaşmayı en aza indirgemek, alaşımın kullanım süresini artırmak ve güvenilir olmasını sağlamak için kullanılabilecek etkin yöntemlerden biridir. Literatürde plaka şeklinde ki numuneler üzerinde, nitrür yüzeyi ile titanyum alaşım yüzeyinin karşılaştırmalarının yapılmasına yönelik yeterli çalışma bulunmaktadır. Nitrürleme işleminden sonra Ti-6Al-4V alaşımında oluşturulmuş olan nitrürlenmiş bölge ile Ti-6Al-4V alaşım arasında meydana gelen yapısal, mekanik ve biyolojik olarak gösterecekleri davranışları yapılmış olan diğer çalışmalar ışığında değerlendirilmiştir. Alaşımda nitrürlenmiş bölgenin mikroskobik analizi, nitrilmiş katmanın mikro yapısı, nitrürlenmiş tabaka ile ham bölgenin mikrosertlik derecesinin karşılaştırılması, çekme testlerinde numunelerin gösterdiği davranışın belirlenmesi ile bakteri tutunması açısından nitrürlemenin etkilerinin değerlendirilmesi bu çalışmanın esas amaçları içinde yer almaktadır.
Mühendislik Bilimleri
Matematiksel analizde yaklaşım teorisindeki önemli uygulama alanına sahip problemlerden biri, fonksiyonlara yakınsayan ve aynı geometrik özelliklere sahip polinomlardan oluşan dizilerin belirlenmesidir. Bu tip yaklaşımlara biçim koruyan yaklaşım denir. Bu tür problemler genellikle fonksiyonun konvekslik durumu, türevlenebilirlik mertebesine bağlı düzgünlük derecesi veya bir fonksiyonel denklemi sağlamasına bağlı olarak ele alınmaktadır. Bu tezde ele alınan problem üçüncü sınıfa aittir. İkinci dereceden iki değişkenli bir cebirsel denklem geometrik olarak, çember, elips, hiperbol ve parabol gibi iyi bilinen bazı şekilleri belirtir. Bu tür denklemler konik denklemler olarak bilinir. Bu çalışmada konik denklemlerin iki değişkenli Bernstein polinomları altında bir konik denkleme dönüşüp dönüşmediği, eğer dönüşüyor ise hangi konik denkleme dönüştüğü incelenmiştir. Tek indisli iki değişkenli Bernstein polinomlarının, konik denklemlerin belirlediği şekilleri koruduğu tespit edilirken, çift indisli olanların bazı özel durumlarda koruduğu gözlenmiştir.
Matematik
Bu çalışmada, gastronomi, gastronomi turizmi, Türk mutfak kültürü, turizm destinasyonları ve destinasyon çekicilik unsurları gibi kavramlar ele alınmaktadır. Çalışmanın temel amacı, dünyadaki çeşitli destinasyonlarda çekicilik unsuru olarak kullanılan gastronomi turizminin İzmir-Selçuk-Şirince Köyü için de uygulanabilirliğinin ölçülmesi ve buna bağlı olarak Şirince Köyünü ziyaret eden ziyaretçilerin Şirince Köyü ve köyün gastronomik ürünleri hakkındaki görüşlerinin belirlenebilmesidir. Çalışmanın hipotezlerinin test edilmesi amacıyla yapılan alan araştırmasında nicel araştırma yöntemi kullanılmıştır. Uygulama, Mayıs-Temmuz 2018 tarihleri arasında, turistlerin Şirince Köyü ziyaretleri sırasında gerçekleştirilmiş ve 523 kişiye ulaşılmıştır. Ancak anketlerin incelenmesi sonucu kullanılabilir anket sayısı 502 olarak belirlenmiş ve analize tabi tutulmuştur. Alan araştırmasında kullanılan anket formu iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde turistlere ait demografik özelliklerine (uyruk, cinsiyet, yaş, eğitim durumu, medeni hali, aylık gelir durumu) yönelik sorular yer almaktadır. İkinci bölümde ise çalışmanın bağımsız ve bağımlı değişkenlerine yöneliktir. Gastronomi turizminin Şirince Köyü için uygulanabilirliğini belirleyebilmek için Kınalı (2014), yüksek lisans tezindeki anket sorularından yararlanılmış ve özgün ankette bulunan sorulara bazı ilaveler yapılmış veya bazı çıkarımlara gidilmiştir. Bu araştırmanın verileri bilgisayar ortamında analiz edilmiştir. Araştırmada frekans, yüzde dağılım, ortalamalar, standart sapmalar, korelasyon, bağımsız gruplar t-testi, tek yönlü varyans ve faktör analizi kullanılmıştır. Elde edilen bulgulara göre, çalışmada yer alan ölçeklerin aritmetik ortalamalarına bakıldığında en yüksek ortalamanın bir destinasyona ait özelliklere verilen önem ve Şirince Köyünün gastronomik ürünlerinin özelliklerine ilişkin ifadeler olduğu görülmektedir. Bu sonuçlara göre, turistlerin ziyaret edilen ya da edilmesi düşünülen bir destinasyonun ve Şirince Köyü gastronomik ürünlerinin sahip olduğu özelliklerin turistler tarafından önemsendiği söylenebilmektedir.
Turizm
XVII. yüzyıl mutasavvıf şairlerinden Kuloğlu mahlaslı Şeyh Hacı İlyas (ö. 1068/1658), edebiyat tarihimizde hak ettiği ilgiyi ve şöhreti bulamamıştır. Son derece velût bir şair olan Kuloğlu'nun Bâğ-ı Behişt, Etvâr-ı Seb'a, Mevlid-i Nebî, Dîvân-ı Mesâbih, Silsile-nâme ve Dîvân-ı Hümâyûn adında toplam altı eseri bulunmaktadır. Bu çalışmada Kuloğlu'nun hayatı, eserleri, edebî ve tasavvufî şahsiyeti üzerinde durularak Dîvân-ı Hümâyûn adını verdiği ve hemen tamamı dinî-tasavvufî şiirlerden oluşan Divan'ı akademik bir çalışma ile incelenmiştir. Dîvân-ı Hümâyûn'da toplam 423 şiir bulunmakta olup bu şiirlerin 401 tanesi Türkçe, 22 tanesi de Farsça yazılmıştır. Eserin tek nüshası, Kuloğlu'nun kendi el yazısıyla kaleme aldığı ve 1045/1635 yılında tamamladığı müellif nüshası olup çalışma bu nüsha üzerinde yapılmıştır. Çalışma üç bölümden müteşekkildir. Birinci bölümde Kuloğlu'nun hayatı, edebî-tasavvufî kişiliği ve eserleri üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde eser, şekil ve muhteva bakımından incelenmiş, üçüncü bölümde ise eserin transkripsiyonlu metni verilmiştir.
Türk Dili ve Edebiyatı
ÖZET Bu çalışmada, kenarlarından ankastre olarak mesnetli katmanlı kompozit panellerin anlık basınç yükü altındaki dinamik davranışları deneysel ve teorik olarak araştırılmıştır. Anlık basınç yükü, genellikle, patlama olaylarının sonucu olarak meydana gelen çok kısa bir zaman sürecinde etkin olan bir kuvvettir. Bu basınç yükü çok kısa sürede bir pik değerine ulaşıp exponansiyel olarak azalan bir nitelik taşımaktadır. Bu tür yükler, yüksek dinamik karakterlerinden dolayı, yapılar üzerinde etkili olmakta ve hasarlara neden olabilmektedirler. Dolayısıyla, son yıllarda uçak yapılarında kullanımı giderek artan katmanlı kompozit panellerin anlık basınç yüklerine cevaplarının incelenmesi oldukça önemlidir. Teorik çalışmada, katmanlı kompozit kabuğun hareket denklemleri Love'un ince elastik kabuk teorisi çerçevesinde türetilmiştir. Geometrik nonlineerlik etkileri von Karman varsayımları ile hesaba katılmıştır. Hareket denklemleri virtüel iş prensibi kullanılarak çıkarılmıştır. Anlık basınç yükünün ifade edilmesi için Friedlander sönüm fonksiyonu, uygun değişiklikler yapılmak suretiyle, kullanılmıştır. Anlık basınç yükünü ifade eden bu fonksiyondaki parametrelerin değerleri deney bulgularından elde edilmiştir. Hareket denklemleri bir seri çözüm fonksiyonu seçilerek ve Galerkin yöntemi uygulanarak zamana bağlı nonlineer diferansiyel denklemler şeklinde elde edilmiştir. Bu denklemlerin yaklaşık çözümü için Runge- Kutta yönteminden faydalanılmıştır. Ayrıca problem sayısal bir çözüm tekniği olan sonlu elemanlar yöntemi ile çözülmüştür. Bu amaçla ANSYS sonlu elemanlar yazılımı kullanılmıştır. Deneysel çalışmalarda anlık bir basınç yükü sağlayacak detonasyon tüpü ve gerekli donanım kurulmuştur. Detonasyon olayı LPG ve oksijen karışımının bir ucu kapalı bir tüp içine gönderilerek ateşlenmesi ile gerçekleştirilmiştir. Tüpün yakıt karışımı ile doldurulması ve ateşleme olayları bilgisayar kontrollü olarak yapılmıştır. Ateşleme sonucunda tüp içinde ses üstü hızlarda ilerleyen bir basmç dalgası geliştirilmiş ve bu tüpün açık olan ağzından atmosfere yayılmıştır. Bu basınç dalgası tüpün açık ucundan belirli uzaklığa yerleştirilen kompozit panellere çarptırılmıştır. Böylece paneller üzerinde bir anlık basmç yükü etkisi oluşturulmuştur. Panellerin orta noktalarındaki birim uzama değerlerinin zaman ile değişimleri deneysel olarak elde edilmiştir. Deneysel olarak elde edilen bu değerler birim uzama-yer değiştirme denklemlerinde kullanılarak yer değiştirme-zaman grafikleri oluşturulmuştur. Yaklaşık teorik analizler için seçilen çözüm fonksiyonlarının terim sayısı arttırılarak analiz sonuçlarının belli bir değere yakınsadığı görülmüştür. Analizler düz paneller için çözüm fonksiyonlarının ilk teriminin alınmasının yeterli olmasma karşın eğrilikti paneller için daha fazla terimin alınmasının gerekli olduğunu göstermiştir. Yaklaşık teorik ve sayısal analiz sonuçlan kullanılarak panellerin orta noktalarındaki birim uzama ve yer değiştirmelerin zaman ile değişimlerini gösteren grafikler oluşturulmuştur. Deney sonuçlan ile analiz sonuçları karşılaştınlarak aralannda iyi bir uyum olduğu görülmüştür. xı
Uçak Mühendisliği
Ekonomik oluşları, hızlı bir şekilde yapılabilmeleri, kısa sürede trafiğe açılabilmeleri, kayma direnci yüksek düzgün bir yüzey sağlamaları gibi belli başlı avantajlarından dolayı Türkiye'de en çok kullanılan asfalt kaplama türudur Sıkıştırılmış granüler temel üzerine yapılan sathi kaplamalar Türkiye, Güney Afrika, Avustralya, Yeni Zelanda, İngiltere vb. gibi ülkelerde yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Özellikle Türkiye'nin 67333 km'yi bulan karayolu ağının 39333 km'lik önemli bir kısmı sathi kaplamalı yollardan oluşmaktadır. Sathi kaplamalar aynı zamanda bitümlü sıcak karışım kaplamalar için koruyucu ve iyileştirme amaçlı olarak da yaygın kullanılan bir kaplama türüdür. Sathi kaplamaların performansı, yapım öncesinde ve sonrasında, bitümlü sıcak karışımlardan farklı olarak çok sayıda faktör tarafından etkilenebilmektedir. Sathi kaplamalarda agreganın yapışma performansı yapıldığı yolun trafik hacmi, konumu, tatbik edilen agreganın nominal boyutu ve yapım yöntemi vb. faktörlerden önemli ölçüde etkilenmektedir. Bu tez çalışmasında üç tür agrega, Poli Fosforik Asit (PPA) ile modifiye edilmiş iki farklı cins bağlayıcı bitüm (B50/70, B160/220) kullanılarak agregaların dört farklı sıcaklıkta (0 oC, 80 oC , 90 oC, 100 oC, 120 oC) ısıtılması sonucu sathi kaplamalardaki adezyon performansına olan etkisi Vialit yapışma ve Nicholson soyulma deneyleri ile araştırılmıştır. Deney sonuçlarında PPA katkısı ve agregaların ısıtılmasının sathi kaplama adezyon performansına olumlu etki yaptığı gözlenmiştir.
Ulaşım
Bu tez çalışmasında insan mide ve böbrek kanserlerinde KOK türevlerinin olası rolü araştırılmıştır. Her iki kanser tanısı nedeniyle cerrahi operasyona alınan hastalardan alınan kan, tümör ve adipöz doku örneklerinde ve mide küçültme ameliyatı geçiren hastaların kan, kontrol dokusu, omentum örneklerinde KOK düzeylerinin yanı sıra idrar örneklerinde DNA ve protein makromoleküler hasar düzeyleri sırasıyla 8-OHdG, o,o'-ditirozin, klorotirozin ve nitrotirozin parametreleri aracılığı ile belirlenmiştir. KOK türevlerinin biyotransformasyonunda rol alan sitokrom P450 1A1 (CYP1A1), 3 farklı glutatyon S-transferaz (GST) izozimi, ve DNA onarımında rol alan insan 8-okzoguanin glikozilaz-1 (hOGG1) enzimini kodlayan genlerdeki varyasyonlar, proje işbirliği kapsamında Ankara Üniversitesinde analiz edilmiştir. Mide grubu verileri yapılan analizler sonucunda incelendiğinde 7 adet KOK türevi kontrol grubu kan örneklerinde daha yüksek düzeylerde saptanmışken, 3 adet KOK türevi malign tümör grubunda daha yüksek düzeyde saptanmıştır. Doku örneklerinde ise 4 adet KOK türevi kontrol dokularında daha yüksek düzeylerde saptanmışken, 13 adet KOK türevi ise malign tümör dokularında daha yüksek düzeylerde saptanmıştır. 1 adet KOK türevi kontrol grubu omentumlarında daha yüksek düzeylerde saptanmışken, malign tümör grubunda ise 6 adet KOK türevi daha yüksek düzeylerde saptanmıştır. Mide kontrol grubu kan-kontrol dokusu, kan-omentum ve kontrol dokusu-omentum KOK düzeylerinin korelasyon analizleri sonucunda toplamda 11 adet KOK türevi pozitif ve 6 adet KOK türevi ise negatif korelasyon saptanmıştır. Mide malign tümör grubu kan-malign tümör, kan-omentum ve malign tümör-omentum KOK düzeylerinin korelasyon analizleri sonucunda toplamda 16 adet KOK türevi pozitif ve 5 adet KOK türevi ise negatif korelasyon saptanmıştır. Kontrol grubu idrar örneklerinde o,oꞌ-ditirozin daha yüksek düzeyde saptanmıştır. GSTP1 ve CYP1A1 enzimlerinin kodlayan genlerdeki varyasyonun mide malign tümörü gelişiminde ve/veya oluşumunda bir risk faktörü olabileceği saptanmıştır. Dokuların CYP1A aktiviteleri arasında herhangi bir fark saptanmamasına rağmen dokuların KOK düzeyleriyle CYP1A aktiviteleri arasında korelasyonlar (kontrol dokusunda saptanan 2 adet KOK türevi ile pozitif ve malign tümör dokusunda saptanan 2 adet KOK türevi ile pozitif ve negatif değerler) saptanmıştır. Böbrek grubu verileri yapılan analizler sonucunda incelendiğinde 11 adet KOK türevi kontrol grubu kan örneklerinde hem benign hem de malign tümör gruplarına kıyasla daha yüksek düzeylerde saptanmışken, bunlara ek olarak 5 adet KOK türevi sadece malign grubuna kıyasla kontrol grubunda daha yüksek düzeylerde saptanmıştır. Benign ve malign tümör grupları kan örneklerinde saptanan ikişer adet KOK türevi düzeyleri kontrol grubuna kıyasla daha yüksek düzeylerde saptanmıştır. 4 adet KOK türevi benign doku örneklerinde çevre dokusuna kıyasla daha yüksek düzeylerde saptanmıştır. Benign çevre dokuda saptanan 2 adet KOK türevinden biri malign çevre dokuya kıyasla daha yüksek düzeylerde saptanmışken, diğeri daha düşük düzeylerde saptanmıştır. Malign dokuda saptanan 10 adet KOK türevi çevre dokusuna kıyasla daha yüksek düzeylerde saptanmışken, 2 adet KOK türevi çevre dokusunda daha yüksek düzeylerde saptanmıştır. Prerenal yağ örneklerinde saptanan 1 adet KOK türevi malign grupta daha yüksek düzeylerde iken, 2 adet KOK türevi ise benign grupta daha yüksek düzeylerde saptanmıştır. Benign grubu kan-tümör çevre doku, kan-benign, tümör çevre doku-benign ve tümör çevre doku-prerenal yağ KOK düzeylerinin korelasyon analizleri sonucunda toplamda 3 adet KOK türevine ait pozitif ve 4 adet KOK türevine ait ise negatif korelasyon değerleri saptanmıştır. Malign grubu kan-tümör çevre doku, kan-tümör, kan-prerenal yağ, tümör çevre doku-tümör, tümör çevre doku-prerenal yağ ve tümör-prerenal yağ KOK düzeylerinin korelasyon analizleri sonucunda toplamda 23 adet KOK türevine ait pozitif ve 12 adet KOK türevine ait ise negatif korelasyon değerleri saptanmıştır. Malign grubu idrar örneklerinde 8-OHdG düzeyleri kontrol grubuna kıyasla daha yüksek düzeylerde saptanmıştır. GSTT1 enzimini kodlayan genlerdeki varyasyonun böbrekte malign tümör gelişiminde ve/veya oluşumunda bir risk faktörü olabileceği saptanmıştır. Benign dokuda saptanan 1 adet KOK türevi düzeyi ile dokunun CYP1A aktiviteleri arasında pozitif korelasyon değerleri saptanmışken, 3 adet KOK türevi ile negatif korelasyon değerleri saptanmıştır. Malign tümör ve çevre dokularında saptanan toplam 9 adet KOK türevi düzeyi ile dokuların CYP1A aktiviteleri arasında pozitif korelasyon değerleri saptanmıştır.
Farmasötik Toksikoloji
Dünyanın yeniden şekillendiği 19. yüzyılın sonunda doğan Necip Asım Bey ve Bursalı Mehmet Tahir Bey "Türk kimdir?" sorusundan yola çıkarak Türk tarihi ve Türk dili için çok kıymetli çalışmalar yapmış iki âlimdir. Necip Asım Bey Osmanlı Devletinden çok daha önceki dönemlere uzanan bir süreçte Türk milletinin var olduğunu kanıtlamaya çalışırken, Bursalı Mehmet Tahir Bey ise Türklerin geçmişte bilim ve sanat alanlarında yaptıkları katkıları ortaya çıkaran çalışmalara imza atmıştır. Türk milliyetçiliği Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura gibi isimlerle özdeşleşmişken onlardan çok daha önce benzer fikirleri öne süren Necip Asım Bey ile Bursalı Mehmet Tahir Bey ise hak ettikleri ilgiyi görmemişler ve Türk kültür hayatındaki önemli yerlerine rağmen bugün adeta unutulmuşlardır. Çalışmamız aracılığıyla bu iki ilim adamının Türk milliyetçiliği fikriyatı içindeki yerini ortaya koymak; hayatlarını ve eserlerini gün yüzüne çıkarmak amaçlanmaktadır.
Biyografi
Bu tez çalışmasının amacı, Türkiye'de murabaha finansman yönteminin uygulama esaslarını Faizsiz Finans Muhasebe Standardı (FFMS) 28'e uygun olarak açıklamak, murabaha işlemine ilişkin örnek vaka ve muhasebe kayıtlarına yer vererek literatüre katkı sağlamaktır. Çalışmada, belirtilen amaç doğrultusunda birinci bölümde katılım bankacılığı açıklanmış ve katılım bankalarının fon kullandırma yöntemlerinden bahsedilmiştir. İkinci bölümde, Faizsiz Finans Muhasebe Standardı (FFMS) 28 "Murabaha ve Diğer Vadeli Satışlar" kapsamında murabaha işleminin muhasebeleştirme esasları açıklanmıştır. Üçüncü bölümde ise bireysel ve kurumsal murabaha örnekleri ile birlikte standarda uygun muhasebe kayıtlarına yer verilmiştir. Çalışma sonuç ve öneriler bölümü ile tamamlanmıştır. Çalışma sonucuna göre murabahaya konu varlığın standart düzenlemesine uygun olarak "stok" hesap olarak muhasebeleştirilmesi ve stok kontrolünün katılım bankasınca sağlanması gerektiği tespitleri yapılmıştır. Ayrıca TMS/TFRS düzenlemelerinden farklı olarak FFMS 28'e göre murabaha işlemi bir "kredi" işlemi değil, "satış vaadi" olarak muhasebeleştirilmelidir. Bununla birlikte katılım bankalarına yönelik standarda uygun bir hesap planının hazırlanması yararlı olacaktır.
Bankacılık
Bu çalışmanın amacı, gemi inşa şirketlerinin mavi ve beyaz yakalı çalışanlarının mütevazı liderlik davranışının iş tatmini ve çalışan performansı üzerindeki etkisinde psikolojik güçlendirme ve yenilikçi iş davranışının aracılık etkisini Türkiye ve ABD'yi karşılaştırarak araştırmaktır. Araştırmaya İstanbul/Tuzla'da faaliyet gösteren 3 şirketten 239 çalışan ve ABD/California'da faaliyet gösteren bir şirketten 116 çalışan katılmıştır. Araştırmada, veri toplama aracı olarak kullanılan anketlerde; mütevazı liderlik, psikolojik güçlendirme, yenilikçi iş davranışı, iş tatmini ve çalışan performansı ölçekleri kullanılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre, mütevazı liderliğin iş tatmini, çalışan performansı, yenilikçi iş davranışı, psikolojik güçlendirmeyi pozitif yönde etkilediği ve mütevazı liderlik ile iş tatmini ve çalışan performansı arasındaki ilişkide yenilikçi iş davranışı ve psikolojik güçlendirmenin bu ilişkiye aracılık ettiği bulunmuştur. Ayrıca mütevazı liderlik ile diğer değişkenler arasındaki ilişki ABD'de Türkiye'ye nazaran daha yüksek olduğu tespit edilmiştir.
İşletme
Bu çalışma Antalya ili Alanya ilçesinde bir kamu hastanesinde çalışan sağlık profesyonellerinin sağlık turizmine yönelik bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmanın bu bölümünde elde edilen bulguların yorumlanması ve konuya ilişkin diğer çalışmalarla kıyaslanması sağlanmıştır. Araştırmanın evrenini, araştırmanın yapıldığı hastanede çalışan 1500 sağlık profesyoneli oluşturmuştur. Araştırmanın örneklemini %5 anlamlılık düzeyinde, %5 örneklem hatası ile yapılan örneklem hesabı ile belirlenen 306 kişi oluşturmuştur. Araştırmanın verileri araştırmacı tarafından oluşturulan tanıtıcı bilgiler formu ve Sağlık Turizminin Gelişimine Karşı Halkın Tutum Ölçeği ile toplanmıştır. İstatistiksel analizlerde bireylerin tanıtıcı özelliklerin analizinde sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, minimum - maksimum değerleri kullanılmıştır. Katılımcıların tanımlayıcı özelliklerine göre ölçek düzeylerindeki farklılaşmaların incelenmesinde bağımsız gruplar t-testi, tek yönlü varyans analizi (Anova) ve post hoc (Tukey, LSD) analizlerinden faydalanılmıştır. Araştırmaya katılan bireylerin %44,4'ü (136),30 ve altı yaş grubunda, %52,9'u (162) kadın, %50,7'si (155) bekar, %95,4'ü (144) çekirdek aile yapısına sahiptir. Araştırmaya katılanların %69,0'ının Alanya'da yaşayanların sağlık turizmi bilgisine sahip olmadıklarını düşündükleri, %36,6'sının sağlık profesyonellerinin de sağlık turizmi bilgisine sahip olmadıklarını düşündükleri saptanmıştır. Sağlık profesyonellerinin "Sağlık Turizminin Gelişimine Karşı Halkın Tutum Ölçeği" puanları incelendiğinde ise ölçek toplam puan ortalamasının 81,59±12,30, "ülkeye katkı" ortalaması 37,63±4,62, "hizmet adaleti" ortalaması 24,29±5,66, "kaliteli hizmet alma" ortalaması 19,670±4,243 olduğu görülmüştür. Araştırma sonucunda sağlık profesyonellerinin sağlık turizmine yönelik bilgi sahibi oldukları ancak istendik düzeyde olmadığı saptanırken, sağlık turizminin gelişimine yönelik puanlarının yüksek olduğu ancak yetersiz olduğu saptanmıştır. Bu araştırmadan yola çıkarak turizm bölgesinde çalışan sağlık profesyonellerine yönelik bilgilendirmelerin kurumlar bünyesinde verilecek olan hizmet içi eğitimler kapsamında sunulması önerilmektedir.
Sağlık Eğitimi
Kardiyovasküler olayların kronobiyolojik olarak gözlendiği birçok çalışma ile ispatlanmıştır. Özellikle akut miyokart infarktüsü, ani kardiyak ölüm, aort diseksiyonu, stroke, retinal ven oklüzyonu ve derin ven trombozunun kronobiyolojik varyasyon gösterdiği saptanmıştır. Bununla birlikte pulmoner tromboemboli gelişimi üzerine meteorolojik faktörlerin etkisi birçok ülkede farklı iklim koşullarında araştırılmış ve farklı sonuçlar elde edilmiştir. Bizim çalışmamızda Dışkapı YBEAH'de PTE ön tanısı ile spiral BT çekilen ve sonucunda PTE tanısı alan hastaların verileri analiz edilmiştir. Araştırmaya alınan 541 hastanın, 234'i (%43,2) erkek, 307'si (%56,8) kadındı. Yaş ortalaması 64,74 ± 15,79 ve dağılım aralığı 18-93 arasında idi. Aylara göre PTE görülme sıklığı değerlendirildiğinde; yapmış olduğumuz çalışmada en fazla hastanın şubat (n=77), ocak (n=60) ve aralık (n=60) aylarında olduğu saptandı. PTE hastalarının mortalite oranlarını değerlendirdiğimizde; ekim (n=6) ayında PTE'den ölüm oranında bir artış olduğunu saptadık. Prognoza etki eden diğer faktörlere bakıldığında risk sınıflamalarının, MPV ve RDW'nin istatistiksel olarak anlamlı etkileri olduğu sonucuna vardık. Sonuç olarak; PTE gelişiminin mevsimlere ve aylara göre farklılık gösterdiği, prognoz üzerine düşük barometrik basıncın, risk belirteçlerinin, MPV ve RDW gibi biyokimyasal belirteçlerin etkisi olduğu saptandı.
Acil Tıp
Gelişen teknoloji ile birlikte hayatımıza giren prefabrikasyon, yapı üretim sürecini olumlu yönde etkilemiş; yapı kabuğunun daha hızlı inşa edilmesini sağlayarak şantiye alanında geçen süreyi kısaltmıştır. Strüktürü tamamlanmış bir yapının fiziksel çevre koşullarından en az etkilenmesini sağlayacak şekilde kapatılmasını ve dış cephe performansının arttırılmasını sağlayan hazır cephe panelleri de bu süreçte geliştirilmiş olan prefabrike ürünlerdir. Birçok farklı malzemeden yapı elemanına bağlantısı sağlanabilen ve kendisi de çeşitli malzeme ve bileşenlerden oluşturulabilen paneller; tasarımcıya esnek imkanlar sunmuş, enerji verimliliği gibi birçok ihtiyacı da aynı anda sağlayabilmiştir. Bu çalışma kapsamında, malzeme esaslı bir sınıflandırma oluşturularak; beton, ahşap, metal, cam, pişmiş toprak esaslı ve kompozit hazır cephe panellerinin tasarım kurgu özellikleri, boyut standartları, tasarım, üretim, depolana, nakliye ve montaj detayları, sürdürülebirliği ve avantajları incelenmiş; farklı malzemelerden üretilmiş 71 adet hazır cephe paneli içeren 61 yapı örneği analiz edilmiştir. Çalışmanın amacı, farklı malzemelerden üretilmiş farklı tasarım kurgusuna sahip hazır cephe panellerinin performansını karşılaştırmak ve hazır cephe panelleri hakkındaki literatürde var olan boşluğu doldurmaktır. Çalışma kapsamında elde edilen bulgu ve irdelemeler doğrultusunda; hazır cephe panellerinin günümüzde sıklıkla kullanıldığı, her türlü taşıyıcı sistem türüne ve malzemesine, uygun ankraj elemanları vasıtası ile bağlanabildiği, binayı oluşturan bir yapı elemanından çok, cephe performansını arttırıcı bir yalıtım elemanı olarak tercih edildiği; özellikle ahşap malzemenin, hazır cephe performansına diğer malzemelere oranla daha büyük katkı sağladığı sonuçlarına varılmıştır.
Mimarlık
Bu tez çalışmasında ki amaç zeytinyağı üretimi atıklarının doğal boyarmadde olarak kullanılması sonucunda karasu ve pirinadan kaynaklı çevre kirliliğini azaltmak, günümüzde kullanılan ve çevre kirliliği yaratan sentetik boyaların kullanımını azaltarak bunların yerine yeniden doğal boyaların kullanımını arttırmaktır. Uluslararası Zeytin Konseyinin verilerine göre 2014/2015 yılı zeytinyağı üretiminde ülkemiz dünya beşincisi olarak yer almaktadır. Ülkemizde yer alan zeytinyağı işletmeleri genellikle küçük işletmeler olmakla beraber üretim sonrası açığa çıkan katı ürünleri (pirina) yakıt olarak değerlendirebilmekte, sıvı atıkları (zeytin karasuyu) değerlendirilememektedir. Zeytinyağı üretim atıklarının miktarının fazla olması ve meydana getirdiği organik kirlilik için önemli bir sorun oluşturmaktadır. Doğal kaynaklarda birden fazla boyarmadde bulunmaktadır ve farklı kimyasal yapılarda (flavonoid, antrakinon v.b.) olabilmektedir. Boyama sırasında boyama banyosunda bulunan boyarmaddeler pH, sıcaklık, mordan tipi ve mordanlama yöntemine göre difüzyon ve/veya fiksaj sırasında farklı davranış gösterebilmektedir. Farklı tipteki boyarmaddelerin farklı miktarda life bağlanması renk tonunda değişikliklere neden olabilmektedir. Tez çalışması kapsamında yün ve poliamid kumaşların zeytinyağı üretimi atık suyu ile boyanması üzerine çalışılmıştır. Mordan maddesi olarak demir(II)sülfat, şap, tannik asit ve tartarik asit kullanılmıştır. Yün kumaş ön mordanlama yöntemine göre, poliamid 6.6 kumaş ise hem ön mordanlama hem de birlikte mordanlama yöntemine göre çeşitli konsantrasyonlarda mordanlanmıştır. Ön mordanlama yönteminde farklı mordan süreleri üzerine çalışılmıştır. Kumaşlar daha sonra 1:20 flotte oranında zeytinyağı üretimi atık suyu ile boyanmıştır. Kullanılan karasuyun ve boyanan kumaşların HPLC analizleri yapılmış, içerdikleri organik bileşenler tespit edilmiştir. Boyanan kumaşların kolorimetrik renk değerlendirilmesi yapılmış, yıkama, yaş/kuru sürtme, asidik/bazik ter, ışıkve su damlasına karşı renk haslığı testleri uygulanmıştır. Bu çalışmada zeytinyağı üretimi atığı karasuyun doğal boyarmadde olarak tekstilde kullanımı ve karasuda bulunan boyarmaddelerin davranışı incelenmiştir.
Tekstil ve Tekstil Mühendisliği
Türkiye'de 1960'lı ve 1970'li yıllarda sinemaya gitme deneyimlerine ve bu deneyimlerin bugün nasıl hatırlandığına odaklanan bu çalışmada, sinemaya gitmenin toplumsal ve kültürel bir etkinlik olduğu vurgulanmaktadır. Yeni sinema tarihi yaklaşımı, Annette Kuhn'un sinema belleğini bir metin olarak ele alışı ve sözlü tarihin sessiz kalan/bırakılan topluluklara ses veren bakış açısı bu çalışma için yol gösterici olmuştur. Sinemaya gitme anılarının tarihsel bir perspektifle incelendiği bu tezin kuramsal çerçevesi, sinema araştırmalarındaki tarihsel dönüş, izleyiciyi tarihselleştirme meselesi ve toplumsal bir deneyim olarak sinemaya gitme üzerine kuruludur. Ayrıca izleyicilerin sinemayla kurdukları ilişki ve bu ilişkinin olayları ve deneyimlerini hatırlamalarına/unutmalarına etki eden tarihselliği ile geçmişin bugün nasıl inşa edildiği sorusu da tartışmaya dâhil edilmiştir. Alan araştırması kapsamında yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, yaşanılan bölge, etnik kimlik, dini inanç ve politik görüş bakımından farklılık gösteren 30 kişiyle sözlü tarih görüşmeleri yapılmış, görüşmecilerin 1960'lı ve 1970'li yıllardaki sinemaya gitme hatıraları sosyalleşme, aidiyet, kültür, kimlik, sınıf, toplumsal cinsiyet ve duygular üzerinden anlaşılmaya ve açıklanmaya çalışılmıştır. Tezin bulgularına göre 1960'lı ve 1970'li yılların Türkiye'sinde sinemaya gitmenin ve film izlemenin kolektif bir etkinliğe dönüştüğü, sosyalleşme ve modernleşme aracı olarak kullanılan mekânın kolektif belleğin inşasında belirgin bir rol oynadığı; ayrıca literatürdeki diğer çalışmalara paralel biçimde sinemaya gitme etkinliğinin film izlemenin ötesinde anlamlar taşıdığı ve bu anlamların sınıf, toplumsal cinsiyet, eğitim düzeyi, yaşanılan yere göre farklılaştığı; sinema hatıraları aracılığıyla ortaya çıkan başlıca duygunun ise "geçmişe özlem" olduğu görülmektedir.
Sahne ve Görüntü Sanatları
Bu çalışmada ebeveyn duygusal erişilebilirliğinin duygu düzenleme güçlüğü, kişilerarası ilişki tarzları, sosyal destek ve genel psikolojik sağlık ile ilişkisi incelenmiştir. Ayrıca, ebeveyn duygusal erişilebilirliği ile genel psikolojik sağlık arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğü, kişilerarası ilişki tarzları ve çok boyutlu algılanan sosyal desteğin aracı rolünün olup olmadığı sorusuna yanıt aranmıştır. Çalışma örneklemini kartopu örnekleme yoluyla ulaşılmış ebeveynleriyle yaşayan 16-45 yaş arası 483 yetişkin oluşturmuştur. Çalışmada katılımcıların ebeveyn duygusal erişilebilirliklerini değerlendirmek amacıyla Ebeveyn Duygusal Erişilebilirliği Ölçeği (LEAP), duygu düzenleme güçlüğünü değerlendirmek için Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği (DDGÖ), kişilerarası ilişki tarzlarını değerlendirmek için Kişilerarası İlişki Tarzları Ölçeği (KİTÖ), sosyal desteği değerlendirmek için Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (ÇBASDÖ) ve genel psikolojik sağlığı değerlendirmek için Kısa Semptom Envanteri (KSE) kullanılmıştır. Araştırma soruları çerçevesinde elde edilen bulgular tüm temel değişkenlerin (ebeveyn duygusal erişilebilirliği, duygu düzenleme güçlüğü, kişilerarası ilişki tarzları, çok boyutlu algılanan sosyal desteğin ve genel psikolojik sağlığın) birbirleriyle ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Genel psikolojik sağlığı yordayan değişkenleri belirlemek amacıyla yapılan regresyon analizi, yaş, anne-baba ilişkisinin niteliği, annenin bedensel rahatsızlığı, kardeşin bedensel rahatsızlığı, annenin duygusal erişilebilirliği, duygu düzenleme güçlüğü alt boyutlarından strateji, dürtü kontrolü, açıklık, amaçlar, çok boyutlu sosyal destek ölçeğinin alt boyutlarından aile desteği ve kişilerarası ilişki tarzlarından ketleyici tarz değişkenlerinin psikolojik sağlığı yordayan değişkenler olduğunu göstermiştir. Ebeveyn duygusal erişilebilirliği ile genel psikolojik sağlık arasında aracı değişkenlerin rolünü değerlendirmek için gerçekleştirilen aracı değişken analizi, anne ve baba duygusal erişilebilirliği ile genel psikolojik sağlık arasındaki ilişkide, duygu düzenleme güçlüğü alt boyutlarından açıklık, strateji, dürtü kontrolü ve amaçların; kişilerarası ilişki tarzlarından besleyici tarzın kısmi aracı; çok boyutlu algılanan sosyal desteğin alt boyutlarından aile ve arkadaş desteğinin tam aracı etkisi olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca, ebeveyn duygusal erişilebilirliği ile genel psikolojik sağlık arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğü, kişilerarası ilişki tarzları ve çok boyutlu sosyal desteğin tam aracı etkisi olduğu bulunmuştur.
Psikoloji
19'cu yüzyılda İngiltere'de başlayan sanayi devrimi sonrasında ortaya çıkan kentsel dönüşüm, ikinci dünya savaşı sonrasında Avrupa'da yıkılmış kentlerinin onarılması sürecinde önem kazanmıştır. Türkiye'de ise, teknolojinin getirdiği yeniliklerin neden olduğu işsizliğin etkisiyle kentlere yapılan yoğun göçlerin sonucu oluşan çarpık kentleşme nedeniyle kentsel dönüşüm kaçınılmaz bir eylem haline gelmiştir. Türkiye'de kentsel dönüşüm ilk defa çöküntü haline dönüşmüş gecekondu alanların düzeltilmesi amacıyla uygulanmaya başlanmış ve ilk planlı kentsel dönüşüm projesi Ankara'da gerçekleşmiş olan Dikmen Vadisi kentsel dönüşüm projesi olmuştur. İlk olarak 1999 yılında meydana gelmiş olan Marmara depremi ve ardından 2011 yılında gerçekleşmiş Van depremi sonrasında bölgede oluşmuş hasarı gidermek ve gelecekte gerçekleşebilecek olası bir depreme karşı önlemler alınması amacıyla riskli bölgelerde bulunan yapıların depreme dayanıklı yapılara dönüştürülmesine ilişkin yasal düzenlemeler getirilmiştir. Kentsel dönüşüm herkes tarafından bilinenin aksine, sadece bir yapının yenilenmesi anlamına gelmemektedir ve aynı zamanda başarılı bir kentsel dönüşüm projesi sadece başarılı bir kentsel planlama sonucunda gerçekleşebilecektir. Sürdürülebilir bir kentsel dönüşüm için fiziksel, ekonomik ve toplumsal sorunlarının bir arada değerlendirilmesi ve geleceğe odaklı dönüşümlerin yapılması gerekmektedir. Diğer taraftan, günümüzde yapılan kentsel dönüşüm projeleri, insan odaklı olmayıp sadece rant odaklı olması ve kentsel dönüşüme tarafların daha sağlıklı bir yapıya ulaşmaktan ziyade daha çok gelir elde etme amacında olmalarından dolayı beklenilen sonuçlar elde edilememektedir. Bu çalışma kapsamında, kentsel dönüşümün pilot bölgesi olarak seçilen " Fikirtepe Kentsel Dönüşüm Projesi" incelenmiştir. Süreç ilk olarak 2011 yılında Fikirtepe, Dumlupınar, Eğitim ve Merdivenköy mahallelerini kapsayan Fikirtepe bölgesinin kentsel dönüşüm alanı ilan edilmesiyle başlamıştır. Kentsel dönüşüm kapsamında bölgeye yüksek imar hakları tanınmış ve bunun sonucunda hem müteahhit firmaları hem de hak sahipleri büyük gelir beklentileri içerisine girmiştir. Daha sonrasında, 2012 yılında, Fikirtepe'nin "Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi" kanunu kapsamına alınmasıyla ve bölgenin riskli alan ilan edilmesiyle uygulanan acil kamulaştırma yaptırımları sonucunda, kentsel dönüşüm seçenek değil zorunluluk haline gelmiştir. Tez çalışması kapsamında Fikirtepe kentsel dönüşüm projesinde, 2011'den bugüne kadar ortaya çıkan ana sorunlar ve nedenleri incelenmiştir.
Şehircilik ve Bölge Planlama
Bu çalışmada, Geç Miyosen döneme tarihlendirilen Çorakyerler lokalitesinden eldeedilen gergedan fosilleri incelenmiştir. Bu fosillerin taksonomik olarak hangi cins ve türeait olduklarını anlamak için morfolojik ve morfometrik çalışmalar yapılmıştır. Buna göreRhinocerotidea üst ailesinin Ceratotherium, Acerorhinus ve Chilotherium cinslerine ait üçtür tanımlanmıştır. Bu türler Ceratotherium neumayri, Chilotherium kowalevskii veAcerorhinus sp.'dir.Şimdiye kadar yapılan kazılardan 267 adet gergedan fosili elde edilmiştir.Chilotherium kowalevskii 199 buluntu ile en fazla bulunan gergedan türüdür ve minimumbirey sayısı 23 olarak hesaplanmıştır. Bu türü 66 örnek ile Ceratotherium neumayri takipeder ve en az yedi birey saptanmıştır, ayrıca sadece iki bireyle temsil edilen Acerorhinus sp.türüne ait iki örnek bulunmuştur.Çorakyerler lokalitesinin faunası, yarı ağaçlık ve açık alanları karakterizeetmektedir. Büyük boyutlu, C. neumayri ve orta büyüklükteki Ch. kowalevskii veAcerorhinus sp. türleri görece hipsodonttur ve Çorakyerler'in paleoekolojik ortamınıyansıtmaktadırlar. Paleomagnetizma analizleri sonucu MN12 biyozonuna tarihlendirilen(Kaymakçı ve diğ., 2001) Çorakyerler lokalitesinin faunal analizleri ve korelasyonu dabenzer bir tarihi işaret etmektedir.
Antropoloji
Bu çalışmadaki amaç, duygusal emek ve içsel motivasyonun işgörenin yaratıcılığı üzerindeki etkisini ortaya koymaktır. Bu kapsamda; işgörenlerin içsel motivasyonunun yüzeysel, derinlemesine, samimi davranış ile ilişkisi ve içsel motivasyon ile duygusal emeğin, bireysel yaratıcılık üzerindeki etkisi incelenmiştir. Araştırmanın evrenini kolayda örnekleme yolu ile 2019 yılında Kırklareli ve Edirne ilinde bulunan 526 banka işgöreni oluşturmaktadır. Elde edilen anketler içinde kullanılabilir anket sayısı 300 adettir. Araştırma kapsamında toplanan veriler SPSS 23 programı ile analiz edilerek, veriler Cronbach's Alpha Analizi, Faktör Analizi, Korelasyon ve Regresyon analizlerine tabi tutulmuştur. Araştırmadan elde edilen sonuçlara göre, işgörenlerin içsel motivasyonu ile derinlemesine davranış ve samimi davranış arasında anlamlı, pozitif bir ilişki bulunmaktadır. Yüzeysel davranış ile içsel motivasyon arasında ise, negatif bir ilişki bulunmuştur. Ayrıca içsel motivasyon ve derinlemesine davranış bireysel yaratıcılığı pozitif yönde etkilerken; yüzeysel davranış, bireysel yaratıcılığı negatif yönde etkilemektedir. Düşünülenin aksine samimi davranışın ise bireysel yaratıcılık üzerinde hiçbir etkisi bulunamamıştır.
Bankacılık
Sünnet Dünyada en çok uygulanan cerrahi işlemlerden biri olup glans penisi saran derinin cerrahi olarak çıkarılmasıdır. Toplumumuzda dini inançlar, örf-adetler ve gelenekler nedeniyle yaygın şekilde sünnet işlemi yapılmaktadır. Sünnet çeşitli teknikler uygulanarak yapılabilmektedir. Bu tekniklerle ilgili yapılmış araştırmalar azdır ve genellikle yapılan tekniğin sonuçları ile ilgilidir. Tüm teknikleri karşılaştıran araştırma ise litaretürde azdır. Bu nedenle tez araştırması yaparak farklı sünnet tekniklerini kıyaslamak istedik.Tez araştırmamıza dahil edilen sünnetler ameliyathanede genel anestezi altında (GAA), spinal anestezi altında veya lokal anestezi ile yapıldı. Lokal saha analjezisi prepenil blok (marcaine+ jetokain simplex) uygulanarak ve rektal suppuzituar (parasetamol) konularak desteklendi. Dünyada uygulanan sünnet tekniklerinden; klemp sünneti (Plastibell klemp sünneti, Alis klemp sünneti), diatermik koter sünneti ve doku yapıştırıcı ile sünnet, harmonik skalpelle sünnet ve ?Hand Free Technique of Circumcision? (Cerrahi= Sleeve rezection) teknikleri kullanıldı. Sünnet işlemi sırasında Unipolar, Bipolar Koterler ve Harmonik Scalpel gibi enerji kaynaklarından faydalanıldı. Uyguladığımız sünnet tekniklerini 4 ana grup altında toplam 10 alt gruba ayırdık. Her grubta yaklaşık 50 aile onayı alınmış çocuk olacak şekilde toplam 558 çocuğu çalışmaya dahil ettik.1. Klemp Sünnetleri Grubu (Dikişsiz-GAA da); a. Plastibell Klemp, b. Alis Klemp.2. Diatermik Koter Sünneti Grubu; a. Dikişli-GAA da, b. Dikişsiz-Lokal.3. Cerrahi Sünnet Grubu (Sleeve Rezection-Dikişle-GAA da );a. Unipolar, b. Bipolar, c. Harmonik, d. Sütür.4. Doku Yapıştırıcı Grubu (GAA da);a. Bipolar ile, b. Giyotin Bipolar ile.Çocuklar sünnetten sonraki 1. - 3. - 7. ve 30. günlerde kontrole çağrılarak yara iyileşmesi, komplikasyonlar ve kozmetik görüntüler açısından değerlendirildi.Uyguladıgımız sünnet tekniklerinde; en fazla ödem plastik klemp sünnetlerinde ve diatermik koter sünnetlerinde oldu. Kozmetik olarak en iyi sonuç doku yapıştırıcı ile yapılan sünnetlerde elde edildi. Harmonik Skalpelle en pahalı ve uygulama süresi en uzun sünnet tekniği olarak tespit edildi.Toplumumuzun sünnet işleminin önemli olduğuna ve komplikasyonlarının çok kötü olabileceğine, bu işlemin basit bir uygulama olmadığına eğitim programları ile ikna edilmesi son derece önemlidir. Çünkü toplumumuzda yaygın bir kanı olarak sünnet işlemi basite alınmakta, cerrahi işlem olarak kısa ve önemsiz algılanılmakta buna karşılık sünnet düğünü ve diğer kutlamalar ön plana çıkarılmaktadır. Çocuklarımızın çok değerli, sünnet işleminin cerrahi anlamda özellikli olduğu kanısı topluma verilmelidir ki daha üst bir hizmet talebi geri dönebilsin.Sonuç, değişik tekniklerin farklı parametrelerde birbirine üstünlükleri olmakla birlikte düşük komplikasyon oranlarına ulaşabilmek için farklı tekniklerden ziyade cerrahi işlemi yapan kişinin eğitimli olması ve sünnet yapılan ortamın uygun koşulları taşıması daha önemlidir.Anahtar Sözcükler: Alis, Klemp, Kozmetik, Plastibell, Sünnet
Çocuk Cerrahisi
Bu çalışma Franz Kafka'nın eserlerindeki tanınma ve yabancılaşma problemlerinin sosyolojik bir bakış açısıyla incelenmesini konu edinmiştir. Çalışmada öncelikle tanınma, yabancılaşma ve sosyal onay kavramlarının tanımına ve ilgili kuramcıların görüşlerine yer verilmiştir. Yazıları yaşantısının birer aynası olma niteliğine sahip olduğu için ikinci bölümde Kafka'nın yaşamı, kişiliği ve edebi yönü ele alınmıştır. Kafka eserlerinde mevcut toplumsal düzen içerisinde sistemin dışında kalan bireyin nasıl kabul görmediğini ve dışlandığını çarpıcı bir biçimde dile getiren bir yazardır. Kafka bireylerin belirli kalıplar içerisine alınmaya çalışıldığı, aynılaştırıldığı bir toplumda özellikle Yahudi kimliği ile kendi olma mücadelesi vermiştir. Bu mücadele kendini insanlardan ve toplumdan uzaklaştırdığı, kendi içine dönerek yazılarına sığındığı bir mücadeledir. Ayrıca aile ilişkilerinin duygusal bağdan yoksunluğu ve babası ile kurmuş olduğu negatif bağ da tanınma ve yabancılaşma problemleri yaşamasına zemin hazırlamıştır. Üçüncü bölümde ise Kafka'nın eserlerinden örnekler verilerek tanınma ve yabancılaşma problemlerinin nasıl yansıtıldığı ortaya çıkartılmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda "Babaya Mektup" ve "Günlükler" adlı eserlerine özellikle ağırlık verilmiştir. Babaya Mektup, babası ile olan ilişkileri ve tanınma problemi açısından; Günlükler ise diğer sosyal ilişkileri ve yabancılaşmanın birey üzerindeki olumsuz etkilerini anlama açısından önemlidir. Çalışma tüm bu yönleri ile Kafka'nın eserlerinde tanınma ve yabancılaşma sorunsalı üzerinde durarak özellikle tanınma bağlamında ilgili literatüre katkı sağlamayı amaçlamıştır.
Fransız Dili ve Edebiyatı
Bu çalışmada, iki farklı veri seti kullanılarak farklı ikili kümeleme algoritmalarının kümeleme performanslarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada ilk olarak Sheepnet (Ağ oluşturma yoluyla Avrupa Birliği (AB) ve Türk koyun verimliliğini artırmaya yönelik uzmanlık ve deneyim paylaşımı) platformuna ait koyun yetiştiriciliğinde gebelik sorunları ve kuzu ölümlerini azaltmak amacıyla geliştirilen çözümler ve faydalarını içeren veri seti kullanılmıştır. Sheepnet veri seti kullanılarak yapılan ikili kümeleme analizi için Bimax, Xmotif ve Bayes algoritmaları kullanılmıştır. Algoritmaların ikili kümeleme performansları CKSB skoru, ortalama küme boyutları kullanılarak karşılaştırılmıştır. Karşılaştırma sonucunda en iyi ikili kümele performansını Bayes algoritması vermiştir. Çalışmada ikinci olarak, 2018 yılında yapılan arıcılık faaliyetlerindeki öneminden dolayı seçilen beş ilden (Artvin, Düzce, Hatay, Kırklareli ve Muğla) dört yaygın bal arısı ırklarının genetik açıdan durumları, filogenetik ilişkileri ve popülasyonlarının genetik yapılarının belirlenmesi amacıyla 150 koloni ve 30 lokus içeren veri seti kullanılmıştır. Bal arısı veri seti kullanılarak yapılan ikili kümeleme analizi için Bimax, Xmotif, Bayes, CC ve Plaid algoritmaları kullanılmıştır. Algoritmaların ikili kümeleme performansları HKO, VAR, CKSB skoru ve ortalama küme boyutları kullanılarak kullanılarak karşılaştırılmıştır. Algoritmaların ikili kümeleme performansları CKSB skoru, ortalama küme boyutu, HKO ve VAR değerleri kullanılarak karşılaştırılmıştır. Karşılaştırma sonucunda en iyi ikili kümele performansını Bimax algoritması vermiştir.
Biyoistatistik
Suç, insanlık tarihi ile ortaya çıkan, bugün var olan ve gelecekte de var olmaya devam edecek bir olgudur. Suçu, birçok bilim dalı kendine özgü yöntemleri ile ele alarak incelemiştir. Suçun, bir mekân üzerinde gerçekleşmesi ve coğrafyanın mekânı kendine özgü yöntemlerle inceleyen bir bilim dalı olması nedeni ile suç olgusu coğrafyanın da inceleme alanına girmiştir. Suç olgusu kadar bu suçları işleyen hükümlülerin de coğrafi açıdan incelenmesi gerekmektedir. Bu alanda yapılacak bir çalışma, coğrafyanın alt dalı olan suç coğrafyasının inceleme alanına girmektedir. Suç coğrafyası ile ilgili yapılan çalışmalar göstermektedir ki mekânın suça etkisinin yanında, suç işleyen kişilerin sosyoekonomik özelliklerinin de işlenen suçlar üzerinde etkisi vardır. Araştırmada, Türkiye'nin 81 ilinde 1995, 2005 ve 2015 yıllarında yerleşim yerlerine göre mala karşı, şahsa karşı ve diğer suçlardan hükümlülerin sayılarının ve sosyo-ekonomik özelliklerinin zamansal ve mekânsal dağılışlarının belirlenmesi, ayrıca hükümlülerin kaldığı cezaevlerinde yaşanan gelişim ve değişimlerin ortaya konması amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda hükümlüler incelendiğinde; hükümlü sayıları 1995 yılından 2005 yılına gelindiğinde azalma gösterirken, 2005 yılından 2015 yılına gelindiğinde büyük bir artış göstermiştir. Ele alınan yıllarda, mala karşı işlenen suçlardan hüküm giyenlerin oranında sürekli bir düşüş yaşanırken, şahsa karşı suçlardan hüküm giyenlerin oranında sürekli bir artış yaşanmıştır. Ayrıca bazı suç türlerindeki hükümlülerin sayılarında sürekli bir düşüş görülürken, bazı suç türlerindeki hükümlülerde ise sürekli bir artış görülmektedir. Hükümlülerin sosyo-ekonomik özelliklerinin bazıları her suç türünde aynı çıkarken, bazıları da suç türüne göre değişim göstermektedir. Hangi suç türünden olursa olsun ceza evlerinin doluluk oranında bazı dönemlerde büyük bir artış yaşanarak yatak kapasitelerinin üzerine çıkmış, bazı dönemlerde de çıkarılan af yasaları ile birlikte doluluk oranı düşürülmüştür. Sonuç olarak, hükümlülerin sosyo-ekonomik özellikleri her bir suç türüne göre ele alınmış, ele alınan bu özelliklerin zamansal ve mekânsal dağılışları yapılarak Türkiye'nin cezaevi ve hükümlü profili ortaya konmaya çalışılmıştır.
Coğrafya
1970'lerde Bretton Woods sisteminin çözülmeye başlaması ve petrol krizlerinin yaşanması sonrasında başlayan enflasyonist süreç, fiyat istikrarını merkez bankalarının temel amacı haline getirmiştir. Merkez bankaları da Milton Friedman'ın önderliğini yaptığı parasalcı akımın etkisiyle duruma göre politika değil, kurala göre para politikası uygulamaya başlamışlardır. Bu yüzden son zamanlarda modern merkez bankacılığının para politikasını fiyat istikrarı temel amacı doğrultusunda kullanması gerektiği konusunda büyük bir uzlaşı ortamı oluşmuştur. Yürütülen istikrar programlarında hedefe ulaşmak için yaygın şekilde bir ara hedef (nominal çapa) belirlenir ve bu ara hedef kısa vadeli faizlerle ya da diğer merkez bankası para politikası araçları ile başarılmaya çalışılır. Ara hedeflerde belirli bir makro ekonomik değişkene kısıt koyulduğu için (para arzı, döviz kuru yâda enflasyon kısıtları) enflasyonist bekleyişleri zapt etmek ve böylece fiyat istikrarını sağlamak kolaylaşmaktadır. Türkiye cumhuriyet Merkez Bankası da (TCMB) 1990'da ilk parasal hedefleme programını kamuoyu ile paylaşmış ve kurala göre para politikası izlemeye başlamıştır. Körfez Savaşı, iç ve dış ekonomik krizler sebebiyle banka söz verdiği kurala göre politika izleme taahhüdünü sık sık askıya almış olsa da geçen 20 yıllık süreçte fiyat istikrarı için TCMB dört farklı ara rejim tipini kullanmıştır: 1)Parasal hedefleme, 2)döviz kuru çapası, 3)örtük enflasyon hedeflemesi ve 4)açık enflasyon hedeflemesi rejimi. Bu çalışmada önce merkez bankacılığı ve yürütülen para politikaları ve araçları analiz edilmekte, ardından ara rejimler ve Türkiye'de tarihsel süreçte uygulanan para politikaları ve yakın dönem krizleri incelenmektedir. Çalışma 1990-2011 döneminde TCMB'nin uyguladığı ara rejimlerde elde ettiği performans sonuçlarını etkileyen faktörlerin ve etki düzeylerinin ortaya çıkarılması ile sonuçlanmaktadır. Ekonometrik sonuçlara göre TCMB dönem boyunca kurala göre değil, kural benzeri (rule-like) bir politika izlemiştir.
Ekonomi
Amaç: İlk 10 gebelik haftasındaki Hyperemezis Gravidarum hastalarında serum ghrelin düzeyinin araştırılması.Materyal Metod: Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi, Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde yürütülen çalışmaya Hiperemezis Gravidarum tanısı ile yatırılan 10 ve altındaki gebelik haftalarında 25 gebe ve aynı gebelik haftalarındaki herhangi bir medikal ve obstetrik problemi olmayan 25 sağlıklı gebenin serum ghrelin değerlerinin mikro ELİSA yöntemi ile çalışılması amaçlanmıştır. Biyokimyasal ve hormonal olarak HG tanısı koyduğumuz 25 hasta çalışma grubunu oluştururken, yaptığımız ultrasonografik ve biyokimyasal-hormonal tetkikler sonucu HG düşünmediğimiz 25 hasta da kontrol grubu olarak çalışmaya alınmıştır. Araştırma formları oluşturulup hasta ve kontrol grubu hakkında gerekli bilgiler kaydedildikten sonra hasta ve kontrol grubundan hemogram, biyokimya, tit, tiroid fonksiyon testleri (ST3, ST4, TSH), hormonal parametreler (b HCG, Anti TPO) düzeyleri ölçülmüştür.Bulgular: Her iki grup arasında yaş, gravida, parite, abortus, yaşayan çocuk sayısı, hormon ve biyokimya açısından anlamlı bir fark bulunamamıştır. (p>0.05). Kontrol grubu ile kıyaslandığında Hgb, Htc, kilo kaybı yüksek bulunmuştur. (p<0.05).Sonuç: Daha önce çalışmamızla ilgili çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamızda iki gruptada ghrelin düzeyleri arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0.05).
Kadın Hastalıkları ve Doğum
Bu araştırma kapsamında, ses bozukluğu tanısı olmayan okul çağı çocuklarına 4 hafta boyunca ses terapi programı kapsamında vokal fonksiyon egzersizleri ve vokal hijyen eğitimi uygulanmış olup çocukların ses kalitesine olan etkisi incelenmiştir. Araştırma deneysel desende tasarlanmıştır. Araştırmanın bağımlı değişkeni s/z oranı, maksimum fonasyon süresi, pertürbasyon parametreleri (jitter ve shimmer), pediyatrik ses handikap indeksi skorları, çocuk ses handikap indeksi skorları ve GRBAS skalası; bağımsız değişkeni ise ses bozukluğu tanısı olmayan çocuklara uygulanan vokal fonksiyon egzersizleri ve vokal hijyen eğitiminden oluşan ses terapisi programıdır. Araştırmaya toplam 71 öğrenci katılmıştır (ortaokul çağı n=44, ilkokul çağı n=27). Uygulamalar haftada bir seans olarak gerçekleştirilmiştir. Grup terapisi olarak yapılan seanslarda vokal fonksiyon egzersizleri ve vokal hijyen eğitimi uygulamaları birlikte gerçekleştirilmiştir. Terapi etkililiği, terapi öncesi ve sonrası ölçülen maksimum fonasyon süresi, s/z oranı, pertürbasyon parametreleri, pediyatrik handikap indeksi skorları, çocuk ses handikap indeksi skorları ve GRBAS skorları dikkate alınarak değerlendirilmiştir. Araştırmadan elde edilen bulgular incelendiğinde, uygulanan terapi programının katılımcıların ses kaliteleri üzerinde etkili olduğu görülmektedir. Anahtar Sözcükler: Vokal fonksiyon egzersizleri, Vokal hijyen eğitimi, Grup ses terapisi, Ses kalitesi.
Dil ve Konuşma Terapisi
Bu çalışma Yoğun Bakım Ünitesi?ndeki (YBÜ) hastaların ailelerinin davranışsal, duygusal ve bilişsel alanlarda, ayrıca kişilerarası ilişkilerde yaşadıkları psikososyal sorunların değerlendirilmesi ve bu sürecin aileyi ne düzeyde etkilediğini belirlemek amacıyla niteliksel olarak yapılmıştır. Çalışmanın verileri nitel araştırma örnekleme yöntemlerinden benzeşik ve ölçüt örnekleme yöntemi kullanılarak seçilen çoğu birinci derece hasta yakınları olmak üzere toplam 15 aile üyesinden oluşan örneklemden toplanmıştır. Veri toplama yöntemi olarak derinlemesine görüşme tekniği kullanılmıştır. Görüşmelerde Aile Görüşme Formu kullanılmış, görüşmeler ses kayıt cihazına kaydedilmiştir. Görüşme kaydı araştırmacı tarafından deşifre edilmiş, veriler kodlandıktan sonra temalara göre sınıflandırılmış, yorumlanarak rapor haline getirilmiştir. Araştırma sonucunda üç tema belirlenmiştir; Stres Kaynakları teması altında aile üyelerinin hastalarının genel durumu hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığı, hastalarının hastalıklarını `zor ve kötü? olarak algıladıkları, hastalarına çok değer verdikleri, sağlık profesyonelleriyle ilişkilerinden genellikle memnun oldukları görülmüştür. Değişimler teması altında kendi sağlıklarında fiziksel ve psikolojik değişimler olduğu, hastalığa korku, öfke, anksiyete, depresif duygulanım gibi pek çok duygusal yanıt verdikleri, hastalarını kaybetme korkusunun en büyük korkuları olduğu, kendilerini zorlayan pek çok faktörle karşı karşıya oldukları, aile dinamiklerinin etkilendiği, kendilerinin ve diğer aile üyelerinin temel ihtiyaçlarını ikinci plana atıldığı, sosyal yaşamlarının ciddi şekilde etkilendiği, hastalığın maddi olarak aileleri zorladığı, iş yaşamlarının etkilendiği belirlenmiştir. Başa Çıkma teması altında ise zihni meşgul eden aktiviteler, sosyal destekler, fiziksel aktiviteler, din inancı ve dine yönelik uygulamalar ile başa çıkmaya çalıştıkları saptanmıştır. Sonuç olarak; ailede bir bireyin hasta olması ve ciddi bir hastalık nedeniyle YBÜ'ne yatırılması bir sistem olarak aileyi etkilemekte dengenin bozulmasına neden olmaktadır. Bu nedenle ailelere humanist, bütüncül ve aile merkezli bir yaklaşım sergilenmelidir.
Hemşirelik
Bu çalışmada toz metalurjisi (TM) yöntemiyle Al-SiCp kompozit üretilmiş ve üretilen numuneler difüzyon kaynak yöntemiyle 6063 Al alaşımı ile birleştirilmiştir. Al-SiCp kompozit üretimi için 45?m boyutunda Al tozu ile 23 ?m boyutunda SiCp tozları kullanılmıştır. Bu amaçla ağırlıkça %95, %90, %80 ve %60 Alüminyum tozu ile %5, %10, %20 ve %40SiCp tozları önce preslenmiş daha sonra argon atmosferinde sinterlenmiştir.Al-SiCp-6063 Al alaşımının difüzyon kaynak işlemi argon atmosferinde 600 oC'de 3,5 saat ve 2 MPa basınç uygulanarak gerçekleştirilmiştir. Kaynak işleminden sonra numuneler mikroyapı incelemelerine ve mekanik testlere tabi tutulmuştur. Mikroyapı incelemesi optik mikroskop, SEM ve EDS analizini içerirken, mekanik test karakterizasyonu da mikrosertlik ölçümü ve kesme-makaslama testlerini içermektedir. Ayrıca hem TM ile üretilen numuneler hem de difüzyon kaynağı ile birleştirilmiş numuneler NaCl solüsyonunda Gamry PC4/300mA korozyon cihazında korozyon testine tabii tutulmuştur.Deney sonuçlarında genel olarak, kompozitin homojen bir karışıma sahip olduğu, SiCp artışıyla sertliğin arttığı ve SiCp artışıyla kesme-makaslama mukavemetinin azaldığı görülmüştür. Korozyon testi sonuçları ise SiCp artışıyla korozyon direncinin arttığını göstermiştir.
Teknik Eğitim
Bilgisayar destekli tasarım (CAD), bir modelin yaratılmasına, değişiklik yapılması ve analiz yapılmasına veya optimizasyonuna yardımcı olmak için bilgisayarların (veya iş istasyonlarının) kullanılmasıdır. CAD yazılımı tasarımcının verimliliğini artırmak, tasarım kalitesini artırmak, dokümantasyon yoluyla iletişimi geliştirmek ve üretim için bir veritabanı oluşturmak için kullanılır. Bilgisayar Destekli Tasarım ile birlikte mühendislik gelişmelerinde tasarlanan sistemlerin bilgisayar ortamında simülasyon, analiz ve yeniden tasarlama işlemleri adına sitemler geliştirilmiştir. Sonlu elemanlar metodu ve tasarım sonrasında çarpışma testleri de bu sistemlerin daha güvenilir, ekonomik katkısı yüksek, hataların gözlemlenebildiği ve yeniden kolayca işlem yapma konusunda imkan veren sistemler olmuştur. Sonlu elemanlar yöntemi (FEM) mühendislik ve matematiksel modellerin problemlerini çözmek için en yaygın kullanılan yöntemdir. İlgili tipik sorun alanları arasında yapısal analiz, ısı transferi, sıvı akışı, kütle taşınması ve elektromanyetik potansiyel gibi geleneksel alanlar bulunmaktadır. FEM, iki veya üç uzay değişkeninde kısmi diferansiyel denklemleri çözmek için belirli bir sayısal yöntemdir. Bir problemi çözmek için FEM büyük bir sistemi sonlu elemanlar olarak adlandırılan daha küçük, daha basit parçalara ayırır. Bir sınır değer probleminin sonlu elemanlar yöntemi formülasyonu nihayet bir cebirsel denklemler sistemi ile sonuçlanır. Yöntem, etki alanı üzerindeki bilinmeyen işleve yaklaşır. Bu sonlu elemanları modelleyen basit denklemler daha sonra tüm problemi modelleyen daha büyük bir denklem sistemine monte edilir. Daha sonra FEM, ilişkili bir hata fonksiyonunu en aza indirerek bir çözümü yaklaşım sağlamak için varyasyon hesabından varyasyonel yöntemler kullanır. Sistemin tasarım ve Sonlu Elemanlar Analizleri sonucunda, çarpışma testleri için programa aktarılması ile(import ederek) çarpışma testinin gerçekleştirilmesi yapılmaktadır. Tasarım, Sonlu Elemanlar Metodu ve Çarpışma testlerinin bilgisayar ortamında aktif olarak kullanılması her geçen gün artmaktadır ve bu şekilde testler, aracın gerçek bir prototipi üretilmeden önce tasarımın optimizasyonuna izin veren bir bilgisayarda hızlı ve ucuz bir şekilde gerçekleştirilebilir. Bir simülasyon kullanarak, gerçek bir çarpışma testine zaman ve para harcamadan önce problemler çözülebilir aynı zamanda neredeyse imkansız olabilecek bazı sorunları çözmelerini sağlayabilir. Projede ele alınacak konu şu şekilde olup öncelikle bir araç parça veya bütün datasının üç boyutlu çizim ortamına(Catia, PTC Creo, NX, Invertor, Solidworks ve türevleri) aktarılması sonrasında Sonlu Elemanlar Metodu(FEM) ile datanın/modelin bağlantı elemanlarının tanımlanması, mesh(katı,yüzey ve hacim) işlemlerinin yapılması(Ansys, Ansa, LS-DYNA, Metapost, Nastran ve türevleri ile), malzemelerinin atanması, kontrol edilmesi ve gerekli ön koşturma ve malzeme kontrolünün yapılması sonrasında Ls- DYNA ile araç parçasının veya aracın simülasyon ortamında çarpma testinin gerçekleştirilmesi ve sonuçların değerlendirilmesi. Sonrasında malzeme, tasarım gibi konularda iyileştirme yapılması ve modelin Sonlu Elemanlar Analizi sonrasında simülasyon değerlendirmelerinin yapılarak farklılıkların gözlemlenmesi yapılacaktır.
Mekatronik Mühendisliği
Eski çağların Troas 'ını kapsayan bugünkü adıyla Behramkale ya da Assos yerleşimi, tarihten günümüze hale gizemini ve dokusunu koruyan bölge, tarih boyunca bir sürü medeniyetleri bünyesinde barındırmıştır. Böylesine güncelliğini yitirmeyen bir yöre hakkında araştırmak ve bu konuda bir bilimsel çalışma yapmak, bölgenin gelecekte korunması açısından dikkatlerin üzerine çekilmesine katkıda bulunacaktır. Bu sayede, tarihsel kimliğinin ve dokusunun kullanıcılara doğru aktarılması halinde uygulanacak koruma yöntemlerinin sürekliliği ve başarısı sağlanacaktır. Bir bölgenin öneminin ifade edilmesi, bölgede koruma bilincinin aktarılmasında daha sağlıklı sonuçlar verecektir. Bu çalışmanın birinci bölümünde, koruma gereği üzerine tartışılmış ve korumanın düşünsel, işlevsel boyutlarına değinilmiştir. Korunacak değerlerin tanımı ve sınıflandırılması, dünyada ve Türkiye 'de tarihsel mimari değer koruma anlayışının gelişimi ile tarihsel çevre korunmasındaki yaklaşımlar bundan sonra ele alınmıştır. Bütün bu çerçevenin içinde koruma kavramının anayasadaki yeri ve tanımlarına değinilmiştir. Anayasa 'daki 2863 sayılı yasa olan Kültür ve Tabiat Varlıklarım Koruma Yasası 'na da ayrı bir başlık olarak değinilmiştir. Tartışmanın her aşamasında var olan sit kavramları daha detaylı olarak, farklı kaynaklardan alınmış bilgilerce incelenmiş ve yasal ifadesiyle birlikte temel dayanak olarak metinde sunulmuştur. Kültür Bakanlığı, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü, Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu ve Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu gibi devlet organlarının görev dağılımları üzerinde durulmuştur. Assos 'un günümüzdeki konumu ve bölgedeki yeri üzerine yapılan araştırmalardan sonra bölgenin tarihsel sürecini üzerinde durulmuştur. Arkeolojik değerler, antik yapıların tanımı, antik Assos yerleşimi; tarihsel bilgilerle, fotoğraf, kroki ve yerleşim paftalarıyla sunulmuştur. Bu bilgilerin yanında günümüzdekidurumun bize doğru yansıtılması için bölgede çeşitli fiziksel, ekonomik ve sosyal analizler yapılmıştır. Bu analizler neticesinde yörenin kimliğine uygun kararların verilmesi için gerekli alt yapının bir kısmının oluşturulduğu düşünülmektedir. Bundan sonra daha küçük ölçekte, bölgedeki mimari doku ve genel Assos yöresi konut özellikleri üzerinde araştırmalar yapılmış, buna bağlı olarak da geleneksel Assos konut tipolojisi oluşturulmuştur. Günümüz şartlarının geleneksel dokuyla ilişkileri irdelenmiş ve ileriye dönük olarak yeniden fonksiyonlandırma ve yeni yerleşim içinde topografyaya uygun gelişim gibi konular üzerinde durulmuştur. Yerleşimin bugünü, geçmişten geleceğe uzayan bir çizgi üzerinde değerlendirilerek, tarihsel bağlamı içerisinde ele alınmıştır. Bu bağlamda tarihsel bir dokuya ve kimliğe sahip böylesine bir yerleşim için günümüzde önerilen çözümler irdelenmiştir. Yasin ALTIPAT Danışman Prof.Dr.İsmet OKYAY
Şehircilik ve Bölge Planlama
2008 Küresel Finans Krizi beraberinde önemli bir tartışmayı da ortaya çıkarmıştır. Küresel düzeyde bu denli olumsuz sonuçlar doğuran finansal sektör temelli bir krizin, konunun uzmanları tarafından öngörülememiş olması kamuoyunu oldukça uzun bir süre meşgul etmiştir. Dikkat çekici bir şekilde kriz sonrası dönemde ise bireylerin, kriz ve finansal sektör hakkında detaylı bilgilere, değerlendirmelere ve uzman görüşlerine finansal kriz temalı belgeseller aracılığı ile ulaşabileceği bir ortam oluşmuştur. Bu noktadan yola çıkarak krizden bu yana geçen son on yıllık dönemde çekilen finansal kriz belgeselleri arasından on beş tanesi seçilmiş ve Nichols'ın (2017) mod teorisi temel alınarak bu on beş belgesel sinematik dil ve kullandıkları metaforlar açısından karşılaştırmalı bir şekilde analiz edilmiştir. Analiz sonucunda bu belgesellerin detaylı bir şekilde kriz ile ilgili kavram, durum ve süreçleri izleyiciye açıkladıkları görülmüş ve tüm bu belgesellerdeki baskın belgesel biçiminin açıklayıcı mod olduğu tespit edilmiştir. Finansal kriz belgeselleri açıklayıcı modun sahip olduğu özellikleri ve biçimsel stratejileri kullanarak barındırdıkları argümanı bilgilendirici bir mantıkla izleyiciye ulaştırmaya çalışmaktadırlar. Çalışmada baskın belgesel modunun belirlenmesinin ardından açıklayıcı modun bu belgeseller içinde hangi biçimsel stratejilerle işlerlik kazandığını ortaya koymak adına biçim analizi kullanılarak belgesel dili, görsel dil ve metafor kullanımı üzerinde detaylı bir inceleme gerçekleştirilmiştir. Bu inceleme sonucunda da finansal kriz belgesellerinde kullanılan ortak bir sinematik dil ve metafor kullanımının mevcut olduğu anlaşılmıştır. Ortaya çıkan bu örtüşme, araştırmaya konu olan belgesel sayısının çokluğu nedeniyle ve bu ortak biçimsel stratejilerin bir arada sunulması amacıyla sinemanın kendi araçları kullanılarak çoklu biçimli (multimodal) bir formatta ifade edilecektir. Çalışma, finansal kriz belgesellerinde örtüşen sinematik dil ve metafor kullanımını ortaya koyan görsel-işitsel video çalışma ile tamamlanacaktır.
Radyo-Televizyon
Ghrelin büyüme hormonu salgılanması, iştah gıda alımı, karbonhidrat metabolizması, gastrointestinal sistem, kardiyovasküler sistem, hücre proliferasyonu ve reproduktif sistem üzerine etkileri olan bir hormondur. Bu çalışmada, bilateral overektominin uterus dokusunda meydana getireceği yapısal değişiklikleri ve bu değişiklikler sonucunda endometriyumdaki ghrelin immunreaktifliğinin nasıl etkileneceğinin belirlenmesi amaçlandı.Çalışmada 28 adet erişkin wistar-albino cinsi dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar yedi gruba ayrıldı. Daha sonra deney grupları estradiol verilen (B) ve verilmeyen (A) olmak üzere ikiye ayrıldı. Grup I; Kontrol, GrupII; Sham, GrupIIIA; overektomiden sonraki 1. gün, GrupIIIB; overektomiden sonra 1. gün östrojen verilen, GrupIVA; overektomiden sonraki 3. gün, GrupIVB; overektomiden sonra 3. gün östrojen verilen, GrupVA; overektomiden sonraki 5. gün, GrupVB; overektomiden sonra 5. gün östrojen verilen, GrupVIA; overektomiden sonraki 7. gün, GrupVIB; overektomiden sonra 7. gün östrojen verilen, GrupVIIA; overektomiden sonraki 15. gün, GrupVIIB; overektomiden sonra 15. gün östrojen verilen sıçanlardan oluştu. Deney sonunda sıçanlar ketamin anestezi altında dekapite edildi ve uterus dokuları çıkarıldı. Dokular parafin bloklara gömüldü, avidin-biotin-peroksidaz yöntemi ile ghrelin immunohistokimyasal boyaması yapıldı.Bilateral overektomi sonrası östrojen verilmeyen gruplarda, uterus epitel boyunda, endometriyal bezlerde azalma ve bağ dokusu kaybı görüldü. Ghrelin pozitif hücreler endometriyum yüzey ve bez epitelinde belirgin olarak tespit edildi. Overektomize sonrasında zamanla ghrelin ekspresyonunda azalma gözlendi.Sonuç olarak bilateral overektomi uterus dokusunda histolojik değişikliklere yol açmaktadır. Overektominin endometriyum ghrelin immunreaktivitesi üzerine etkili olduğu gözlenmiştir.
Histoloji ve Embriyoloji
Bu çalışmada, ekonomi alanında inovasyon ile ilgili yapılan uluslararası bilimsel yayınların bibliyometrik analiz yöntemiyle incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, literatürde inovasyon kavramının varlığını, çeşitlerini vb. araştıran birçok çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmalardan yola çıkarak son 50 yılda inovasyon ile ilgili derinlemesine literatür taraması yapılarak çeşitli bibliyometrik göstegeler ışığında çeşitli bibliyometrik analiz teknikleriyle ve görselleştirme araçlarıyla (Ağ haritası, yoğunluk, katman vb.) analiz edilmiştir. Çalışmanın amacına bağlı olarak bu araştırmada ekonomi alanında inovasyon kavramıyla ilgili literatür taraması için son 50 yıllık dönemdeki (1974-2023) Web Of Science Core Collection veri tabanı kullanılarak yaklaşık 50.000 bilimsel çalışmaya VOSviewer paket programı yardımı ile bibliyometrik analiz yöntemi ve bilimsel alan haritalama tekniği uygulanmıştır. Yapılan analiz sonuçlarında, inovasyon konulu çalışmaların giderek artan önem kazandığı ve ekonomi alanında inovasyon temalı uluslararası bilimsel çalışmaları genel görünümü (Yıl, Doküman Tipi, Yayın Dili, Açık Erişim, İndeks Türü, Yayıncı Türü, Fon Sağlayıcıları) ortaya konulmuştur. İnovasyon ile ilgili çalışmaların atıf Analizi (Citation Analysis), ortak-atıf (co-citation), ortak-yazar (co-author), ortak-kelime (co-occurence) ve kaynakça eşleşmesi (bibliographic coupling) sonuçları detaylı bir şekilde yayın, kaynaklar, yazarlar, kurumlar, ülkeler, atıf yapılan kaynaklar, yazarlar ve dergiler bağlamında bulgulanmıştır. Özellikle son yıllarda inovasyon ile ilgili çalışmaların Dijitalleşme, Fintech, Covid-19, Dijital Dönüşüm, Kurumsal İnovasyon, Sosyal İnovasyon, Yeşil İnovasyon, Dijital Ekonomi, Artırılmış Gerçeklik, Akıllı Uzmanlaşma, Bibliyometrik Analiz vb. kavramların inovasyon çalışmalarında öncü çalışmalar olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Bibliyografya
V ÖZET ESKİŞEHİR-BEYLİKAHIR CEVHER KONSANTRESİNDE Th VE Ce'UN DİĞER NADİR TOPRAK ELEMENTLERİNDEN ANYON DEĞİŞTİRİCİ REÇİNE İLE AYRDLMASI SERT, Şenol Yüksek Lisans Tezi, Nükleer Bilimler Anabilim Dalı Tez Yöneticisi: Prof. Dr. Meral ERAL 2005, 89 sayfa Bu çalışmanın amacı Th ve Ce'un Dowex 1X8 kuvvetli bazik anyon değiştirici reçine üzerindeki adsorpsiyon ve elüsyon davranışlarını incelemek ve optimum aynına koşullarını saptamaktır. HNO3 konsantrasyonu, akış hızı, sıcaklık, yatak yüksekliği, tane boyutu ve oksitleyici ortamın etkisi gibi adsorpsiyon parametreleri incelenmiştir. En yüksek Th adsorpsiyon verimi 8M HNO3 ile %.98±1 olarak elde edilmiştir. Bu ortamda kısmen [Ce(N03)e]2" kompleksini oluşturmuş olan Ce'un adsorpsiyon verimi ise % 21±l'dir. Akış hızı ve yatak yüksekliğinin adsorpsiyon üzerinde önemli bir etkisinin olmadığı gözlenmiştir. Sıcaklık artışı ile Th adsorpsiyon veriminde önemli bir değişim gözlenmezken, Ce adsorpsiyon verimi 60°C'de en yüksek değerine ulaşmıştır. Ce adsorpsiyonunda tane boyutunun önemli bir etkisi olmazken, Th adsorpsiyon verimini artan tane boyutu ile azalmaktadır. Oksitleyici ortamda, Ce'un tamamının [Ce(N03)6]2"kompleksi oluşturması nedeniyle, adsorpsiyon verimi Th'unkine benzer şekilde keskin bir artış göstermiştir. Bu koşullarda maksimum Ce adsorpsiyon verimi % 99±0,6'ya ulaşmıştır. Elüsyon çalışmaları için, HC1 konsantrasyonu, akış hızı, sıcaklık, yatak yüksekliği, tane boyutu ve oksitleyici ortamın ve farklı elüsyon çözeltilerinin etkisi gibi parametreler incelenmiştir. 6M HC1 ile Th ve Ce için maksimum elüsyon verimleri sırasıyla % 90±2 ve % 70±2 olarak elde edilmiştir. Ancak Th ve Ce'un fraksiyonel ayrılması selektif olarak başanlamamıştır. HC1 derişimi incelendiğinde HC1 konsantrasyonunun düşüşü ile elüsyon veriminin arttığı gözlenmiştir. Th ve Ce elüsyonu için en etkin elüent 3 M HCl'dir. Her iki element için elüsyon verimleri, akış hızının artışı ile azalmış, yatak yüksekliği ve sıcaklık artışı ile artmıştır. Tane boyutunun elüsyon verimi üzerinde önemli bir etkisi yoktur. Th ve Ce için oksitleyici ortamda yapılmış adsorpsiyonu takiben ve yapılan elüsyon sonucunda yüksek elüsyon verimleri elde edilmiştir. Elüsyon reaktifleri olarak, 6M HC1, 0,5M H2S04 ve 0,05M EDTA kullanılmıştır. Th ve Ce'un her ikisi için, 6M HC1 ve 0,5M H2SO4 ile gerçekleştirilen çalışmalarda yüksek elüsyon verimleri elde edilmiştir. 0,05M EDTA ile elüsyon verimleri çok düşüktür. Th ve Ce'un birbirlerinden seçimli olarak ayrılmasında elüsyon çözeltilerinden hiçbiri yeterince etkili olmamıştır. Sunulan çalışmanın, Th ve Ce'un, Eskişehir-Beylikahır cevher örneğinde önemli miktarlarda bulunan Nadir Toprak Elementleri, tüm katyonlar ve flor ve sülfat anyonlarından tamamen ayrılmasında kullanılabileceği düşünülmektedir.
Nükleer Mühendislik
Giriş ve Amaç Günümüzde bir hormon olarak kabul edilen D vitamininin adipoz dokuda depolandığı, bu nedenle obez bireylerde vitamin D düzeylerinin düşük olduğu bilinmektedir. Çocukluk çağında insülin direnci, tip 2 diyabetes mellitus, hiperlipidemi, ateroskleroz, koroner kalp hastalığı gibi komplikasyonlara neden olan obezite ile vitamin D ilişkisini inceleyen çalışma sayısı azdır. Bu çalışmada obez adolesanlarda D vitamini eksikliği görülme oranını belirlemek, D vitamini eksikliği olan adolesanlarda 2000 IU/gün D vitamini tedavisinin 3 aylık izlemde insülin direnci ve kardiyovasküler risk parametreleri üzerine etkisini araştırmak amaçlandı. Olgular ve Method Çalışmaya Dr. Sami Ulus Kadın Doğum, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Endokrinoloji Polikliniği'ne Kasım 2015- Mayıs 2016 tarihleri arasında başvuran vücut kitle indeksi ≥ 95 persentil olan 10- 18 yaş arası kronik sistemik hastalık, sürekli ilaç kullanma öyküsü olmayan 97 ekzojen obez olgu dahil edildi. Olgular 25(OH)D vitamini düzeyine göre 2 gruba ayrıldı: Vitamin D eksikliği olan grup (25(OH)D vitamini < 20 ng/ml) ve Vitamin D yeterli grup (25(OH)D vitamini ≥ 20 ng/ml). Vitamin D eksikliği olan grupta olgular 25(OH)D vitamini düzeyine göre; 15-20 ng/ml hafif eksiklik, 5-15 ng/ml orta eksiklik, <5 ng/ml ise ağır eksiklik olarak sınıflandırıldı. D vitamini eksikliği saptanan olgulara 3 ay süreyle günde 2000 IU oral D vitamini tedavisi önerildi. Tedaviyi kabul eden ve 3 ay boyunca düzenli kullanan 38 olgu tedavi grubunu oluşturdu ve bu grup D vitamini replasmanının 3. ayında tekrar değerlendirildi. Tedavi grubuna ayrıca yaşına göre günlük kalsiyum ihtiyacını karşılayacak şekilde, kalorisi %10 azaltılmış beslenme planı verildi. D vitamini eksik ve yeterli grupta ayrıca D vitamini tedavisi verilen grupta glukoz metabolizması, insülin direnci, metabolik sendrom varlığı, kalsiyum metabolizması ve kardiyovasküler risk parametreleri değerlendirilerek karşılaştırmalar yapıldı. Bulgular Tüm grupta yaş ortalaması 13,17 ± 2,4 yıl olup, olguların 59'u (%60,8) kız, 38'i (%39,2) erkekti. Tüm grupta ortalama 25(OH)D vitamini düzeyi 13,6 ± 7,8 ng/ml olup, 75 olguda (%77,3) D vitamini eksikliği saptandı. D vitamini eksikliği 14 (%18,6) olguda ağır, 51 (%68) olguda orta, 10 (%13,3) olguda hafif eksiklik düzeyindeydi. Tüm grubun %24,7'sinde metabolik sendrom tespit edildi. D vitamini eksik grupta yaş, cinsiyet, puberte evresi, boy sds, vücut ağırlığı sds, vücut kitle indeksi sds, bel çevresi, kalça çevresi, açlık kan şekeri, açlık insülin, HOMA-IR, HbA1c, C-peptid, kalsiyum, fosfor, alkalen fosfataz, karaciğer fonksiyon testleri, total kolesterol, LDL, HDL kolesterol, trigliserid, sensitif CRP, interlökin-6 düzeyleri ve metabolik sendrom oranları D vitamini yeterli gruba benzerdi. Sadece parathormon düzeyi D vitamini eksik grupta yeterli gruptan fazlaydı. Tedavi grubundaki 38 olguda tedavisi öncesi 10,9 ± 4,8 ng/ml olan D vitamini düzeyi tedavi ile anlamlı oranda artarak 25,8 ± 11,2 ng/ml'ye yükseldi. Üç ay 2000 IU/gün D vitamini tedavisiyle 38 olgunun 26'sında (%68,4) D vitamini yeterli düzeye ulaştı. Tedavi grubunda tedavinin 3. ayında açlık glukoz, açlık insülin, HOMA-IR, C-peptid düzeyi ve metabolik sendrom oranında değişiklik olmazken, vücut kitle indeksi sds, bel çevresi, kalça çevresi, HbA1c, diyastolik vii kan basıncı, total kolesterol, trigliserid, IL-6 ve PTH düzeyinde anlamlı oranda düşme oldu. Sonuçlar Bu çalışmada obez adolesanlarda D vitamini eksikliği %77,3 oranında bulundu. D vitamini eksikliği olan grubun %60,8'inde 3 ay 2000 IU/gün D vitamini tedavisi D vitamininin yeterli düzeye ulaşmasını sağladı. Bu tedaviyle 3 aylık süreçte insülin direnci üzerinde etki görülmezken, kardiyovasküler risk parametrelerinden diyastolik kan basıncı, total kolesterol ve trigliserid düzeyinde azalma oldu. D vitamini proinflamatuar bir sitokin olan interlökin-6 düzeyini de azaltarak antiinflamatuar etki gösterdi.
Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları
1900'lü yılların başında İngiltere ve İsviçre gibi gelişmiş ülkelerde küçük çaplı uygulamalarla başlamış olan ve daha sonra diğer ülkelere de yayılan organik tarım, son yıllarda ülkemizde de giderek ilgi odağı haline gelmistir. Organik tarıma olan ilginin artması aslında sağlık ve çevre ile alakalı endişelerin çoğalması ve ekonomik koşulların gelişmesi gibi nedenlerden kaynaklanmakta olduğu değerlendirilmiştir. Organik tarım ve gıda ürünlerine tüketicilerin ilgilerinin artması sonucu, organik tarımı destekleyen çiftçi sayısını da beraberinde artırmıştır. Bu ilginin büyümesi aynı zamanda uluslararası ticaretin gelişmesini de canlandırmıştır. Bazı ülkeler organik ürünler için iç pazar talebi olmadığı halde, Avrupa'da yetişmeyen ve talebi yüksek olan organik ürünleri ihraç etmek adına üretmeye başlamışlardır. Gastronomi ekosisteminde organik tarım ve organik restoranlara artan ilginin birçok nedeni bulunmaktadır. Bu nedenler arasında organik tarımın uluslararası kavram haline gelmesi, karlılık, çevresel sorumluluk, lezzetin görece yüksek olması, sürdürülebilir atmosfere katkı, çeşitlilik, yaratıcı mönülere olanak sağlaması, yerel toplumu destekleme, personel verimi ve moralini yükseltme gibi gelişmelerle pazarlama avantajları sunmaktadır. Organik tarımla birlikte organik yiyecek talebinin hızla artması tüm dünyada tanınmış organik şeflerin ön plana çıkmasını sağlamıştır. Organik şefler çalıştıkları organik restoranlarla birlikte ilgi odağı haline gelmiştir. Bugün dünya çapında çok meşhur olmuş şefler vardır. Bu tez çalışmasının esas amacı organik tarımın gastronomi alanına etkilerini literatür taramasına dayalı olarak incelemek ve ülkemizden ve dünyadan organik tarım ile ilgili örneklere değinerek, organik tarımın gastronomi sektöründe sürdürülebilirliğine katkıda bulunmaktır.
Gastronomi ve Mutfak Sanatları
Silahlı Kuvvetlerin en önemli görevi ülkenin güvenliğine yönelik mevcut vegelecekteki tehdidi caydıracak ve gerektiğinde bertaraf edecek bir askeri gücüelde bulundurmaktır. Silahlı Kuvvetlerin önemli bir parçası olan DenizKuvvetlerimiz de bu amaç doğrultusunda kıyılarımızda ve uluslararasıdenizlerde bayrağımızı dalgalandırarak caydırıcı ve aktif bir rol oynamaktadır.Deniz Kuvvetlerinin birinci önceliği; Ege Denizi, Kıbrıs ve Türk-Yunansorunudur. Ege Denizi ve adalarının hem siyasi hem de askeri açıdan kontrolaltında bulundurulması gerekmektedir. Bu maksatla yer seçimi ile ilgiliçalışmalar incelenmiş ve küme kaplama yöntemi kulllanılarak Ege kıyılarınasahil gözetleme radarları yerleştirilmeye çalışılmıştır. Ege kıyılarına gözetlemeradarlarının yerleştirilmesiyle ilgili 7 adet senaryo türetilmiş ve her senaryoLINGO 4.0 paket programı yardımıyla çözülmüştür. Elde edilen sonuçlaryorumlanmıştır.Bilim Kodu : 605.02.00
Endüstri ve Endüstri Mühendisliği
Türkiye gibi hızlı yapı değişimi içinde olan bir toplumda ahlak sorununun, siyasal platformlarda istismar edilmeden bilimsel ve entelektüel bir düzlemde ele alınması son derece önemlidir. Siyasetin ahlakla iç içe oluşunun en önemli nedeni, siyasetin temelini oluşturan öğelerin ahlaksal tartışma olmadan formüle edilemeyecek olmasıdır. Türkiye'de siyasi partiler başta olmak üzere siyasal aktörlerin eylem ve söylemlerinde etiğin bir pratik olarak nasıl yer aldığı, bu sorunun nasıl tartışıldığı önem arz etmektedir.Bu çalışma ile yalnızca bir meslek etiği olmayan ve siyasete ilişkin kanaatleri şekillendiren siyasal ahlakın Türkiye'deki sorunları, hem teorik açıdan hem de mevzuat ve siyasi partilerin yaklaşımları doğrultusunda değerlendirilmiştir.
Kamu Yönetimi
Miyoglobinürik akut böbrek yetmezliği iskelet kaslarının travmatik ya da travma dışı nedenlerle hasarlanması sonucu ortaya çıkan üremik bir sendromdur. Miyoglobinürik akut böbrek yetmezliği patogenezinde serbest radikallerin ve nitrik oksidin önemli rol oynadığı gösterilmiştir. Sarımsağın farklı organ ve dokularda antioksidan etki gösterdiği ve nitrik oksit düzeyini arttırdığı rapor edilmektedir. Sarımsağın deneysel miyoglobinürik akut böbrek yetmezliğinde etkilerini araştırmayı amaçladık.Çalışmamızda; Trakya Üniversitesi Deney Hayvanları Üretim ve Araştırma Laboratuvarı'nda yetiştirilen, 180-250 gram ağırlığında 40 adet Spraque-Dawley erkek sıçan kullanıldı. 1. ve 2. grup sıçanlar fizyolojik serum, diğer gruplar intramüsküler gliserol enjeksiyonundan 24 saat önce susuz bırakıldı. 1. ve 2. grup sıçanlara fizyolojik serum, 3. ve 4. gruplardaki sıçanlara %50'lik gliserol solüsyonundan 10 ml/kg'a göre bulunan toplam hacim eşit miktarlarda hafif eter anestezisi altında her iki arka bacak kaslarına enjekte edildi. 2. grup sıçanlara intramüsküler fizyolojik serum enjeksiyonundan 1 ve 24 saat sonra, 4. grup sıçanlara gliserol enjeksiyonundan 1 ve 24 saat sonra oral yolla 250 mg/kg dozunda sarımsak verildi. Gliserol enjeksiyonundan 48 saat sonra sıçanların rompun-ketamin anestezisi altında kan ve böbrekleri alındı. Böbrek dokusunda nitrik oksit, süperoksit dismutaz, katalaz, glutatyon peroksidaz enzim aktiviteleri, glutatyon, malondialdehit düzeyi; plazmada nitrik oksit, üre, kreatinin, sodyum ve potasyum düzeyleri; idrarda nitrik oksit, üre, kreatinin, sodyum, potasyum düzeyleri ile böbrekte histopatolojik değişiklikler incelendi.Çalışmamızın bulguları sonucunda 3. ve 4. grup arasında malondialdehit düzeyinde azalma ve doku nitrik oksit düzeyinde ve süperoksit dismutaz enzim aktivitesinde artma ile nekroz ve kast oranlarında azalma görüldü. Bu sonuçlar göz önüne alındığında sarımsağın miyoglobinürik akut böbrek yetmezliği üzerinde olumlu etkileri olduğu görüşündeyiz.
Fizyoloji
Bu çalışmada, ilgili yönetmelik koşullarına göre boyutlandırılmış bir betonarme düzlem çerçeve ile mevcut az katlı betonarme yapı stoğunu belirli ölçüde temsil eden bir düzlem çerçevenin deprem performanslarının belirlenmesi için, Deprem Bölgelerinde Yapılacak Binalar Hakkında Yönetmelik 2007'de tanımlanan doğrusal yöntemlerden Eşdeğer Deprem Yükü Yöntemi, doğrusal olmayan yöntemlerinden Artımsal Eşdeğer Deprem Yükü Yöntemi ve Zaman Tanım Alanında Hesap Yöntemi uygulanmış ve her üç yöntemle elde edilen sonuçlar karşılaştırılmıştır. Sonuç olarak, 2007 Türk Deprem Yönetmeliği'nde önerilen bu üç yöntem ile belirlenen kesit hasar bölgeleri, göz önüne alınan taşıyıcı sistem modellerinde, belirli oranda birbirine yakın sonuçlar verdiği saptanmıştır.
Deprem Mühendisliği
Amaç: ST-Segment yükselmesiz miyokard infarktüsü(NSTYMI) koroner arter hastalığının en çok görülen klinik tablolarından biridir. CHA2DS2-VASc skoru koroner arter hastalığı (KAH) risk faktörlerini içeren yeni bir skorlama sistemidir. Bu çalışmada CHA2DS2-VASc skorunun KAH yaygınlık ve ciddiyetini öngördürmedeki yerini araştırdık. Metot: Bu çalışmada retrospektif olarak 01.01.2013-31.12.2013 tarihleri arası Mustafa Kemal Üniversitesi Araştırma Hastanesi Kardiyoloji kliniğine yatışı yapılan NSTYMI tanısı ile anjiyografi yapılan 216 hasta çalışmamıza alındı. Bütün hastaların CHA2DS2-VASc ve SYNTAX skorları hesaplandı ve bunlar arasında korelasyon analizi yapıldı. Ayrıca hastalar SYNTAX skoru yönünden üç gruba (grup 1, skor<23; grup 2, skor 23-32; grup 3, skor >32) ayrılıp grupların CHA2DS2-VASc skorları karşılaştırıldı. Bulgular: Gruplar arasında yaş, cinsiyet, hipertansiyon (HT), diyabetes mellitus (DM), sigara içiciliği, glukoz, GFR, hemoglobin, SYNTAX skoru ve ejeksiyon fraksiyonu(EF) arasında anlamlı farklı olduğu görüldü. SYNTAX skoruna göre gruplara ayırdığımızda ise grupların sahip oldukları CHA2DS2-VASc skorları incelendiğinde Grup 2 ile 3 arasında anlamlı bir fark bulunmaz iken (3,3±1,7 ve 3,7±1,8, p=0.318), Grup 1'in hem Grup 2 (2,8±1,7 ve 3,4±1,7 p<0.001) ile hem de Grup 3 (2,8±1,7 ve 3,7±1,8, p<0.001) arasında anlamlı bir fark olduğu görülmüştür. SYNTAX skoru ile CHA2DS2-VASc skoru arasındayapılan korelasyon analizinde doğrusal bir ilişki olduğu görülmüştür(r=0.454, p <0.001). Sonuçlar: Bu çalışmada NSTYMI ile başvuran hastalarda CHA2DS2-VASc skoru ile koroner arter hastalığı yaygınlık ve ciddiyetini gösteren SYNTAX skoru korele bulunmuştur.
Kardiyoloji
BÖLÜM VIÖZETGiriş-Amaç: Embriyolarda görülen kromozom anomali oranının spontan abortuslardagörülen değerlere göre daha yüksek olduğu bilinmekte ve bu oran yaklaşık % 23 ile80 arasında değişmektedir. Çalışmamızın amacı:• Gelişimi durmuş embriyolardaki kromozomal durumun 13,16,18,21 ve22 nolu problar yardımı ile aydınlatılamsı• Gelişimi durmuş embriyolardaki kromozom anomali oranları ile aynısiklusta bulunan embriyoların canlılık oranları arasındaki ilişkiningösterilmesi• Gelişimi durmuş embriyolardaki kromozom sayı anomalileri ile aynısiklusta elde edilmiş sperm hücrelerindeki kromozomal durum ileapoptozis oranlarının ilişkilendirilmesidir.Gereç-Yöntem: Gelişimi durmuş 20 embriyo 13,16,18,21 ve 22 nolu kromozomprobları ile analiz edildi. Gelişimi durmuş embriyoların babalarından aynı siklusta eldeedilen sperm hücreleri X,Y ve 18 nolu kromozom probları analiz edildi. Spermhücrelerine ayrıca TUNEL test ile apoptozis testi uygulandı.Bulgular: Gelişimi durmuş embriyolardaki kromozom sayı anomali oranı % 80 olarakbulunmuştur. Embriyolarda görülen sayısal anomali oranı ile embriyolardaki canlılıkoranları ve spermlerdeki toplam anomali oranı arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır.Sperm apoptozisi ile embriyolarda görülen sayısal anomali oranları arasında ilişkisaptanmamıştır. Spermlerde görülen kromozom anomali sayısı ile spermiogramsonuçları arasında anlamlı sonuç saptanmıştır.Sonuç: Spermlerde görülen sayısal kromozomal anomali ve apoptozis sıklığı ileincelediğimiz embriyolarda görülen sayısal kromozomal anomaliler arasında ilişkibulunmamakta fakat baba adaylarından elde edilen spermiogram sonuçları ilegelişimi durmuş embriyolarda görülen sayısal anomaliler arasında anlamlı ilişkibulunmuştur.
Moleküler Tıp
Giriş ve Amaç: Koronavirüsler, hayvanlarda veya insanlarda hastalık yapabilen ve Orta Doğu Solunum Sendromu (MERS) ve Şiddetli Akut Solunum Sendromu (SARS) gibi hastalıklara neden olan geniş bir virüs familyasıdır. Yeni koronavirüs ailesi (SARS CoV 2) Aralık 2019'da Wuhan şehrinde ortaya çıkmış ve pnömoni, pulmoner ödem, ARDS, multiorgan yetmezliği ve ölüme varan tablolar oluşturan bir solunum yolu enfeksiyonu sebebidir. Tedavi çalışmaları devam etmekle beraber şu an hidroksiklorokin, azitromisin, plazma tedavisi ve favipravir gibi anti viraller kullanılan ilaçlardır. Bu hastalık %3,8 oranında ölüm meydana getirmektedir. Yayılımını azaltmak amaçlı çeşitli önlemler alınmıştır. Aile sağlığı merkezleri (ASM) çocuk, gebe, yaşlı, kronik hastalığı olan hastalar ve birtakım sağlık belgeleri için başvuran kişilere hizmet veren birinci basamak sağlık merkezleridir. Pandemi varlığında aile hekimleri, ASM'lere başvuranlar arasında virüs iletimini kısıtlamakla görevlidir. Bu nedenle triaj yapılması vaka sayılarının kontrolü için gereklidir. ASM'lere başvuran hastaları korumak ancak bu şekilde mümkün olmaktadır. Tüm bu nedenlerden ötürü, COVID-19 ile mücadele eden aile sağlığı merkezlerini incelemeyi tezimizde amaç edindik. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız kesitsel tipte bir araştırma olarak planlanmıştır. Ankara Çank aya Emek ASM 'ye başvuran hastalara pandemi sürecindeki ASM başvurularıyla ilgili 21 sorudan oluşan bir anket uygulandı. Analizlerde SPSS 22.0 paket programı kullanıldı Katılımcılara ilişkin sosyodemografik özellikler betimsel olarak incelenmiştir. Hastaların niceliksel değerlerinin normal dağılıma uygunluğu Shapiro Wilk yöntemi ile test edilmiştir (p<0,05). Bu değişkenlerin Normal dağılıma uygun olmamasından dolayı Mann Whitney U ve Kruskal Wallis testleri kullanılarak karşılaştırmalar yapılmıştır. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında, Marginal Homogenity, Pearson Ki Kare testi ve Fisher Exact test kullanıldı, Karşılaştırmaların Sonuçları %95, %99 güven aralığında; p<0,05, p<0.01 anlamlılık düzeyinde değerlendirilmiştir. Bulgular: Araştırmamıza katıla n 250 hastadan %57,60 ı kadın, %42,40 ı erkek olarak belirlenmiştir. Katılımcıların ortalama yaşı 44,88 olarak bulundu. Araştırmamıza katılan hastaların %73.60 'ı ASM başvurularının arttığını belirtirken, %26.40'ı artmadığını belirtti. Katılımcılara yöneltilen 21 soruluk ankette pandemi sürecindeki bu artışın nedenlerine baktığımızda %42.80(n=107) oranla aşı ve ve %40.00(n=100) oranla muayene olarak saptadık. Sonuç: Covid-19 pandemisinde ASM'lere başvuru sayılarında ve başvuru nedenlerinde çok anlamlı değişiklikler tespit edilmiştir. Çalışmanın tüm bölümlerinde elde edilen sonuçlarda ASM'lere başvuru sayıları artmıştır. Buradan çıkabilecek en önemli sonuç;ASM'lerin işlevinde de artma olduğu sonucudur. Çalışmanın başvuru nedenlerine göre analizinde görülmektedir ki pandemi öncesi en çok gelen grup ilaç reçetesi iken pandemide aşı olmaya gelen hasta sayısında ve herhangi bir şikâyeti olup muayene olmaya gelen hasta sayısında ise ciddi bir artış olduğu görülmektedir.Bu nedenle pandemi sürecinde ASM'nin taşıdığı yük hafifletilmelidir. Birinci basamağa olan yoğunluk azaltılmalıdır.
Aile Hekimliği
Bu çalışmanın amacı, disleksili çocuklarda kaba motor becerileri, motor planlama, görsel algı becerileri, reaksiyon hızı, yürütücü işlevlerin okuduğunu anlamaya etkisini incelemektir. Çalışma grubunu 7-12 yaş arasında 64 disleksi tanılı çocuk oluşturmuştur ve Hacettepe Üniversitesi Ergoterapi bölümü, pediatri ünitesine başvuran çocuklar arasından rastgele seçilmiştir. Kontrol grubu (n=64) sosyal medya ilanı yolu ile katılmaya başvuran gönüllü bireyler arasından seçilmiştir. Çocukların kaba motor becerileri için Bruininks-Oseretsky Motor Yeterlik Testi-2 Kısa Formun (BOMYT 2-KF) bilateral koordinasyon, denge, hız ve çeviklik maddeleri, motor planlama için Dinamik Ergoterapi Biliş Ölçeği-Çocuk (DEBÖ-Ç) versiyonunun motor taklit, obje kullanımı ve sembolik eylemleri içeren 3 alt parametre, görsel algılama becerileri için Görsel Algı Beceri Testi-3 (GABT-3) görsel ayırt etme ve şekil zemin parametreleri, reaksiyon hızını değerlendirmek için bilgisayar programı, yürütücü işlevlerini değerlendirmek için Yürütücü İşlevler ve Aktivite Rutinleri Ölçeği (YİARÖ) kullanıldı. Bu becerilerin okuduğunu anlamaya etkisini incelemek için Sesli Okuma Becerisi ve Okuduğunu Anlama Testi II (SOBAT II)'nin A formunda bulunan 13 metin kullanıldı. Disleksili çocuklarda yapılan yol modeline göre motor planlama (ß=0,536, p=0,002) ve görsel algı-şekil zemin algısı alt parametresinin (ß=0,380, p=0,002) okuduğunu anlama üzerinde doğrudan etkisi bulundu. Kaba motor beceri (ß=0,942, p=0,002) motor planlama ölçümü üzerinden okuduğunu anlama üzerinde dolaylı bir etkiye sahipti. Tipik gelişim gösteren çocuklarda yapılan yol analizine göre yürütücü işlevler (ß=0,439, p=0,002), görsel algı-görsel ayırt etme alt parametresinin (ß=0,623, p=0,002) okuduğunu anlamaya doğrudan etkisi vardı. Görsel reaksiyon hızı (ß=-0,592; p=0,002), motor planlamanın (ß=0,218; p=0,002) ise yürütücü işlevler üzerinden okuduğunu anlamaya dolaylı olarak etkisi vardı. Okumayı etkileyen faktörler, tipik gelişim gösteren çocuklar ile disleksi olan çocuklar arasında farklıydı. Bu çocuklarla çalışan sağlık profesyonelleri ve öğretmenler bunun farkında olmalıdırlar.
Ergoterapi
Trafik kökenli ağır metal kirliliği çevre kirliliğine neden olan en önemli problemler arasında gelmektedir. Son yıllarda yeni üretilen arabalarda katalitik konvektörler kullanılmasına rağmen trafiğe bağlı ağır metal kirliliği halen süregelmektedir. Bu şekilde ağır metaller özellikle yol kenarlarındaki tarlalarda besin zinciri vasıtası ile insanlara ulaşmaktadır ve böylece ağır metaller ciddi derecede sağlık sorunlarına neden olmaktadır. Bu nedenlerden dolayı çalışmada Samsun il merkezi ve çevresinde trafik yoğunluğu farklı olan yerlerde ağır metal kirliliğini belirlemede yol kenarında bulunan egzotik bitkilerin yaprakları kullanılmıştır ve bu yapraklarda kurşun (Pb), çinko (Zn), kadmiyum (Cd), bakır (Cu), demir (Fe), nikel (Ni), mangan (Mn) ve kobalt (Co) elementlerinin birikimi çalışılmıştır. Toplanan yapraklar saf su ile yıkanarak yıkamanın ağır metal konsantrasyonunda etkisi olup olmadığına bakılmıştır. Bu bitkilerin biyomonitor olarak kullanılma olanakları belirlenmeye çalışılmıştır. Çalışma verilerine göre Phoenix dactylifera bitkisinin çok iyi bir biyoindikatör olduğunu, bunu takiben ise Nerium oleander ve Mauritia flexuosa bitkilerinin geldiğini söylemek mümkündür. Agave americana bitkisi ise biyoindikatörlük açısından diğer türlere göre elverişsizdir. Çalışma alanlarından alınan yaprak örneklerinde ağır metallerin bulunma miktarı bakımından Zn>Fe>Mn>Cu>Ni şeklindedir. Pb, Co ve Cd elementleri hiçbir örnekte tespit edilememiştir. Ayrıca trafik yoğunluğu fazla olan yerlerde ağır metal birikimi gözlemlenmiştir ve yıkanan bitki yapraklarındaki ağır metal konsantrasyonlarında da düşüş olduğu gözlemlenmiştir.
Botanik
Ağustos 2008-Ocak 2009 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalına başvuran, primer açık açılı glokom tanısı almış 60 hasta çalışmaya dahil edildi. Otuz hastaya latanoprost %0.005-timolol maleat %0.5 sabit kombinasyonu (birinci grup), 30'una latanoprost %0.005 monoterapisi (ikinci grup) başlandı. Hastaların tedavi öncesinde görme keskinliği, Goldmann üç aynalı lensi ile açı muayenesi, Goldmann applanasyon tonometresi ile göz içi basıncı ölçümü, ultrasonik pakimetri ile korneal kalınlık ölçümü, Octopus 900 otomatik perimetrisi ile görme alanı ölçümü yapıldı. Hastalar 10. gün, 1. ay, 3. ay ve 4. ay olmak üzere dört kere kontrole çağrıldı. Her kontrollerinde görme muayenesi, göz içi basıncı ölçümü tekrarlandı. İzlem süresi sonunda korneal kalınlık ve görme alanı muayenesi tekrarlandı. Latanorost%0.005-timolol maleat %0.5 sabit kombinasyonu (LTSK) alan hastalarda, latanoprost %0.005 monoterapisi alan hastalara göre istatistiki olarak anlamlı fark bulunmasa da, klinik gözlemlerimiz LTSK kullanan hastaların göz içi basınçlarının daha düşük olduğunu gösteriyordu. Göz içi basıncındaki günlük dalgalanmayı değerlendirmek için, 3.ayda sabah 08:00 akşam 18:00 arasında beş ölçüm yaptık. Birinci grupta diurnal ritm istatistiki olarak anlamlıydı.Her iki grupta da başlangıç ve tedavi sonrası görme alanı ölçümleri değerlendirildi. Birinci grupta başlangıçta MD 2.40 ± 1.93 dB, dördüncü ayın sonunda 1.27±1.04 dB olarak bulundu. Sonuç istatistiki olarak anlamlıydı. İkinci grupta ise başlangıçta MD 3.50 ± 2.01dB 4. ayın sonunda 3.05 ± 2.45dB olarak bulundu. Bu fark istatistiki olarak anlamlı değildi. Her iki grupta da en sık yanma, batma, kızarıklık gibi yan etkiler görüldü. Görme bulanıklığı veya herhangi bir sistemik yan etki görülmedi. Her iki grupta 4. ayın sonunda korneal kalınlıkta bir miktar azalma tespit edildi. Bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi.Latanoprost %0.005-timolol maleat %0.5 sabit kombinasyonu, göz içi basıncını daha etkin bir şekilde düşürmesi, görme alanı üzerine olumlu etkileri, gün içi dalgalanmanın çok az olması, hastaların tedaviye uyumunun iyi olması, yan etkilerinin az olması sebebiyle, primer açık açılı glokom hastalarında tercih edilebilir bir ilaçtır.
Göz Hastalıkları
Demirci (Manisa) Neojen Havzası içerisindeki tüf birimi (Akdere Tüfü) ile ilişkili zeolit oluşumları bu tez çalışmasının ana konusunu oluşturmaktadır. Bu tez ile Akdere Tüfü'nün zeolitleşmesi jeolojik, mineralojik-petrografik, jeokimyasal ve oluşum koşulları açısından açıklanmaya çalışılmıştır. Batı Anadolu'da Miyosen yaşlı volkano-sedimanter havzalardan birisi olan, KD-GB uzanımlı Demirci Havzası, tüf birimi içerisinde zeolit grubu bir mineral olan klinoptiloliti yüksek oranda içermektedir. Yaklaşık 1000 m kalınlığındaki Neojen yaşlı volkanoklastik seri Menderes Masifi'nin Paleozoik yaşlı metamorfikleri (gnays, şist ve mermer) üzerine uyumsuzlukla gelmektedir. Neojen seri, en altta, kaba ve ince klastiklerden oluşmakta olup blok, çakıl, kum, silt boyutlu elemanların silt-kil- boyutlu matrikste tutturulmuş litolojileridir. Bu birimlerin üzerine riyolitik-riyodasitik karakterli, zeolitik özellikte ve yaklaşık 60 m kalınlığındaki Tüf Birimi (Akdere Tüfü) gelmektedir. Tüf birimi kül, toz boyutlu cam parçaları ve pumis parçalarından ve az oranda da mineral parçalarından oluşmaktadır. Akdere Tüfünün üzerine uyumlu olarak kumtaşı, kireçtaşı, çamurtaşı, şeyl, tüf/tüfit ardalanmalı Üst Gölsel Birim gelmektedir. Bu birim, altındaki tüf biriminin devamı olarak gölsel ortamda çökelmiş olan kısmen karbonatlı klastiklerden oluşmaktadır. Stratigrafik olarak en üstteki birim ise güncel alüvyonal çökellerdir. Petrografik-polarizan mikroskop ile incelenen tüflerde cam ve pumis parçalarının tüm örneklerde ana bileşen oldukları tespit edilmiştir. Camsı malzemenin % 80`in üzerinde olması incelenen tüflerin camsı (vitrik) tüf sınıfına girdiğini göstermektedir. Örnekler genelinde camsı malzeme haricinde gözlemlenen mineraller ise kuvars, plajioklaz, biotit, muskovit ve amfiboldür. Örneklerin XRD inceleme sonuçlarına göre ise klinoptilolit en yaygın mineral olup, eşlik eden mineraller ise Opal-CT (opal-kristobalit/tridimit), smektit, kuvars, feldspat ve mikadır. Tüflerin kimyasal bileşim tespiti için çalışma alanından derlenen örneklere kimyasal analiz yapılmıştır. Kimyasal analiz sonuçlarına göre örnekler, % 71-75 aralığında SiO2, % 9- 12 aralığında Al2O3, % 0.9-2.3 aralığında Fe2O3, % 2.6-3.9 aralığında K2O, % 1.6-3.0 aralığında CaO, % 0.6-1.1 aralığında MgO ve % 0.1` den az oranda Na2O içermektedir. Jeokimya verilerine göre tüfler riyolitik-riyodasitik-dasitik türünde ve kalkalkalin seri karakterlidir. Analiz edilen örneklerin tektonik ortamlarının volkanik ada yayı olduğu tespit edilmiştir. Zeolitik tüflerdeki nadir toprak element değerleri ise ƩREE: 89.58-177.87 ppm, ƩLREE: 89.79-155.80 ppm, ƩMREE: 9.10-16.78 ppm ve ƩHREE: 2.64-12.34 ppm arasında değişmektedir. Zeolitleşme ile beraber Ba, Nb, Nd, P, Hf, Zr, Ti ve Tb fakirleşmesi, Rb, Th ve U zenginleşmesi, negatif Eu anomalisi ve hafif toprak elementleri zenginleşme tespit edilmiştir. Zeolitleşme ile meydana gelen en önemli artış gösteren iz element ise Cs'dur. Örnekler üzerinde gerçekleştirilen taramalı elektron mikroskop (SEM) çalışmalarına göre örneklerin yüksek oranda klinoptilolit, smektit, opal-CT mineralleri içerdiği görülmüştür. Akdere Tüfü'ne ait klinoptilolitlerin K-Ca-klinoptilolit ve kısmen de K-Na-Ca- klinoptilolitler türü oldukları tespit edilmiştir. Zeolitleşmenin yanında silisleşmenin ve killeşmenin varlığı, Opal-CT ve smektit mineralleri ile ortaya konmuştur. Çalışma kapsamından derlenen örnekler ile zeolit oluşumu endüstriyel olarak kalitesine göre sınıflandırılmıştır. % 85 üzerinde klinoptilolit içeren alanlar endüstriyel olarak yüksek kaliteli "Zeolit Fasiyesi (K1)" olarak tanımlanmıştır. % 85 ila % 50 oranında zeolit ile opal minerali içeren alanlar ise "Zeolit + Silis Fasiyesi (K2)" ve % 50 den az oranda zeolitin yanı sıra silis ve smektit grubu kil mineralleri içeren alanlar ise "Zeolit + Silis + Kil Fasiyesi (K3)" olarak sınıflandırılmıştır. Tüf biriminin zeolit içermeyen, muhtemelen havza kenarı fasiyesi olan ve yoğun olarak volkanik cam ve kısmen opal (amorf opal ve opal-CT) ile smektit içeren alanlar "Taze Cam + Silis + Kil Fasiyesi (K4)" olarak gruplandırılmıştır.
Jeoloji Mühendisliği
Dünya'da küresel ısınmanın da etkisiyle sayıları ve toplumlar üzerinde oluşturduğu olumsuz etkileri artmakta olan afetler, toplumdaki insanların sağlık hizmeti ihtiyacını karşılamak için uğraşan ve özellikle afet zamanlarında yoğun emek veren sağlık çalışanlarının psikolojik sağlığı üzerinde olumsuz sonuçlara yol açmaktadır. Bu çalışmada, olağanüstü durumlardan biri olarak tüm dünyayı etkisi altına alan COVID-19 pandemi sürecinde sağlık çalışanlarının psikolojik sağlık durumunu gösteren depresyon, anksiyete ve stres düzeylerinin, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) düzeyine olan etkisini incelemek; ayrıca depresyon, anksiyete, stres ve TSSB düzeylerinin profesyonel yaşam kalitesi (mesleki tatmin, tükenmişlik, ikincil travmatik stres (İTS)) üzerine etkisini ortaya koymak amaçlanmaktadır. Çalışmada sağlık çalışanların depresyon, anksiyete, stres, TSSB, mesleki tatmin, tükenmişlik ve İTS seviyelerinin sosyo-demografik özelliklerine ve COVID-19 ile ilgili değişkenlere göre farklılaşıp farklılaşmadığının ortaya koyulması da çalışmanın bir diğer amacıdır. Bu kapsamda Giresun ilinde pandemi hastanesi olarak ilan edilen Giresun Üniversitesi Prof. Dr. A. İlhan Özdemir Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çalışan sağlık çalışanlarından tabakalı örnekleme yöntemi kullanılarak 450 doktor, hemşire/ebe, sağlık teknikeri/teknisyeni/tıbbi sekreter/memuru, diğer tıbbi sağlık çalışanlarına 1 Haziran – 31 Ağustos 2021 tarihleri arasında araştırmacı tarafından yüz yüze anket yoluyla ulaşılmıştır. Ankette sırasıyla Depresyon, Anksiyete ve Stres (DASS-21) Kısa Formu Ölçeği, DSM-5 için Travma Sonrası Stres Bozukluğu Kontrol Listesi (PCL-5) ve Profesyonel Yaşam Kalitesi Ölçeği (ProQOL-V)kullanılmıştır. Araştırmada ProQOL-V ölçeğinin Türkçe'ye uyarlanmasında faktör analizleri ve Cronbach alfa katsayısı; tanımlayıcı analizlerde frekans, yüzde, ortalama ve standart sapma; araştırma değişkenlerinin sosyo-demografik değişkenlere ve COVID-19 değişkenlerine göre farklılaşıp farklılaşmadığının tespiti için t-testi ve ANOVA; depresyon, anksiyete, stres, TSSB'nin mesleki tatmin, tükenmişlik, İTS üzerindeki etkilerini belirlemek için çoklu doğrusal regresyon analizi yapılmıştır. Tüm bu analizler için SPSS 26.0 ve AMOS 21.0 programlarından faydalanılmıştır. Analiz sonucunda, ProQOL-V ölçeğinin Türkçe versiyonunun geçerli ve güvenilir olduğu; sağlık çalışanlarının %64'ünde depresyon, %59'unda anksiyete, %48'inde stresin hafif ve üstü seviyede olduğu, yaklaşık yarısında (%49) TSSB'nin var olduğu, %96'sında mesleki tatmin, %83'ünde tükenmişlik ve %44'ünde İTS orta ve üstü seviyede olduğu görülmüştür. Kadınlarda anksiyete ve TSSB seviyesinin erkeklere göre daha yüksek; 18-25 yaş aralığında depresyon ve anksiyete seviyesinin 26-30 yaşa göre daha yüksek; hemşirelerin, özellikle de genç hemşirelerin psikolojik sağlık durumlarının diğer meslek gruplarından daha kötü seviyede; 2-5 yıl arası çalışanların tükenmişlik düzeylerinin 10 yıl üstü tecrübelilere göre daha yüksek; laboratuvar çalışanlarının diğer bölümlere göre psikolojik sağlık durumunun daha iyi ve yoğun bakım ile acil servislerde çalışanların tükenmişlik seviyelerinin daha fazla; COVID-19 sebebiyle bir yakınını ya da hastasını kaybeden, bu süreçte istifa etmeyi düşünen ve COVID-19'u ailesine, arkadaşlarına veya yakınlarına bulaştırmaktan korkan sağlık çalışanlarının depresyon, anksiyete, stres ve TSSB seviyeleri diğerlerine göre daha yüksek; COVID-19 temaslısı olarak sağlık hizmetine devam eden sağlık çalışanlarının depresyon, anksiyete, stres, TSSB, tükenmişlik ve İTS seviyelerinin daha yüksek; COVID-19'lu hastalara bire bir hizmet vererek ön saflarda çalışan sağlık çalışanlarının mesleki tatmin, tükenmişlik ve İTS seviyelerinin daha yüksek; pandemi sürecinde istifa etmeyi düşünen sağlık çalışanlarında mesleki tatmin seviyesi daha düşük, tükenmişlik ve İTS seviyeleri daha yüksek; COVID-19 döneminde ailesine, arkadaşlarına veya yakınlarına virüs bulaştırmaktan korkan sağlık çalışanlarının mesleki tatmin seviyesi daha yüksek; bu dönemde psikolojik destek alan sağlık çalışanlarının mesleki tatmin ve TSSB seviyeleri destek almayanlara göre daha yüksek çıkmıştır. Araştırmada ayrıca, depresyon arttıkça TSSB'nin ve tükenmişliğin arttığı, mesleki tatminin azaldığı; anksiyete arttıkça beklenenin aksine TSSB'nin azaldığı ve mesleki tatminin arttığı; stres arttıkça TSSB'nin arttığı, TSSB seviyesi arttıkça ise İTS'nin arttığı görülmüştür. Araştırma bulguları doğrultusunda sağlık yöneticilerine ve sağlık politikası yapıcılarına önerilerde bulunulmuştur.
Sağlık Kurumları Yönetimi
Bu yüksek lisans tez çalışması, Sivas ilinin yaklaşık 70 km. güneydoğusunda ve 1/25.000 ölçekli Sivas J 38 a2, J 38 b1, J 38 b2 ve J 38 b4 paftalarının birleşim yerlerini kapsayan bölgede yüzeyleyen Üst Kretase yaşlı Divriği Ofiyolitli Karışığı içerisinde gözlenen farklı litolojilerin arazi ve uzaktan algılama çalışmalarıyla belirlenmesini amaçlayan iki ayrı bölümden oluşmaktadır.İnceleme alanı içerisinde, birimlerin uzaktan algılama ile yüksek doğrulukla ayırt edilebilmesi amacıyla doğal (güneş ışığı) veya yapay ışığın minerallerden veya maddelerden yansıtma ve yutulma değerlerini ölçen ve bu ölçümleri grafiksel olarak sunan spektroradyometre kullanılarak, kayaç türleri üzerinde arazi ve laboratuvarda olmak üzere ölçümler gerçekleştirilmiştir. Ölçümler sonucu elde edilen spektral yansıma eğrileri birlikte değerlendirilmiş ve sonuçları yeryüzü incelemelerinde kullanılan ASTER uydu verisinin bant aralıkları ile örtüştürülerek yorumlanmıştır.Tezin ikinci bölümünü oluşturan uzaktan algılama çalışmaları, arazide gözle ayırt edilemeyen ofiyolitik kayaçların uydu görüntüleri ve spektralar yardımıyla belirlenebilmesi açısından öncelikli olarak önem taşımaktadır. Bilindiği gibi ofiyolitik kayaçlar arazide genellikle yeşil renkli kayaçlardan oluşmakta ve insan gözü tarafından kolaylıkla ayırt edilememektedir. Bunların ayırt edilmesi, genellikle araziden toplanan petrografik amaçlı kaya örneklerinin incelenmesi veya jeokimyasal yöntemlerle gerçekleştirilebilmektedir. Oysa insan gözünün görebildiği elektromanyetik radyasyon aralığı olan 0.4-0.7 µm arasındaki bölge dışında özellikle yansıyan kızılötesi ve termal kızılötesi bölgelerden de görüntü alabilen algılayıcılar yardımıyla elde edilen görüntülerde bu ayrım şansı bulunmakta ve spektral zenginleştirme yöntemleriyle daha da artırılmaktadır. Bu çalışmada önemli olan diğer bir nokta ise inceleme alanı ve çevresinde geniş sahalarda yüzeyleyen kromit cevherleşmelerinin varlığıdır. Kromit cevherleşmeleri bölgede KD-GB doğrultusunda geniş sahalarda yüzlekler vermektedir. Literatürde uzaktan algılama yöntemleriyle ofiyolitik kayaçlar içerisinde yer alan kromit cevherleşmelerinin saptanmasına yönelik bazı çalışmalar bulunmaktadır (Ninomiya, 2003; Rowan ve diğ. 2004, 2005; Khan ve diğ., 2006, Khan ve Mahmood, 2008). Bu çalışmalarda ofiyolitik kayaçların ayrımlanması ve içerisindeki kromit cevherleşmelerinin spektral zenginleştirmelerle saptanmasına yönelik çeşitli yöntemler bulunmaktadır. Söz konusu yöntemler bu çalışmada da uygulanarak kromit cevherleşmelerinin yerlerinin bulunması hakkında bir yaklaşım sunmaya çalışılmıştır.
Bilim ve Teknoloji
Son evre karaciğer hastalığı olan hastalarda kalp fonksiyonu istirahatte normal gibi görünmektedir, ancak farmakolojik veya fizyolojik stres koşulları altında kalp fonksiyonu bozulmuştur. Sirotik kardiyomiyopati, beta adrenerjik sinyal yolağındaki anormallikler, kardiyomiyosit plazma membranındaki bozukluklar, artmış sitokin seviyesi gibi çeşitli altta yatan patogenetik mekanizmalara sahip klinik bir sendromdur. Koroner mikrovasküler disfonksiyonun sirotik kardiyomiyopati gelişimindeki rolü bilinmemektedir. Koroner akış rezervinin (CFR) transtorasik ekokardiyografi ile değerlendirilmesi, mikrovasküler disfonksiyonu değerlendirmek için invazif olmayan bir yöntemdir. Bu çalışmada son dönem karaciğer hastalığı olan hastalarda CFR'yi değerlendirerek koroner mikrovasküler disfonksiyonu değerlendirmeyi amaçladık. Koroner arter hastalığı veya diabetes mellitusu olmayan otuz sekiz sirotik hasta ve 32 sağlıklı denek incelendi. Koroner akış, başlangıçta sol ön inen arterin orta-distal kısmından ve hiperemik durumda dipiridamol infüzyonundan sonra darbeli Doppler ile ölçüldü. CFR, hiperemik ile başlangıç ​​tepe diyastolik akış hızının oranı olarak hesaplandı. Hastaların ortalama yaşı 44.0 ± 11.2 idi ve hastalar ile kontroller arasında yaş ve cinsiyet açısından fark yoktu. Hipertansiyon, hiperlipidemi, sigara kullanımı ve ailesel koroner arter hastalığı öyküsü gibi koroner arter hastalığı risk faktörlerinin görülme sıklığı da iki grup arasında benzerdi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında sirotik hastalarda ortalama CFR daha düşüktü (2.01 ± 0.31 ve 2.84 ± 0.62; p <0.0001). Artan yaş, artmış miyokardiyal kitle, yüksek AST ve ALT, düşük hemoglobin, yüksek CFR, azalmış kolesterol ve trombosit seviyeleri, CFR'deki azalmayla ilişkili bulundu. Bununla birlikte, tüm bu faktörler arasında sadece hemoglobin seviyesi ve yaş, bozulmuş CFR için bağımsız öngörücülerdi. CFR, son dönem karaciğer hastalığında bozulmuştur. Bu bulgu, sirotik hastalarda koroner mikrovasküler disfonksiyona işaret etmektedir. Koroner mikrovasküler disfonksiyon, bu hastalarda sirotik kardiyomiyopati ve aterosklerotik kalp hastalığının gelişimine potansiyel olarak katkıda bulunabilir.
Kardiyoloji
MikroRNA'lar (miRNA), 20-30 nükleotid uzunluğunda protein kodlamayan endojen küçük RNA'ların sınıfını oluşturan RNA molekülleridir. Birçok kanserde onkogen veya tümör baskılayıcı gen olarak görev aldığı birçok araştırma ile kanıtlanmıştır. Bu miRNA'lar aynı zamanda hücre düzenlenmesi, gelişim, apoptosis ve metastaz gibi birçok biyolojik sürece katkıda bulunmaktadırlar. Bunun gibi birçok özellik daha miRNA'ların çalışılmasını ilginç hale getirmektedir. Daha önce birçok miRNA üzerinde çalışmalar yapılmış fakat miR-105 ailesinin üyelerinden olan miR-105-5p miRNA'sı ile ilgili çok fazla çalışma mevcut değildir. Bu araştırmanın amacı; miR-105-5p miRNA'sının akciğer (A549), meme (MCF7) ve rahim ağzı (HeLa) kanserleri üzerindeki etkisini incelemektir. Bu amaç doğrultusunda, transfeksiyon yöntemi kullanılarak miR-105-5p'nin knokdown ve over ekspresyon koşulları sağlanmıştır. Bu koşullar altındaki hücreler; proliferasyon deneyi kurularak artış hızları, koloniformasyon deneyi ile de koloni oluşturma özellikleri açısından gözlemlenmiştir. Ayrıca RT-PCR yapılarak miR-105-5p'nin bu kanserlerdeki apoptoz ve kök hücre ilişkili genlerine etkileri de incelenmiş ve bu genleri onkogen veya tümör baskılayıcı yönden etkilediği görülmüştür. Ayrıca ekspresyonu arttırılan miR-105-5p'nin her üç hücre hattında da hücrelerin artış hızını ve koloni oluşturma özelliklerini de bastırmıştır. Bu sonuçlardan hareketle miR-105-5p'nin hedefe yönelik tedavi olarak kullanılabileceği düşünülmektedir.
Biyoteknoloji
ÖZET Bir uygarlığın kendisinden farklı olan uygarlıklara yönelik ilgisi biçiminde tanımlayabileceğimiz egzotizm teriminin doğmasına yol açan egzotik sıfatı, ilk defa Francois Rabelais tarafindan, Le Quart Livre (Dördüncü Kitap, 1548) adlı yapıtında, Afrika ve Asya'ya özgü döşemeleri, hayvanları, balıklan, kuşları ve çeşitli mallan nitelendirmek amacıyla kullanılmıştır. Yerleşik olana karşılık yabancıl olanı çağnştıran egzotizm, zamanla bir anlam genişlemesine uğramış ve bir uygarlığın kendisini tanımlamasında en sık başvurulan karşıtlıklardan birisi haline gelmiştir. Egzotizm, Orta Çağ'a damgasını vuran Haçlı Seferleri sırasında İslâm uygarlığı ile karşılaşan Haçlıların zihinlerinde biçimlendikten sonra, XVIII. yüzyılda Aydınlanma dönemi Fransız düşünürlerinin dinsel bağnazlığı ve toplumsal değerleri eleştirirken kullanmış oldukları egzotik unsurlarla olgunluğa erişmiştir; yani, birinci dönemde, egzotizm bir uygarlığın başka bir uygarlığa karşı kendisini savunması sırasında belirirken, ikinci dönemde, bir uygarlığın başka bir uygarlığın gerçek veya kurmaca görüntüsünden yararlanarak, kendi kendisini eleştirmesi için bir araç olarak görülmüştür. XX. yüzyılda ise egzotizm, bu iki anahattın dışında bulunan başka bir hatta ilerlemiş ve Marguerite Duras'nın Pasifik'e Karşı Bir Bent, Georges Perec'in Şeyler, Simonne Jacquemard'ın Berberi Evliliği, J.M.-G. Le Clezio'nun Çöl, Michel Tournier'nin Altın Damla adlı romanlarında belirlediğimiz üzere, karşıt egzotizm, karşıt sömürgecilik, halk- merkezcilik, evrenselcilik gibi unsurlarla beslenmiş ve hem kendi uygarlığına yabancılaşan, hem de başka bir uygarlığa uyum sağlamayı başaramayan ve ortada kalan bireyin dramını sergileyecek biçimde bir gelişme göstermiştir.
Fransız Dili ve Edebiyatı
Servikal Lenf Nodüllerinin Benign-Malign Ayrımında Ultrasonografinin Etkinliği Amaç: Çalışmamızın amacı benign ve malign servikal lenf nodüllerinin ayırıcı tanısında B-mod US, renkli Doppler US ve sonoelastografi bulgularının etkinliğini İİAB (ince iğne aspirasyon biyosisi) sonuçları ile karşılaştırarak değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma fakülte etik kurulu tarafından onaylandı ve tüm hastalardan yazılı onam alındı. Çalışmamıza Ocak 2014 - Aralık 2015 tarihleri arasında servikal lenfadenopati tespit edilen ve ince iğne aspirasyon biyopsi (İİAB) işlemi için Radyoloji Anabilim Dalı'na gönderilen, yaşları 19-79 arasında değişen 41 olguda bulunan 41 lenf nodülü (malign, n=19; benign, n=22) dahil edildi. Tüm lenf nodülleri, gerçek zamanlı B-mod ve renkli Doppler ultrasonografi ile değerlendirildi. Görüntüleme sırasında lenf nodüllerinin kısa aks, kısa/uzun aks oranı, hilus varlığı, ekojenitesi, mikrokalsifikasyon varlığı, vaskülariteleri değerlendirildi. Renkli Doppler US'de lenf nodülleri vaskülarizasyon tiplerine göre 5 gruba ayrıldı. US elastografi incelemesinde lenf nodülleri içerdikleri sert alan yüzdelerine göre skorlandı ve 5 gruba ayrıldı. Her lenf nodülünden gerinim oranı hesaplandı. Lenf nodüllerinin benign ve malign ayrımında histopatolojik bulgular, klinik ve laboratuar verileri referans olarak alındı ve görüntüleme bulguları ile karşılaştırıldı. Bulgular: Benign grupta granülamatöz lenfadenit (n=2), akut lenfadenit (n=20) olguları, malign grupta ise lenfoma (n=3) ve metastaz (n=16) olguları vardı. . Metastazlar, papiller CA, medüller CA, adenokarsinom, skuamoz hücreli karsinom ve küçük hücreli karsinom idi. Benign ve malign lenf nodülünü ayırtetmede duyarlılık, özgüllük ve doğruluk yüzdeleri sırasıyla, kısa aks çapı %57,8, %63,6, %60,9, kısa/uzun aks oranı %63,6, %68,4, %65,8, ekojenite %89,4, %81,8, %85,3, hilus %89,4, %81,8, %85,3, renkli Doppler US %100, %72,7, %60,9 ve US elastografi %78,9, %63,6, %56 olarak hesaplanmıştır. ROC (Receiver-operating characteristic curve analysis) eğrisi kullanılarak gerinim oranı için en iyi kesim değeri (cut-off değeri) 1,18 olarak belirlendi. Gerinim oranının duyarlılık, özgüllük ve doğruluk yüzdeleri sırasıyla, %78,9, %68,1, %53,6 olarak hesaplandı. Sonuç: Benign ve malign servikal lenf nodüllerinin ayırıcı tanısında B-mod US incelemesine ek olarak renkli Doppler US ve sonoelastografinin eklenmesi gereksiz lenf nodu biyopsilerinin sayısını azaltacağı düşüncesindeyiz. Anahtar Sözcükler: Ultrasonografi, US elastografi, lenf nodu
Radyoloji ve Nükleer Tıp
Giriş: Nazal polipli kronik rinosinüzit (KRS+NP) gelişiminde birden fazla inflamatuar mekanizma dinamik olarak etkileşim halinde yer alır. İnflamasyonun gelişiminde mukozal yüzeyde konak ve çevresel faktörler arasındaki ilişkinin bozulması sebep olmaktadır. Çevresel faktörlerin en önemli kısmını mikroorganizmalar oluşturmaktadır. Gelişen yeni nesil dizileme teknikleri ile mikrobiyomda yer alan mikroorganizmaları hızlı ve isabetli bir şekilde tanımlamak mümkün olmuştur. Materyal Metot: Çalışmaya 28 gönüllü dahil edildi (10 kişi kontrol grubu, 10 kişi opere olmamış KRS+NP, 8 kişi daha önce opere olmuş KRS+NP). Tüm katılımcılardan endoskopik bakı altında swab ile orta meatustan sürüntü örneği alındı. DNA ekstraksiyonu sonrası Swift Amplicon 16S+ITS kiti ile kütüphane oluşturulup Illumina Miseq ile dizileme yapıldı. QIIME2 kullanılarak sekans analizi yapıldı. 16S için Silva v138 ITS için UNITE v8,2 veri tabanı kullanıldı. Bulgular: Hastaların LM ve SNOT-22 skorları sırasıyla, Primer hastalık grubunda 18,6±4,7 ve 42,6±19,5, nüks hastalık grubunda ise 16,5±5,1 ve 32,0±11,4 idi. SNOT-22 skorları LM skorları ile anlamlı korelasyon göstermedi. Çalışma grubunda en baskın bakteriler şube olarak Firmicutes (%44,5), Proteobacteria (%25,2), Actinobacteria (%24,6), cins olarak Staphylococcus (%22,2), Corynebacterium (%16,2), Sphingomonas (%9,2) idi. Kontrol grubundaki Actinobacteria bolluğu, nüks hastalık ve primer hastalık grubuna göre fazla bulundu. Corynebacterium ortalama rölatif bolluğu (MRA) kontrol grubunda hastalara göre anlamlı şekilde yüksek izlendi (p=0,007). Streptococcus, Moraxella, Prevotella, Peptostreptococcus ve Micrococcus ise hasta gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bollukta izlenmiştir. Tüm gruplarda baskın mantar cinsi cins Malassezia idi. Kontrol grubundaki MRA'sı hasta gruplarına göre anlamlı olarak yüksekti. Staphylococcus; Dolosigranulum ve Fusobacterium ile istatistiksel olarak anlamlı şekilde negatif korelasyon gösteriyordu (p<0,05). Corynebacterium; Lawsonella ve Anaerococcus ile pozitif, Neisseria, Prevotella, Fusobacterium ve Peptostreptococcus ile negatif korelasyona sahipti (p<0,05) Sonuç: KRS+NP hastalarının nazal mikrobiyomu kontrol grubunda göre daha fazla bireyler arası çeşitlilik göstermektedir. Corynebacterium KRS+NP hastalarında kontrol grubuna göre daha az bolluktadır. Malassezia nazal kavite ve paranazal sinüslerde baskın olan mantar cinsidir ve Corynebacterium bolluğu ile pozitif korelasyon göstermektedir.
Kulak Burun ve Boğaz
Araştırmada, sucuk üretiminde ticari starter kültürlerin (Kontrol, Starter A: Lactobacillussakei+Staphylococcus carnosus, Starter B: Pediococcus acidilactici+ Staphylococcusxylosus+Lactobacillus curvatus ), nitrit seviyelerinin (0, 75 ve 150 ppm) ve olgunlaşmasüresinin biyojen amin oluşumu üzerine etkileri incelenmiştir. Olgunlaşmanın belirligünlerinde sucuk örneklerinin pH, aw (su aktivitesi), %nem ve NPN (protein tabiatındaolmayan azot), nitrit, %ağırlık kaybı değerleri ile laktik asit bakteri,Micrococcus/Staphylococcus, Enterobacteriaceae, maya-küf sayımları yapılmıştır. Ayrıcaörnekler biyojen amin (triptamin, feniletilamin, putresin, kadaverin, histamin, tiramin,spermidin ve spermin) analizine tabi tutulmuştur.Starter kültür kullanımı triptamin, putresin, kadaverin ve tiramin miktarlarının azalmasınaneden olmuş (p<0,05), ancak diğer aminler spermidin ve spermin üzerine ise etkiliolmamıştır. Starter A ve B' nin biyojen aminler üzerine etkileri istatistiki olarak farklı(p>0,05) bulunmamıştır. Nitrit kullanımının spermin ve spermidin hariç biyojen aminoluşumunu etkilediği belirlenmiştir. Nitritsiz örneklerde triptamin, feniletilamin, putresin,kadaverin ve tiramin miktarlarının nitritli örneklere göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir.2006, 130 sayfa
Gıda Mühendisliği
"Göstergebilimsel Bir Serüven: Üç Öyküsüyle Türkçe'de Oscar Wilde" başlıklı bu çalışma, Wilde'ın The Selfish Giant, The Devoted Friend ve The Nightingale and The Rose başlıklı üç masalsı öyküsünü göstergebilimsel bakış açısıyla ve çeviri göstergebilimi bağlamında incelemektedir. Göstergebilim ile birlikte çeviri göstergebilimini ve amaçlarını uygulamalı örnekler ortaya koyarak tanıtmayı hedeflemektedir. Eserin "Gösterge ve Göstergebilim" başlıklı ilk bölümü kuramsal çerçevedir. Göstergeyi, göstergebilimi ve çeviri göstergebilimini tanımlamakla birlikte uygulama kısmında kullanılan yöntemin, yaklaşımlarından sentezlenerek elde edildiği göstergebilimin, özellikle de yazınsal göstergebilimin üç önemli ismi Algirdas Julien Greimas, Roland Barthes ve Jean-Claude Coquet'nin kuramlarını da özetlemektedir. "Bütünce ve Uygulama" başlıklı ikinci bölümü ise uygulama kısmıdır. Oscar Wilde'a ve dönemine ilişkin özet bilgi verildikten sonra söz konusu üç eser burada göstergebilimsel çözümlemeye tabi tutulmuştur. Çözümlemeler, öykülerin 1962'de Penguen yayınevi tarafından yayınlanan özgün metinleri üzerinden gerçekleştirilmiştir. Öykülerin iki tanesi için sekiz, biri için de yedi farklı çevirmen tarafından gerçekleştirilmiş olan Türkçe çevirileri çeviri göstergebilimi ölçütleriyle değerlendirilmiştir. Prof. Dr. Sündüz Öztürk Kasar tarafından geliştirilen Çeviride Anlam Bozucu Eğilimler Dizgeselliği uyarınca elde edilen bulgular tablolar üzerinde topluca gösterilmiş ve sayısal verilerle de ifade edilmiştir. Bu çalışma, hem göstergebilimle, göstergebilimin çevirideki rolüyle ve çevirmene nasıl yardımcı olabileceğiyle ilgilenen akademik okurlara hem de genel anlamda göstergebilime ve çeviri göstergebilimine ilgi duyan tüm okurlara ışık tutabilmek amacındadır.
Mütercim-Tercümanlık
Daha sonra doldurulacaktır.Sabit kanatlı mini İHA'ların iniş ve kalkışları için pist gereksiniminden dolayı zorluklar yaşanmaktadır. Kalkış sırasında katapult kullanabilen sabit kanatlı İHA'lar, iniş sırasında çeşitli iniş sistemlerine ihtiyaç duyulmasından dolayı bu çalışmada sabit kanatlı mini İHA'nın emniyetli iniş yapabilmesi için paraşüt sistem tasarımı ve üretimi yapılmıştır. Paraşüt sisteminin entegre edilebilmesi için 1450 gram ağırlığında depron kullanılarak ve balsalarla desteklenmiş sabit kanatlı mini İHA üretimi yapılmıştır. Üretilen sabit kanatlı İHA ve paraşüt sistem ağırlığı 1950 gram olarak hesaplanmıştır ancak üretim sonucunda İHA ve paraşüt sisteminin toplam kütlesi 1915 gram olarak ölçülmüştür. Üretilen paraşütte ultra hafif ripstop naylon kumaş ve askı ipleri kullanılmış olup, fırlatma sisteminde ise hafif ve mukavemetli olması için karbon fiber boru tercih edilmiştir. Paraşüt fırlatma sistemi, düşük güç tüketen ve yüksek torka sahip servo motor ile tetiklenmiştir. Gerçekleştirilen testlerde uçuş sırasında paraşüt, 47m yükseklikte aktif edilmiştir. Paraşütün açılması 1,42 saniyede tamamlanmış olup paraşütle iniş süresi de 11 saniye sürmüştür. Paraşütün inişteki dikey hızı 4,27 m/sn olarak tespit edilmiştir. Üretilen paraşüt iniş sistemi literatürde ve piyasada bulunan paraşüt iniş sistemlerine göre maliyet olarak %71 daha ucuza üretilmiştir. Aynı zamanda ultra hafif ripstop paraşüt, 56 gram ağırlığında olup benzer sistemlere göre %12 daha hafiftir. Maliyet ve ağırlık yönünden sunulan avantajlar sayesinde sabit kanatlı İHA'lar için paraşütle iniş sisteminin ilerleyen zamanlarda daha fazla kullanılacağı düşünülmektedir.
Havacılık ve Uzay Mühendisliği
ÖZET Bu çalışma ile Ağın yarımadasının (Ağın, Elazığ) Florası araştırıldı. 2013-2017 yılları arasında gerçekleştirilen bu araştırmanın arazi çalışmaları sonucunda 1301 bitki örneği toplandı. Toplanan bitki örneklerinin teşhis edilmesi neticesinde alanda; 74 familya ve 365 cins'e ait 518 tür, 152 alttür ve 83 varyete olmak üzere toplam 749 takson tespit edildi. Bu taksonlar Spermatophyta divizyolarına aittir. Spermatophyta üyelerinin 746'sı Angiospermae, 3'ü Gymnospermae alt divizyonlarına dâhildir. Angiospermae'lerin 634'i Dicotyledones ve 112'i Monocotyledones sınıfında bununmaktadır. Belirlenen taksonlardan 22 tanesi B7 karesi için yeni kayıttır. Çalışma alanında toplam 85 (%11.34) endemik takson belirlenmiştir. Bu endemik taksonların 3'ü lokal endemiktir. Endemik ve endemik olmayıp risk altında olan toplam 86 taksonun tehlike kategorilerine dağılımları şöyledir: 1 takson kritik "CR", 5 takson tehlikede "EN", 9 takson zarar görebilir "VU", 55 takson az endişe verici "LC", 13 takson tehdit altına girebilir "NT", 1 takson veri yetersiz "DD". İran-Turan fitocoğrafik bölgesinde yer alan çalışma alanında, tespit edilen taksonların fitocoğrafik bölgelere göre dağılımı şu şekildedir; İran-Turan elementi 260(%34,71), Akdeniz elementi 41(%5,47), Avrupa-Sibirya elementi 26(%3,47), çok bölgeli veya fitocoğrafik bölgesi bilinmeyenler 422(%56,34)'dir. Kapsadığı takson sayısı ve oranına göre alanda en büyük ilk 10 familya sırasıyla; Fabaceae 86 (% 11,48), Asteraceae 80 (%10,68), Poaceae 62 (% 8,27), Lamiaceae 56 (% 7,47) Brassicaceae 51 (% 6,80), Boraginaceae 34 (% 4,53), Scrophulariaceae 32 (% 4,27), Liliaceae 31 (% 4,13), Caryophyllaceae 30 (% 4,0) ve Apiaceae 27 (% 3,60) dir. İçerdikleri takson sayısı ve oranlarına göre en büyük 10 cins sırasıyla; Astragalus 18 (% 2,40), Salvia 14 (% 1,86), Centaurea 13 (% 1,73), Silene 12 (% 1,60), Veronica 11 (% 1,46), Allium 11 (% 1,46), Vicia 10 (% 1,33), Trigonella 8 (% 1,06), Bromus 8 (% 1,06), Convolvulus 7 (% 0,93) şeklindedir.
Botanik
Bu çalışmada Düzce ilinde faaliyette bulunan orman ürünleri sanayi işletmelerinin toplam kalite yönetimi (TKY) uygulamaları ile ilgili genel durumlarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla Düzce'de belirlenen 40 adet orman ürünleri sanayi işletmesi ile yüzyüze görüşme yöntemi ile anket çalışması yapılmıştır. Çalışma sonucunda, işletmelerin %60'ında kalite kontrol bölümünün bulunduğu, kalite kontrol bölümünde çalışanların %83,3'ünün kalite ile ilgili eğitim aldıkları belirlenmiştir. Ayrıca işletmelerin %37,5'inin TKY çalışmalarından haberdar oldukları, TKY'nin işletmelerin %42,5'inde uygulandığı sonucuna varılmıştır. Anahtar sözcükler: Düzce, Kalite, Orman ürünleri sanayi, Toplam kalite yönetimi, TKY.
Ağaç İşleri
Bu çalışmada öncelikle İnsansız Hava Araçları ile ilgili araştırma yapılarak genel bir bilgi verilmiş olup, İHA'ların kısa tarihçesi ve Türkiye'de İHA çalışmalarının tarihi konuları kısaca sunulmuştur. Tarih bilgisinin ardından İHA'ları ve hava sahasına entegrasyonu konularını incelemek üzere İHA tanımı, sınıfları, kullanım amaçları, avantaj ve dezavantajları üzerinde durulararak, İHA'ların kullanıldıkları görev alanları, önbilgi olarak belirtilmiştir. İHA'ların görev yaptıkları alanlardan başlıcaları zirai amaçlar, yerleşim alanlarının haritalandırılması, doğal yaşamın izlenmesi ve ekolojik gözlemler, trafik gözlemleri, jeolojik araştırmalar ana başlıkları altında toplanmıştır. İHA'lar ve bu teknolojileri oluşturan bölümlerin ardından ülkemizde İHA alanında çalışma yapan kurumlar ve Ülkemiz açısından önemli gelişmeler hakkında genel bilgiler sunulmuştur. Bu tezde ayrıca, Türkiye'nin bundan sonraki süreçte İHA çalışmaları ve İHA'ların hava sahamıza entegrasyonu bağlamında yapması gerekenler sıralanarak Ülkemiz için çıkarımlarda bulunulmuştur. Bununla birlikte, İHA'ların havacılık sistemi içerisinde varlığının artırılması sürecinde ortaya çıkması muhtemel sorun ve zorluklardan bahsedilerek yapılabileceklerden bahsedilmiştir.
Havacılık ve Uzay Mühendisliği
Aybastı Perşembe Yaylası; Ordu İline 100 km mesafede Aybastı İlçesinde yer almaktadır. Son derece güzel, jeolojik, jeomorfolojik ve ekolojik açıdan önemli, menderesleri barındırmaktadır.Kendine özgü tipik emsalsiz çok sayıda yaban hayvanı barındırdığı bilinmekte ise de bu konuda yapılmış bugüne kadar herhangi tespit çalışması yapılmadığı anlaşılmaktadır. Bunun yanında, yöre halkının ekoturizm olanaklarından, milli park ve regreasyonel aktivitelerinden faydalanalabileceği, son derece zengin kaynak değerlerine sahip olduğu tarafımızdan yapılan ön çalışmalarda tespit edilmiştir. Bu tez çalışması ile söz konusu araştırma alanında yaşayan yaban hayvanları tespit edilmeye çalışılacaktır. Ayrıca; Türkiyenin bilinen ekoturizm zenginliklerine bir tanesinin daha katılması açısından, söz konusu yörenin milli park olarak ayrılma kriterlerine sahip olup olmadığı, var ise diğer ekoturizm olanakları ve potansiyel alanların tespiti yapılacaktır. Bu çalışmanın özgün değeri yüksek görünmekte olup rafting, off-road, tracking ve diğer ekoturizm faaliyetleri belirlenip ülke ekonomisine ve kullanma-kullanım dengesi içerisinde sürdürülebilirlik ilkesi doğrultusunda durumu ortaya konulacaktır.Tespit edilecek olan yaban hayvanlarının kırmızı listedeki (Redlist) yeri ve biyoçeşitlilikteki durumu incelenecektir.
Ormancılık ve Orman Mühendisliği
Şubat, Mart ve Nisan 2017 Ayları sırasında, 65 Siraz Balığı Capoeta baliki, Eskişehir'de Seydi Nehri'nden helmint parazitleri incelenmek üzere toplantı. Bu balıklardan 24'ünde helmint parazit raslanmıştır ve toplam 65 parazit gözlenmiştir. Kaydedilen bu parazitler 1 Digeanea; Allocreadium isoporomu ve 3 nematod türü; Contracaecum sp, Eustrongylides excisus ve Rabdochona denutata'dan oluşmaktadır. Allocreadium isoporom 12 balıkta (% 18.46) bulunmuştur. Balıkların% 12.31'ini oluşturan sekiz balık, Contracaecum sp, Eustrongylides excisus ve Rabdochona denutata ile enfekte olup, sırasıyla % 1.51, % 3.08 ve % 7.69 enfeksiyon yoğunluğuna sahiptir. Capeota baliki üzerinde gerçekleştirilen ilk helmintolojik çalışmadır. Bulunan türler daha önce başka balık türleri üzerinde kayıtlı ancak ilk defa Siraz balığından tespit edilmiştir.
Balıkçılık Teknolojisi
Bu çalışmada, Keban Baraj Gölü'nden elde edilen Luciobarbus mystaceus (Pallas, 1814)'da otolit biyometrisi (ağırlık, boy, en ve kalınlık) ile toplam balık boyu ve balık ağırlığı arasındaki ilişkiler araştırıldı. Bu amaçla, Ağustos 2020–Kasım 2020 tarihleri arasında toplam 100 örnek (37 erkek ve 63 dişi) incelendi. Balık örneklerinin Total boyları (TB) ve Ağırlıkları (A) ölçüldükten sonra eşey tespiti yapıldı. Her bir balığın sağ ve sol otolitleri çıkarıldı ve ölçüme hazır hale getirildi. Otolit ağırlıkları (OA) 0,0001g hassasiyette tartıldı. Otolit boyu (OB) ve otolit eni (OE) bilgisayar destekli görüntü analiz programı kullanılarak ölçüldü. Sağ ve sol otolitlerin kalınlıkları (OG) ± 0,01 mm hassasiyetle ölçüldü. Analiz sonuçlarına göre sağ ve sol otolitlerin ağırlık, boy, en ve kalınlık değerleri arasında doğrusal bir ilişki olduğu ve istatistiksel olarak farkın önemsiz (p>0,05) olduğu bulundu. Çalışmanın sonucunda sağ ve sol otolit ölçümleri ile balık boyu ve balık ağırlıkları arasında pozitif yönde doğrusal ilişkiler tespit edildi.
Su Ürünleri
Çalışmamızda Kanunî Sultan Süleyman döneminin ünlü şâiri ve şehnamecisi Irifî Fethullâh Çelebi'nin, tele nüshası Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi`nde bulunan Fütuhat -ı cemîle adlı Farsça eserini ilim dünyasına tanıtmaya çaba gösterdik ve böyle bir çalışmanın Pars dili ve edebiyatı ile Türk tarihi sahasında çalışanlara bir ışık tutacağı kanaati ne sahip olduk. Bu eser, Macaristan bölgesinde Lipva, Peçi kaleleri ile diğer kalelerin Kânûnî Sultan Süleyman'ın komutanları Mehmet Paşa ve Ahmet Paşa tarafından kuşatılmalarını ele alır ve orada geçen savaşları tasvir eder. Tezimiz, Önsöz, Bibliyografya ve kısaltmalar bölümü dışında şu kısımlardan oluşmaktadır: - Kânûnî döneminde Osmanlı Devleti'nin durumu; ? Şâirin yaşadığı dönemde edebî durum; - Osmanlılar döneminde "şehnâmecilik"; Irifî Fethullâh Çelebi 'nin hayatı ve eserleri; - Metni sunulan eserin özeti -ve târihî değeri; - Metni sunulan eserin tavsîfi, dil ve imlâ Baellikleri ile metinde bulunan edebî san' atlar; - Sunulan metnin hazırlanmasında izlenen yol. Birinci bölümde Osmanlı İmparatorluğu'nun Kânûnî dönemindeki coğrafi ve târihî durumuna değindikten sonra, devrin edebî durumunu ele almaya çalıştık. Kânûnî Sultan Süleyman ile şehzadelerin ve vezirlerin şiir ve edebiyata olan ilgiyi ve şairlere gösterdikleri himayeyi dile getirirken, bunların aynı zamanda güçlü birer şair olduklarını da vurguladık. Ayrıca, o dönemde İstanbul'un bir kültür merkezi haline gelişini edebî durumu incelediğimiz bölümde anlatmaya çalıştık.irifî'nin hayatı, doğum yeri, doğum tarihi, öğre nimi ve eserleri hakkında bilgi vermeye çaba gösterdik. Ay nı zamanda, mevcut olan eserlerini ayrı ayrı inceleyip tanıtmaya çalıştık. 1200 beyti ihtiva eden bu eserin Türkçe özetini verdikten sonra, eserin kısa da olsa târihî değerine işaret ettik. Eserin değişik yönlerden tavsif ve tahlilini yaparken, orijinal metnin ilk ve son sayfalarının fotokopilerini ve mevcut minyatürlerden ikisinin fotoğrafını örnek olarak tezimize aldık. Sunulan metnin hazırlanmasında belli bir yol izle dik. Tenkidli metnin kuruluşu sırasında konu başlıklarını her sayfanın üstündeki cetvelde gösterdik. Ayrıca bütün izafetler işaretlenirken, vezin gereği uzun okunması lâzım gelen yerlerde izafet kesresi yerine dik bir çizgi koyduk. Yanlış yazıldığı hükmüne vardığımız kelimeleri doğru şekliyle ve tırnak İçinde göstermeye çalıştık. Davut SPRAHİMÎ 89/4483
Doğu Dilleri ve Edebiyatı
Bu çalışmada, Cupressus sempervirens ve Cupressus atlantica uçucu yağlarının kimyasal bileşenleri, antimikrobiyal etkileri, flavonoid içeriği ve antioksidan özellikleri araştırılmıştır. Uçucu yağların kimyasal bileşenleri GC/MS cihazı ile tespit edilmiştir. Uçucu yağların antimikrobiyal etkileri disk difüzyon yöntemi ile Bacillus megaterium, Bacillus subtilis, Staphylococcus aureus, Klebsiella pneumoniae, Escherichia coli, Pseudomonas aeruginosa ve Enterobacter aerogenes bakterileri ile Candida albicans, Saccharomyces cereviciae ve Yarrowia lipolytica mantarları kullanılarak belirlenmiştir. Antioksidan özellikler ise DPPH yöntemi ile, flavonoid içerikleri ise HPLC cihazı ile tespit edilmiştir. Tüm bitki uçucu yağ örneklerinin antibakteriyel etkisinin antifungal aktiviteye göre daha güçlü olduğu görülmüştür. Özellikle P.aeruginosa'ya karşı en etkili olan uçucu yağ sonbaharda toplanan C. sempervirens yaprak (71±0.70 mm inhibisyon zonu) olmuştur. İlkbahar mevsiminde toplanan C.sempervirens yaprak uçucu yağının E. aerogenes bakterisinin gelişmesini önemli ölçüde inhibe etmiştir (67±1.41 mm). Kış mevsiminde toplanan örneklerin antimikrobiyal aktivitesinin diğer mevsimlere göre daha az etki gösterdiği de belirlenmiştir. C. atlantica (yaprak) ve C. sempervirens (meyve)'in metanol ekstraktının Y. lipolytica'nın gelişmesini önemli ölçüde engellediği tespit edilmiştir (31±1.41 mm inhibisyon zonu). C. sempervirens meyve ekstraktının DPPH radikal temizleme aktivitesi (%97.901), α-tokoferol (%92,991) aktivitesinden daha yüksek bulunmuştur. Çalışmada kullanılan örneklerin antioksidan aktivite sıralaması C. sempervirens (meyve)> C. atlantica (yaprak)> C. atlantica (meyve)> α-tokoferol> C. sempervirens (yaprak) şeklinde gerçekleşmiştir. Flavonoid içerik analizlerinde rutin, morin, mirisetin, resveratrol, kamferol, naringin ve kuersetin bileşenleri bulunmuştur. Özellikle C. sempervirens yapraklarda en fazla rutin (456.6 µg/g) olduğu tespit edilmiştir.
Mikrobiyoloji
Osmanlılar'da 18. yüzyılda başlayan modernleşme hareketleri, her alanda olduğu gibi bilimsel alanda da kendini göstermiştir. Son dönem Osmanlı aydınlarının en büyük çabası, Batı'daki modern bilimlerin ülkeye aktarılması olmuştur. Modern matematiğin en temel uğraş alanlarından biri olan analitik geometri, Osmanlı Modernleşme Dönemi'nde ülkeye aktarılan bilim dallarından biridir. Analitik geometri hariç, Osmanlıca'ya aktarılan bilimsel çalışmalar hakkında çeşitli araştırmalar yürütülmüştür. Ancak Osmanlılar'da analitik geometri, hiçbir araştırmaya konu teşkil etmediğinden, aydınlatılması gereken bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu eksikliği gidermek adına, Osmanlıca yazılmış dokuz farklı yazarın, biri telif olmak üzere, toplamda onbir eseri tespit edilerek incelenmiştir. Başhoca İshak Efendi, Ahmed Zihnî Efendi ve Şükrü Sayan'ın eserleri, öne çıkan bazı özelliklerinden dolayı daha ayrıntılı incelenmiştir. Modern matematiğin Osmanlılar'a girdiği ilk kaynak olma özelliğine sahip, Başhoca İshak Efendi'nin Mecmûa-i Ulûm-ı Riyâziye (1842) adlı eserinde Descartes'ın geometri çalışmalarından bahsedilmemesine rağmen, analitik geometrinin kullanıldığı tarafımızca tespit edilmiştir. İntegral kalkülüste olduğu gibi, analitik geometriyi de Osmanlılar'a ilk tanıtan Başhoca olmuştur. Ahmed Zihnî Efendi'nin Hendese-i Halliyye (1892) adlı eseri, Osmanlılar'da yazılmış ilk analitik geometri kitaplarından biridir. Bu eserin modern analitik geometri anlatımını yakaladığı, işlem hatalarından uzak ve anlaşılır bir dile sahip olduğu görülmüştür. Zihnî Efendi'nin Başhoca'nın çok ötesinde analitik geometriye vakıf olduğu söylenebilir. Osmanlıca kaleme alınmış en üst düzey analitik geometri kitaplarından biri, Şükrü Sayan'ın Fransız kaynaklardan yararlanarak kaleme aldığı Hendese-i Tahlîliyye (1915) adlı eseridir. Ayrıca kitabının sonuna eklediği makaleyle Şükrü Bey, Argand sistemine alternatif "yeni bir yaklaşım" ortaya koyduğunu belirtmektedir. Tüm kitaplar dikkate alındığında, yazarların askerî kökenli, faydalanılan kaynakların ise ağırlıklı olarak Fransızca olduğu belirlenmiştir.
Felsefe
Neoliberal politikalar 1980'li yıllardan beri tüm dünyada hakim olan iktisadi bir görüştür. Bu görüşe göre, ekonomide serbestleşme ve küreselleşme hareketleri desteklenmiştir. Devlet müdahalesinin ortadan kalktığı bu model, 1980'lerden sonra Türkiye'de de uygulanmaya başlanmıştır. Bu çalışmada gelişmekte olan ülkeler ve Türkiye'de 1980 yılından başlayarak günümüze kadar neoliberal politikaların gelir dağılımını nasıl etkilediği incelenmiştir. Gelir dağılımı adaleti ölçülürken en sık kullanılan yöntemler olan gini katsayısı, bireysel ve fonksiyonel gelir dağılımı ölçüm yöntemleri kullanılarak ekonomideki gelir dağılımı adaleti incelenmiştir. İncelemeler yapılırken makroekonomik değişkenlerin gelir dağılımı üzerindeki etkileri ve yıllar içerisindeki değişimleri de ele alınarak uygulanan politikaların gelir dağılımı üzerindeki etkilerinin ne boyutta olduğu anlaşılmaya çalışılmıştır.
Ekonomi
Postoperatif nörolojik olay kalp cerrahisinde en ciddi komplikasyonlar arasında sayılır. Elektif CABG sonrası nörolojik komplikasyonların olası nedenleri arasında; operasyon esnasında aortik arkta yapılan manipulasyonlar, kardiyopulmoner bypassın kullanılması, hipotansiyon veya hipoperfüzyon ile beyin kan akımının azalması, makro veya mikroembolizasyon, intrakraniyal veya ekstrakraniyal vasküler hastalık sayılabilir. Semptomatik veya asemptomatik karotis arter darlığı, CABG yapılan hastalarda görülen perioperatif nörolojik olayların önemli bir nedenidir. CABG uygulanması gereken hastaların %2.4 ile %14'ünde karotis arter darlığı olduğu ve Karotis Endarterektomi (KEA) uygulanması gereken hastaların %40 ile %50'sinde koroner arter hastalığı birlikteliği bildirilmiştir. Bu durumda her iki hastalığı olan hastalarda izlenecek cerrahi tedavi stratejisi kritik önem taşır. Bu kombine arter hastalığında birbirinden farklı iki cerrahi tedavi yaklaşımı tanımlanmıştır. 'Eş zamanlı yaklaşım' ve 'Basamaklı yaklaşım'. Her iki yaklaşım ve uygulama için tam bir görüş birliği yoktur. Birbirlerine olan üstünlüğü vurgulayan bir çok ulusal ve uluslar arası yayın mevcut. Biz kliniğimizde eş zamanlı yaklaşımı uygulamaktayız. Aralık 2010-Aralık 2014 arasında ardışık olarak gerçekleştirdiğimiz eş zamanlı operasyon sonuçlarımızı, operasyonu sonrası 3 ay takip sonucu erken dönem olarak paylaştık. Buna göre erken mortalite 2 hastada (%6,3) olmuş, bir tanesi postoperatif 7. Gün hastane içi, diğeri ise postoperatif 1. ay evinde olmuştur. Erken morbidite bir hastada (%3,1) kalıcı hemipleji olarak gelişmiştir. İki hastada TİA (%6,3) gelişmiş ve bu hastaların takiplerinde ek medikal ve cerrahi girişime gerek duyulmamıştır. Bizim çalışmamıza göre serimizde ki hasta sayımız yetersiz olsa bile erken dönem sonuçlarımızın tatmin edici olmasından dolayı asemptomatik ve semptomatik karotis arter darlığının eşlik ettiği koroner arter hastalarında eş zamanlı operasyonu önermekteyiz. Ancak daha geniş serili ve karşılaştırmalı çalışmaların yapılmasının gereklilik olduğunu düşünmekteyiz.
Göğüs Kalp ve Damar Cerrahisi
Silibinin, Silybum marianum (Deve dikeni) adı verilen bitkiden elde edilen bir flavanoiddir. Bu deneysel çalışmada; hücre koruyucu, antiinflamatuar, antikanserojen, antioksidan etkileri olan ve proteüniriyi azalttığı bilinen Silibinini STZ ile diyabet olulturulan sıçanların böbreklerinde HIF-1α ve TLR2 genlerinin ekspresyon seviyelerine etkisini tedavi öncesi ve sonrası karşılaştırıp, histokimyasal olarak da inceledik. Çalışmamızda 5 grup bulunmakta olup: Kontrol Grubu, Diyabet Grubu (STZ 65 mg/kg, i.p. tek doz), Diyabetik Grup+100mg/kg Silibinin Tedavi Grubu, Diyabetik Grup+200mg/kg Silibinin Tedavi Grubu, Silibinin grubu (5 sıçana 100 mg/kg silibinin, 5 sıçana 200 mg/kg silibinin). Böbreğin biri HIF-1α ve TLR2 genlerinin ekspresyon seviyeleri için değerlendirilirken, diğer böbrek histopatolojik olarak değerlendirildi. Histolojik olarak ilaç alan gruplarda, diyabetik gruplara kıyasla anlamlı bir değişiklik gözlenmedi. Alınan doku örneklerinden elde edilen total RNA'lar kullanılarak RT-PCR metodu ile 2 adet hedef gen ve bir adet kalibratör genin ifadesindeki değişiklikler incelendi. Elde edilen bulgular kontrol grubu ve diğer gruplardaki örnekler ile karşılaştırılmıştır. 2-ΔΔCT yöntemi ile kat değişimleri hesaplandığında ve eşik -2/2 olarak alındığında TLR2 geninde değişimler tespit edilmiştir ancak istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (p< 0,05). Sonuç olarak Silibinin'in diyabetli sıçanların böbrek dokusunda oluşan hasarda pek etkili olmadığı görüldü.
Tıbbi Biyoloji
Dünya ülkelerinin ortak gayesi, ekonomik büyümeyle birlikte ekonomik kalkınmanın sağlanması, gelir adaletsizliğinin minimize edilerek yoksulluğun aşağıya çekilmesi ve güvenli bir ortamda huzurlu şekilde yaşamaktır. Ancak, bugün başta Afrika ülkeleri olmak üzere birçok ülkede bu ortam sağlanamamaktadır. Bu durumun nedeni olarak gösterilen en önemli etken, milli gelirin adaletsiz paylaşılmasıdır. Adaletten uzak gelir dağılımı, yoksulluğu doğurmakta, yoksulluk da beraberinde toplumsal sorunlar meydana getirmektedir. Bu çalışmada, kalkınma, gelir dağılımı ve yoksulluk arasındaki ilişki 2003-2016 yıllarını kapsayan Türkiye dâhil 16 gelişmekte olan ülke için Havuzlanmış En Küçük Kareler (POLS), Sabit Etkiler (FEM), Rassal Etkiler (REM) ve Sistem GMM (SGMM) tahmincileri kullanılarak araştırılmıştır. Kurulan iki ekonometrik modelde yoksulluk bağımlı; kalkınma, gelir dağılımı, enflasyon ve işsizlik oranları bağımsız değişkenler olarak ele alınmıştır. Sistem GMM tahmincisi sonuçlarına göre, yoksulluk değişkeninin kendi gecikmeli değeri iki model için de yoksulluk değişkeni ile anlamlı bulunmuştur.
Ekonometri
Dünya genelinde artan şehirleşmeye rağmen yoksulluk kırsal bir olgu olarak varlığını devam ettirmektedir. Tüm dünyada yoksulların büyük bölümü kırsal alanlarda yaşamakta ve geçimlerini tarım, hayvancılık, ormancılık ve ilgili sektörlerde çalışarak sağlamaktadırlar. Kırsal hanelerin tarımsal gelire olan bu bağımlılığı ise ekonomik anlamda savunmasızlığa maruz kalmalarına ve devamlı yoksulluk riski taşımalarına neden olmaktadır. Yoksullar belirli alanlarda yoğunlaşma eğilimindedir. Bu durum uygulanacak politikalar için önemli bir ipucudur. Her mekânın kendine has özellikleri vardır ve yoksul alanların karakteristiklerinin tanımlanması, yoksulluğun yerel ölçekteki esas sebeplerinin belirlenerek buna yönelik alternatifler üretme açısından büyük değer taşır. Bu çalışmada Çanakkale ilinin Yenice ilçesinde kırsal yoksulluğun dağılışında etkili olan coğrafi unsurların belirlenmesi amaçlanmıştır. İnceleme alanındaki yerleşmelerde eksik verilerin tamamlanması amacıyla anket çalışması uygulanmıştır.Yerleşmelere ait tarımsal üretim verileri, devlet yardımları ve diğer sosyal transferler dikkate alınarak her yerleşme için kullanılabilir gelir hesaplanmıştır. Elde edilen kullanılabilir gelir ve yoksulluk endeksleri kullanılarak yoksul yerleşmeler belirlenmiştir. Yoksul olarak belirlenmiş alanların coğrafi özellikleri değerlendirilerek ilçenin yoksulluk profili oluşturulmuştur. Yoksulluğun nedenlerinin belirlenmesine yönelik uluslararası kuruluşlar tarafından tanımlanmış kırsal yoksulluk göstergeleri kullanılarak yoksulluğun mekansal dağılışındaki belirleyici unsurlar tespit edilmiştir.
Coğrafya
Son yıllarda hız kazanan kentsel dönüşüm uygulamalarında; fiziksel ve mekânsal özellikler ön plana çıkmakta, sosyo-ekonomik düzenlemeler, üst ölçek plan ve ulaşım-arazi kullanım kararları arasındaki uyum geri plana atılmaktadır. Dolayısıyla dönüşümün mekâna kazandırdığı artı değerler özel sektörün çıkarlarına hizmet edecek şekilde düzenlenmekte, kamusal fayda gözardı edilmektedir. Bu tez çalışmasının amacı; Konya'da yapılması planlanan öncelikli raylı sistem hatlarının, ana transfer merkezinin de bulunduğu alanda olan "Eski Sanayi Alanı ve Çevresi Kentsel Dönüşüm Projesi" ile birlikte ilerlemesi için öneriler getirmek, artı imar değerlerinin merkezi ve yerel yönetim tarafından nasıl kamusal faydaya dönüştürüleceğine açıklık getirmektir. Tez kapsamında, kentsel dönüşüm aşamasında sıkça karşılaşılan sorunların tespiti, makroformu olumsuz etkileyen ulaşım-arazi kullanım kararları arasındaki uyumsuzluğun irdelenmesi, ulaşım yatırımlarının kent makroformuna etkisinin ulaşım-arazi kullanım problemleri çerçevesinde incelenmesi ve bu doğrultuda çalışma alanının dönüşümünde sürdürülebilir kent merkezi oluşturulabilmesi için kamusal faydayı öngören öneri dönüşüm süreci ve ulaşım odaklı imar planı yapılmıştır. Çalışma alanında ulaşım-arazi kullanım kararlarının uyumunun test edilmesi, "Trafik Etki Analizi"nin değerlendirilmesiyle sağlanmıştır. Sonuçta, Konya bütününe baktığımızda son yıllarda hız kazanan kentsel dönüşüm çalışmaları ve ulaşım yatırımları göze çarpmaktadır. Arazi kullanım çalışmalarının ulaşım yatırımlarıyla paralel yürütüldüğü, tüm paydaşlar sürece dâhil edildiği ve artı imar değerleri yenilikçi yaklaşımlarla kamusal faydaya dönüştürüldüğü takdirde kent için büyük fırsatın kapıları aralanmış olacaktır.
Ulaşım
Bu çalışmada STIRPAT modeli aracılığıyla CO2 emisyonun artmasında rol oynayan insan kaynaklı faktörlerin yanı sıra demokrasi düzeyi ve finansal açıklığın emisyon dağılımı üzerindeki etkilerini incelemektedir. Çalışmada 1980-2015 yıllarını kapsayan 165 ülke verisinin ele alındığı panel veri seti kullanılmaktadır. Küresel CO2 emisyon dağılımı heterojen yapıya sahip olduğu için klasik regresyon teknikleri yerine kantil regresyon yöntemi kullanılmaktadır. Gecikmeli bağımlı değişkenin etkisi Galvao (2009) tarafından geliştirilen dinamik panel kantil regresyon modeli ile incelenmektedir. Nüfus, ekonomik büyüme, endüstriyel faaliyetler ve demokrasinin düşük ve yüksek emisyon düzeylerinde farklı etkileri olduğu bulgusuna ulaşılmıştır. Finansal açıklığın emisyon dağılımı üzerinde etkisi anlamsızdır.
Ekonometri
Trabzon kent merkezi çevresinde gerçekleştirilen folklorik davranışlar odağında gözlem ve mülakat yöntemleri kullanılarak gerçekleştirilen bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde davranış bilimlerinin davranış tanımlarına, sınıflamalarına, davranışın kökenine ve belirleyicilerine dönük nazariyelerine ek olarak davranış analizlerinin yaygın etkisine dair görüşlere dönük değerlendirmelere yer verilmiştir. Çalışmanın birinci bölümünde "davranış" kavramının kökeni, belirleyicileri ve türevi bütüncül biçimde ele alınmaya çalışılmış, bu konuda gerçekleştirilen multidisipliner çalışmaların bakış açıları ve yöntemleri ortaya konulmuştur. Çalışmanın ikinci bölümünde oldukça geniş inceleme alanına ve konu çeşitliliğine sahip Beden Folkloru hakkında verilen bilgilerden sonra Davranış Folkloru'nun niteliği, kapsamı, araştırma ve değerlendirme yöntemlerine dair değerlendirmelere ve bu yeni alanın beden folkloru ile ilişkisine dönük görüşler ortaya konulmuştur. Genelde Türkiye, özelde ise Doğu Karadeniz sosyo-kültürel yapısı içinde davranış karakteristikleri ile fark edilebilir örneklemlere sahip Trabzon'da gerçekleştirilen alan araştırmalarıyla ulaşılan veriler üçüncü bölümde davranış folklorunun bir önceki bölümde çizilen çerçevesiyle uyumlu biçimde değerlendirilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın son kısmında sonuç niteliği taşıyan değerlendirmelere yer verilmiş; folklorik davranışların taşıdığı anlamlar ve semboller değerlendirilmiş, geniş çaplı olarak uygulanabilirliğine dönük öneriler ortaya konulmuştur.
Halk Bilimi (Folklor)
Sayısal sonuçlu bir tanı testinin üç hastalık sınıfını doğru olarak birbirinden ayırma başarısı ?Üç yönlü ROC analizi? ile incelenir. Üç yönlü ROC analizinde tanı testinin performansı ROC yüzeyi ve yüzey altında kalan hacim ile değerlendirilir. Bu yöntem yardımıyla ayrıca üç sınıfı birbirinden ayırmak için en iyi kesim noktaları da belirlenebilir. Tanı testinin performansı ortak değişkenlerden (hasta özelliklerinden) etkilenebilir. Test performansları incelenirken ortak değişken etkilerinin olup olmadığının incelenmesi ve önemli bir etkisi var ise düzeltme yapılması gerekir. Bu tez çalışmasının amacı, tıp alanında gerçek bir veri seti üzerinde üç yönlü ROC analizinin uygulanabilirliğini göstermek ve iki boyutlu ROC için geliştirilmiş ortak değişken düzeltme yöntemlerini üç boyutlu ROC analizine uyarlamaktır. Üç sınıflı olarak diyabet tanısı koymak için kullanılan HbA1C'nin, kesin test olan OGTT ve AKŞ ortak sonucuna göre performansı üç yönlü ROC analizi ile incelenmiştir. Analiz sonucuna göre ROC yüzeyi çizilmiş ve ROC yüzeyi altında kalan hacim hesaplanmıştır. Ayrıca HbA1C'nin üç sınıfı ayırmada en iyi kesim noktaları bulunmuştur. Tanı testinin performansı üzerine ortak değişken etkilerinin olup olmadığı çoklu doğrusal regresyon ve karar ağaçları yöntemi kullanılarak belirlenmiş ve gerekli olduğunda düzeltme yapılmıştır. Düzeltme yapıldıktan sonra ilgili tanı testinin performansının yükseldiği görülmüştür. Ayrıca karar ağaçlarına göre belirlenen alt gruplarda testin performansının değiştiği gösterilmiştir. Sonuç olarak, bu tez çalışması ile gerçek bir veri seti üzerinde üç yönlü ROC analizinin uygulaması yapılmıştır. İki boyutlu ROC analizi için geliştirilmiş olan ortak değişken etkilerinin belirlenmesi ve düzeltme yöntemlerinden doğrusal regresyon yönteminin kolaylıkla üç yönlü ROC analizine uyarlanabildiği gösterilmiştir.
Biyoistatistik
Büyük Selçuklu Devlet'i İran coğrafyasında Gaznelilerden sonra kurulan Türk-İslâm devletidir. Büyük Selçuklular Tuğrul Bey döneminden itibaren fetih hareketlerinde bulunmuşlar ve Horasan, Kirman, Bağdat vesair önemli vilâyetleri ele geçirmişlerdir. Selçukluların kuruluşundan itibaren büyük bir imparatorluk haline gelmesinin sebepleri arasında oluşturdukları teşkilâtçı yapıları da bulunmaktadır. Büyük Selçukluların teşkilât yapısı merkez ve taşra teşkilâtı olarak ikiye ayrılmaktadır. Merkez teşkilâtında hükümdar, saray görevlileri ve hükümet teşkilâtı; taşrada ise merkeze bağlı hânedan üyeleri ve merkezden atanan valilerin yönetiminde taşra teşkilâtı oluşturulmuştur. Selçuklularda taşra teşkilâtının oluşumuna binaen merkez tarafından tayin edilen görevlilerde bulunmaktadır. Ayrıca Taşra da merkez dîvânlarına bağlı dîvânlarda oluşturulmuştur. Atabegler ise hükümdar tarafından tayin edilen meliklerin yönetim tecrübesi kazanmaları için yanlarında bulunan devlet görevlileridir.
Tarih
Aronia (Aronia melanocarpa), dekoratif olarak değerli olduğu düşünülen küçük bir meyvedir. Aronia bitkisi tohumla çoğaltılabilir ancak fidan üretiminde bu yöntemtavsiye edilmez. Kültür çeşitlerinde genellikle vegatatif üretim metotları kullanılır. Bu çalışmada aronia bitkisinin doku kültür yöntemi ile üretimi araştırılmıştır.Farklı büyüme düzenleyici konsantrasyonlarının kombinasyonu olan MS ortamında en yüksek sürgün uzunluğu (14.60 mm) uygulama 8'de sağlanmıştır. En yüksek sürgün sayısı (64 birim), muamele 6'da farklı konsantrasyonlarda (2,0 mg 1 -1 BA + 0.01 mg 1 -1 IAA + 0.1 mg 1 GA3) bir büyüme düzenleyici kombinasyonu içeren MS bazal ortamında elde edilmiştir. Kontrol MS ortamında IBA'nın 0.0 mg l-1 konsantrasyonunda en yüksek kök sayısının (9,5 ünite) elde edilmesi dahil in vitro'daki bütün prosedürler 4 haftada sağlanmış ve en yüksek kallus oranı sırasıyla 3. 4. ve 5. uygulamalardan elde edilmiştir. Kök uzunluğu için en uygun MS bazal ortamı, 1,0 mg l-1 IBA'nın konsantrasyonunda (18 mm) elde edilirken en yüksek bitki uzunluğu (33 mm) ise IBA'nın 2,0 mg l-1 konsantrasyonundan sağlanmıştır. Enfeksiyon sonuçlarıyla ilgili olarak, bakteriyel enfeksiyonlardan ari olarak sağlıklı bitki oranının %99 olduğu iki alt kültür diğer alt kültürlerle karşılaştırıldığında en iyi alt kültürler olarak tespit edilmiştir.
Ziraat
Yeni yazım türlerinin ortaya çıkmasıyla birlikte yeni çeviri olgularına tanıklık etmekteyiz. Bu durum, Çeviribilim kavramlarının yeniden değerlendirilmesini veya yenilerinin önerilmesini gündeme getirmektedir. Bu kapsamda, "geri çevirinin" ("back translation") de farklı boyutlarıyla yeniden ele alınması gereken kavramlardan biri olduğu söylenebilir. Çin kültürü odaklı İngilizce metinler üzerinde yoğunlaşan Hongyin Wang, ilk defa 2009 yılında, belirli bir kültürü konu edinmesine rağmen yabancı bir dilde kaleme alınan metinlere işaret ederek, "yabancı dil yaratımı" ("foreign language creation") olarak adlandırdığı yeni bir yazım türüne dikkatleri çekmiştir. Yine Çin temalı İngilizce metinlere odaklanan Yifeng Sun, böyle bir yazım türünün "görünüşte var olmayan kaynak metin(ler)den" (Sun, 2014, 107) oluştuğunu, çeviriyi andıran metnin "kültürel çeviri", çevirmeni andıran yazarın "kültürel çevirmen" olarak görülebileceğini ileri sürmüştür. Qingyin Tu ve Changbao Li (2017), yazarın kimliğinden yola çıkarak bu tür eserlerin yazılma amaçlarını tartışmaya açmıştır. "Yabancı dil yaratımı" kavramını ortaya atan Wang, bu niteliği taşıyan metinlerin kaynak dile "geri çevirisini" ilk başlarda "kökensiz geri çeviri" ("rootless back translation") olarak adlandırmış, yazılı metne kaynaklık eden bir kültürün somut şekilde olmasa da aslında var olduğu düşüncesinden hareketle kavramı daha sonra "metinsiz geri çeviri" ("textless back translation") olarak güncellemiştir (Tu, Li, 2017). Dolayısıyla, belirli bir kültürü konu edinip yabancı dilde yazılan metinlerin kaynak dile çevirisinin bir tür "geri çeviri" olduğunun ileri sürülmesiyle kavramın kapsamı genişlemiştir. İngiliz yazar Jason Goodwin'in (1964-) Lords of the Horizons: A History of the Ottoman Empire (2000) [1998] adlı Osmanlı İmparatorluğu odaklı tarih kitabının ve Osmanlı polisiyesi olarak bilinen dedektif Yashim serisinin ilk iki kitabı olan The Janissary Tree (2006) ve The Snake Stone (2008) [2007] adlı eserlerinin, Wang'ın Çin kültürü odaklı İngilizce metinler üzerinden yaptığı "yabancı dil yaratımı" tanımlamasına, Osmanlı İmparatorluğu ve Türk kültürü odaklı İngilizce metinler olarak örnek teşkil ettiği fark edilmiştir. Bu bakımdan, "Osmanlı çevirisi" olarak görülebilecek söz konusu eserlerin bir tür "kültürel çeviriyi" ve buna koşut olarak Türkçe çevirilerinin de aslında "çevirinin çevirisini" yansıtan özellikleriyle, metin yazımı ve çeviri olgusu bakımından ilgi çekici bir yazın alanı yarattığı anlaşılmıştır. Bu tez çalışmasında, Goodwin'in eserlerinin, geleneksel "geri çeviri" durumunda söz konusu olduğu gibi üçüncü bir metin olmamasına ve elimizde sadece İngilizce telif eser ve Türkçe çeviri eser bulunmasına rağmen, özgün eser olarak sunulan kaynak metnin âdeta çeviri, çeviri eser olarak sunulan erek metnin âdeta kaynak gibi işlev görmesiyle geleneksel çeviri sürecini tersine çeviren özellikleri tartışmaya açılacaktır. Bu bağlamda, Goodwin eserlerinin "yabancı dil yaratımı" kavramı, Türkçe çevirilerinin ise "geri çevirinin" özel bir türü olduğu görüşünden hareketle "kökensiz/metinsiz geri çeviri" kavramı temelinde incelenmesinin Çeviribilim açısından kayda değer veri sunarak alana katkı sunacağı düşünülmektedir.
Mütercim-Tercümanlık
Son yıllarda bilimsel ve teknik alanlardaki ilerlemelere paralel olarak, medyadaki bilim haberlerinde de bir artış yaşanmaktadır. Ancak başta televizyon olmak üzere medyada bilimle ilgili içerikler magazinel, ilgi çekici, abartılı yönleriyle yer almakta, bu da söz konusu haberlerdeki nitelik sorununu karşımıza getirmektedir. Toplumun beklentilerine koşut olarak kitle iletişim araçlarının önemli bir görevi bireylerin yaşamlarını kolaylaştıracak, hoşça vakit geçirtecek işlevler yüklenmesidir. Magazin basını genellikle piyasa toplumunun kuralları çerçevesinde hareket etmekte ve yayın içeriklerini oluştururken arz-talep örtüşmesini öncelikli hedefi haline getirmektedir. Türkiye'de 1980'li yıllar sonrasında görsel medyanın başatlığına paralel olarak, özellikle 1990'lı yıllarla birlikte sayıları hızla artan ticari televizyon kanalları karşısında rekabet edebilmek amacıyla yazılı basın, görselliğe giderek önem vermeye başlamıştır. Son yıllarda ilk olarak televizyon, daha sonra da yazılı basında giderek ağırlığını hissettirmeye başlayan magazinleşme olgusu, bilimin magazinleşmesini de beraberinde getirmiştir. Hatta öyle ki, en ciddi bilimsel haberler dahi en sansasyonel, dramatik yanlarıyla ele alınmaya başlanmıştır. Magazinleşmenin bilim haberlerine yansıması sonucu ortaya çıkan popüler bilimcilik de bu anlayışın bir uzantısı olarak karşımıza çıkmaktadır. Sonuçta, gazete sayfalarında veya televizyon ekranlarında diyet/zayıflama ve yaşlanma etkilerine karşı önerilen gerçekten uzak abartılı yöntemler; kanser gibi uzun süreli ve tedavisi güç hastalıklar için sunulan öneriler ile her yönteme umutla sarılan hastalara umut dağıtılmaya başlanmıştır. Çalışmada ülkemizde bilim gazeteciliğine bakış açısı sorgulanarak, bilim haberlerinin yazılı basında sunuş şekli değerlendirilmeye çalışılmıştır. Çalışmanın temel amacı, bilim gazeteciliğinin doğru olarak yapılmasına katkı sağlamaktır.
Bilim ve Teknoloji
Bu çalışmada James düşüncesinde bölünmüş benlik meselesi teorik, pratik ve terim anlamlarının ön plana çıkarıldığı üç ayrı veçheden ele alınmıştır. Teorik boyut düalist tavrın sebebiyet verdiği ruh ve beden arasındaki ayrımı ve James'in söz konusu ayrıma yönelik düşüncelerini içermektedir. Teorik boyutun anlaşılabilmesi için çalışmamızda öncelikle bilinç akışı, evren tasavvuru ve benlik konuları incelenmiş; daha sonra James'in teorik açıdan bölünmüş benliğe yönelik eleştirileri zikredilmiştir. Bölünmüş benliğin pratik boyutu ise teorik boyuta yönelik felsefi sorgulamaları bir kenara bırakarak ruh ve beden arasındaki ayrımın benlikteki tezahürlerini konu edinmiştir. Burada James'in mizaçlara yönelik düşüncelerinden hareketle bölünmüş benliğin ne anlama geldiği ve benliğin bütünlüğünün nasıl sağlanacağı problemleri incelenmiştir. Terim anlamı açısından bölünmüş benlik ise James düşüncesindeki radikal değişime odaklanmış ve söz konusu değişimin gerçekliğini sorgulamıştır. Bölünmüş benliğin teorik boyutuna yönelik yapılan incelemeler, James'in benliği işlevselliği üzerinden ele alarak benliği bir mevcudiyet ya da töz olarak görmediğini, saf deneyim anlayışı üzerinden bilen ve bilinen arasındaki ayrımı ortadan kaldırdığını gözler önüne sermiştir. Pratik boyuta yönelik yapılan incelemeler benliğin içgüdüler ve idealler, arzular ve değerler arasında gerilimde kaldığını, söz konusu gerilimin bir bölünmeye sebebiyet verdiğini ortaya koymuştur. James, bölünmüş benliği kişinin mizaçları ve tasavvur ettiği evren ile alakalandırarak bölünmeyi tamamen psikolojik bir süreç olarak ele almış ve benliğe bir bütünlük kazandırmanın tamamen farklı yollarla gerçekleşebileceğini göstermiştir. Terim anlamına yönelik yapılan incelemeler James'in gerçekten de eş zamanlı olarak bir yandan aktifliği, gücü, özgürlüğü diğer yandan da pasifliği, acziyeti ve belirlenimi ön plan çıkaran iki benlik tasavvur ettiğini ortaya koymuştur. Ancak James'in iki benlik tasavvurunda da mutlakiyetçi bir tavır sergilemediği ve pragmatik yöntemin kapsayıcılığı düşünüldüğünde söz konusu ikiliğin bir açmaz niteliği taşımadığı açığa çıkmıştır. İşte bu noktada çalışma hem James'in teorik açıdan düalizme yönelik eleştirilerini hem pratik açıdan benliğin içerisinde bulunduğu gerilimli hali ve bu gerilimli halin ortadan kaldırılmasını hem de James düşüncesindeki radikal değişimleri ve filozofun düşünce birliğini ortaya koymayı amaçlamıştır.
Felsefe
Giriş ve Amaç: Fiziksel ve ruhsal bozuklukların yanında sosyal, mesleki, ekonomik ve adli pek çok alanda sorunlarla ilişkili olduğu bilinen alkol kullanım bozukluğunun gelişiminde ve alkol ile ilgili sorunların sürmesinde etken olan faktörlerin aydınlatılması, bu alanda tedavilerin geliştirilmesi için önemlidir. İştah düzenleyici hormonlardan olan ghrelinin, alkol kullanım bozukluğu ile ilişkisi pek çok yönden araştırılmış fakat ortak bir sonuca ulaşılamamıştır. Çalışmamız; alkol kullanım bozukluğu olan hastalar ile sağlıklı bireylerin ghrelin düzeyleri ve dürtüsellik açısından grup içi ve gruplar arası karşılaştırılmasını ve alkol kullanım bozukluğu olan hastalarda başvuruda ve üç aylık takip sürecinde ghrelin düzeylerindeki değişimin ve ghrelin-aşerme ilişkilerinin araştırılmasını amaçlamaktadır. Yöntem: Çalışmaya Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Alkol Bağımlılığı Polikliniği'ne başvuran 52 erkek hasta ve 48 sağlıklı erkek gönüllü dahil edilmiştir. Açlık kan ghrelin düzeyleri ve kilo hasta grubunda başlangıçta ve yaklaşık 3 aylık takip sürecinde ölçülmüş, beraberinde Penn Alkol Aşerme Ölçeği ve Yale Brown Obsesif Kompulsif İçme Ölçeği ile aşerme değerlendirmeleri yapılmıştır. Her iki grup depresyon, anksiyete ve dürtüsellik yönünden Beck Depresyon Ölçeği, Durumluk ve Süreklik Kaygı Envanteri, Barratt Dürtüsellik Ölçeği ve UPPS Dürtüsel Davranış Ölçeği ile değerlendirilmiştir. Gruplar arası farkların tespiti ve grup içi etkenlerin korelasyonu uygun istatistiksel analiz yöntemleri ile değerlendirilmiş ve yorumlanmıştır. Bulgular: Alkol kullanım bozukluğu ve sağlıklı kontroller yaş, çalışma durumu, toplam gelir, medeni durum, depresyon ve anksiyete düzeyleri yönlerinden farklılık göstermektedir. Alkol kullanım bozukluğu ve sağlıklı kontrollerin kan açil ghrelin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Alkol kullanım bozukluğunda açil ghrelin düzeyleri tedavinin başlangıcı ve 3 aylık takip sürecinde anlamlı olarak azalmaktadır fakat aşerme düzeyleri ile korelasyon göstermemektedir, açil ghrelin düzeylerindeki değişimin de aşerme düzeylerindeki değişim ile korelasyon göstermediği saptanmıştır. Alkol kullanım bozukluğu olan hastaların dürtüsellik düzeylerinin kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek olduğu saptanmıştır. Kan açil ghrelin düzeyleri, alkol kullanım bozukluğu olan hastalarda dürtüselliğin UPPS Sıkışıklık özelliği ile, sağlıklı kontrollerde ise dürtüselliğin UPPS Heyecan Arayışı özelliği ve UPPS toplam dürtüsellik skoru ile ilişkili bulunmuştur. Sonuç: Örneklemimizde alkol kullanım bozukluğu olan hastalar ve sağlıklı bireyler kan açil ghrelin düzeyleri yönünden anlamlı farklılık göstermemektedir. Ghrelin ve aşerme düzeylerinin her ikisinin de takip sürecinde azaldığı saptanmıştır, fakat ghrelin-aşerme değişiminin korelasyon göstermemesi alkol yoksunluğu sürecinde değişen depresif belirtiler, beslenme durumu gibi ghrelini etkileyebilecek birçok farklı etken ile ilişkili olabilir. Açil ghrelin düzeyleri alkol kullanım bozukluğunda Sıkışıklık, sağlıklı kontrollerde ise Heyecan Arayışı özelliği ile ilişkilidir. Bir açlık hormonu olan ghrelin ve dürtüsellik arasındaki ilişkinin ve bu ilişkinin mekanizmasının anlaşılması alkol kullanım bozukluğu ve dürtü kontrolünde sorunların öne çıktığı diğer hastalıklarda yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesinde yardımcı olabilir.
Psikiyatri
Toplumda kadınlar ile erkekler arasında eğitim, sağlık, istihdam, siyasi katılım, aile hayatı gibi birçok konuda farklılıklar söz konusudur. Birçok toplumda kadınların ilk görevinin annelik ve ev işleri olarak öngörülmesi kadınları istihdama katılım ve siyasi katılımdan alıkoymaktadır. Dünya nüfusunun yarısını kadınlar oluşturmaktadır, ancak günümüzde hemen her ülkede kadınlarla erkekler eşit koşullara sahip değildir. Yerel yönetimlerin sağladığı hizmetler günlük hayatta kadınlar tarafından daha aktif kullanılmasına rağmen yerel yönetimlerde kadın temsili yok denecek kadar azdır, temsili bir orandan öteye gidememiştir. Gerek siyasi katılımda gerekse istihdama katılımda kadınların önündeki engellerin aşılması ve kadın erkek eşitliğini sağlamaya yönelik çalışmalar yapılmalıdır. Çalışmamızın ilk bölümünde kadın istihdamı ile bilgiler verilecek, kadın istihdamının önündeki engellere değinilecektir. İkinci bölümde; kadının siyasi katılımı, siyasi katılımın önündeki engeller ve Türkiye'de yerel yönetimlerde kadın temsili ile ilgili bilgiler verilecektir. Üçüncü bölümde ise; kadınların parlamento ve belediye meclisine katılımını etkileyen değişkenler hakkında analiz yapılacaktır. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Kadın İstihdamı, Siyasi Katılım, Yerel Yönetimler,Siyasi Temsil.
Siyasal Bilimler
Veri ve veri setleri hayatın her alanında belirli faktörleri ölçüm adına kullanılmaktadır. Ayrıca gün geçtikçe kullanıcı sayısının arttığı mobil bankacılık uygulamaları ve uygulamalarla ilgili memnuniyet düzeyi de giderek bankaların daha sık gündeme getirdiği bir konu olarak göze çarpmaktadır. Mobil bankacılık uygulamaları ise veri setleri elde edebilmek adına sıklıkla kuruluşlar tarafından tercih edilmektedir. Yapılan birçok farklı araştırma mobil bankacılık uygulamaları ile müşteri memnuniyeti ile arasında bir ilişkinin olduğunu gösterse dahi mikro düzeyde çalışmaların yetersiz kalmaktadır. Özellikle sosyal bilimlerde bilim insanları artık genel bilgilerden daha ziyade daha mikro düzeyde verilerden hareket etmekte ve sorunları daha net tespit edebilmek adına çalışmalar gerçekleştirmektedirler. Tez çalışması ise bu açıdan önem teşkil etmektedir. Çalışmanın amacı mobil bankacılık uygulamalarının müşteri memnuniyeti üzerine nasıl etki ettiğinin ortaya konmasıdır. Araştırmada nicel araştırma yöntemleri arasında yer alan anket tekniği uygulanmıştır. Tezde toplanacak veriler için Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal ve Beşerî Bilimler Bilimsel Araştırma ve Yayın Etik Kurulu'ndan 14 Mayıs 2024 tarihi ve 12 sayılı karar ile etik kurul izni alınmıştır. Oluşturulan anket formu Ankara ilinde ikamet eden, 18 yaş üstü ve mobil bankacılık uygulamalarını kullanan özel bir bankanın 400 müşterisine yöneltilmiştir. Ardından verilen cevaplar SPSS istatistik paket programının 24.0 sürümü analiz edilmiştir. Araştırmanın bulguları özetlenecek olunduğunda bankaların mobil bankacılık uygulamaları ile bireylerin memnuniyetleri arasında bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Bunun yanı sıra müşteri memnuniyetinin eğitim, gelir ve mobil bankacılık uygulamalarını kullanım sıklığına göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde farklılaştığı da analizler neticesinde ortaya konmuştur.
Yönetim Bilişim Sistemleri
XVIII. yüzyılda İngiltere'de başlayıp çok kısa bir süre içerisinde dünyaya yayılan Sanayi Devrimi, beraberinde büyük toplumsal değişimler getirmiş, Batı toplumunu monarşiden demokrasiye, dinsellikten materyalizme, aristokratik beğeniden endüstriyel girişimciliğe taşımıştır. Sanayileşme ile artan üretim faaliyetlerinin çekim gücü, kırsaldan kente doğru hızlı bir göçe sebep olmuş, mimari çevre de bu yoğun göç hareketi doğrultusunda yeniden şekillenmek durumunda kalmıştır. Orta Çağ ve Rönesans'ın kendine has bir kimliğe sahip küçük kentleri yerini büyük nüfusları barındıran banliyölere ve modern metropollere bırakmıştır. Fakat kentlerin değişen demografik yapısına ayak uydurmaya çalışan birey, sanayileşmeye koşut olarak gelişen ve standartlaşarak birbirinin aynısı haline gelen kentsel uzamlarda kendine yabancılaşmaya başlamış, kentlere hâkim olan tüketim kültürünün yarattığı illüzyonlar ve gelişen teknolojinin sunduğu sanal platformlar sebebiyle de gerçeklik algısını yitirmeye başlamıştır. Dolayısıyla kapitalist sitemin kentlerde yarattığı baskıcı tutum, uzam kavramının salt matematik, mimarlık veya coğrafya gibi sayısal veriler ve koordinatlar sistemi üzerinden anlaşılabilecek bir konu olmadığını göstermiş, uzamın felsefe, sosyoloji, psikoloji, siyaset bilimi, iktisat, kültür çalışmaları, edebiyat, antropoloji, gibi daha birçok beşeri bilimin inceleme alanına dâhil olduğu anlaşılmıştır. 1970'li yıllarda ortaya çıkan uzamı yeniden kavramaya dair bu girişim, "Uzamsal Dönüş" olarak adlandırılmış ve birçok düşünürün farklı açılardan uzamı yeniden yorumlamasına olanak tanımıştır. Bu tez çalışması, disiplinler arası bir boyut kazanan uzam kavramını, Richard Brautigan'ın Babil'i Düşlemek- Özel Bir Dedektif Romanı 1942, Big Sur'un Güneyli Generali ve Kürtaj- Tarihi Bir Aşk Romanı 1966 adlı seçilmiş üç romanı üzerinden irdelemeyi amaçlamaktadır. Eserleri incelemeye tabi tutulacak olan Brautigan, 1960'lar sonrası bir karşı kültür hareketi olarak ortaya çıkan Beat kuşağı yazarlarından olup, dönemin tüketim kültürünü eleştirmesi ve kullandığı postmodern roman teknikleri ile dikkat çekmektedir. Yazar, eserlerinde karşımıza çıkan kendine yabancılaşmış, topluma uyum sağlayamayan, gerçeklik algısı yerinden edilmiş karakterleri ile kapitalist sistemin birey üzerinde kurduğu baskıyı eleştirmiş ve yarattığı şizo-göçebe karakterlerinin hem fiziksel hem de mental yolculukları aracılığı ile de postmodern toplumlarda bireylerin kendilerini güvende hissedebilmek için yarattığı "aradalık uzamlarını" tartışmaya açmıştır. Bu sebeple bu çalışmada, yazarın adı geçen üç eserinde şizofren karakterler aracılığı ile yaratılan kaçış alanlarının, postmodern uzam algısına yeni bir boyut kazandıran Gilles Deleuze ve Felix Guattri'nin "şizo-göçebe", "pürtüklü uzam" ve "kaygan uzam", Michel Foucault'nun "heterotopya", Jean Baudrillard'ın "hipergerçeklik" kavramsallaştırmaları üzerinden değerlendirilmeye açılması amaçlanmaktadır.
Amerikan Kültürü ve Edebiyatı
Fiziksel ve kurumsal bir yapı olarak arşiv yalnızca bilgiyi değil, toplumsal hafızayı da tanzim ve tasnif eden bir iktidar alanı olarak karşımıza çıkar. Kendi iktidarını ise bünyesinde sahip olduğu 'katı' belgelere dayandırır. Ancak, geçtiğimiz 40 yılda hayatın her alanında yaşanan dijitalleşme, bilginin erişilebilirliği ve depolama teknolojileriyle birlikte ele alındığında arşiv düşüncesi ve pratikleri de radikal bir dönüşüm sürecine girdiği söylenilebilir. Film arşivleri ise, sinemanın teknolojiyle kurduğu göbek bağı ve dijitalleşmeyle gelen seyircinin de görüntüyle kurduğu ilişkinin değişmesi bağlamlarında düşünüldüğünde, arşiv pratiklerinde yaşanan dönüşümün en görünür olduğu alanlardan biridir. Öte yandan görüntü formatlarında ve seyir deneyiminde dijitalleşmeyle birlikte yaşanan bu dönüşüm, film arşivlerinin ilk oluştuğu dönemden itibaren var olduğunu söyleyebileceğimiz sinefili arketipinin de değişmesine yol açmıştır. Bu çalışma, Türkiye'deki film arşivi meselesini merkezine alarak, arşive dair kavramsal, kökensel ve tarihsel bir soruşturma yapmayı ve günümüzde çeşitli internet uygulamalarının yaygınlaşmasıyla dönüşen çevrimiçi film ve video arşiv pratiklerinin, hareketli görüntü sanatına dair yapılabilecek alternatif tarih okumalarına, üretim, tüketim ve dağıtım olanaklarına sağlayabileceği yeni yöntemlere bir bakış sunmayı hedeflemektedir.
Arşiv
Amaç: Yaşa bağlı komorbiditeler nedeniyle yaşlı yetişkinler polifarmasiye ve potansiyel olarak uygunsuz ilaç kullanımı riskinde artışa eğilimlidir. Aile hekimleri, komorbiditeleri ve çoklu ilaç kullanımı olan yaşlı hastaların ilk başvuru noktasıdır. Yaşlı hastaları her başvuruda ek hastalıklar açısından değerlendirebilir, advers ilaç olaylarını ve ilaç etkileşimlerini engellemek için kullandıkları ilaçları kontrol edebilirler. Bu araştırma aile hekimliği asistanlarını 65 yaş üstü hastalarda klinik ilaç tedavisi yönetimini TİME Kriterlerine göre değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 01.03.2022-31.05.2022 tarihleri arasında, SBÜ Ankara Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği Kliniğinde yapılmıştır. Prospektif, tanımlayıcı bir anket çalışmasıdır. Gönüllülük esasına dayanarak çalışmayla ilgili geri dönüş yapan 147 tam zamanlı aile hekimliği asistanının verileri analiz edilmiştir. Anketimiz iki bölümden oluşmakta olup ilk bölümde sosyodemografik özellikler, ikinci bölümde ise TİME kriterleri temel alınarak hazırlanan önermelere verilen cevaplar sorgulanmıştır. Araştırma kapsamında elde edilen verilerin analizinde IBM Statistical Package for the Social Sciences 23.0 programından yararlanılmıştır. Verilen cevaplar puanlanarak 100 üzerinden değerlendirilmiştir. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 28,78±2,76 yıl, uzmanlık eğitim süresi ortalaması 22,48±11,29 ay ve mesleki deneyim süresi ortalaması 4,48±2,54 yıl şeklindedir. Katılımcıların yaşları ve mesleki deneyim süresi ile anket puanları arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Katılımcıların uzmanlık eğitim süreleri ile anket puanları arasında düşük düzeyde pozitif yönlü bir ilişki bulunmuştur(p≥,05). Katılımcıların tamamladıkları rotasyona göre o rotasyonla ilgili önermelere verdikleri yanıtların ortalama puanları ile rotasyonu tamamlamayanların verdikleri yanıtların ortalama puanları arasında anlamlı bir farklılık izlenmemiştir. Tüm katılımcıların anketten aldıkları puanların sistemlere göre ortalamasına bakıldığında TİME to STOP kısmında en yüksek ortalamanın kardiyovasküler sisteme (70,78±14,88) en düşük ortalamanın gastrointestinal sisteme (50,79±26,12) ait olduğu görülmüştür. TİME to START kısmında ise en yüksek ortalama (83,33±19,70) aşı bölümünün, en düşük ortalama (67,34±35,42) kas-iskelet sisteminin olmuştur. Sonuç: Aile hekimliği asistanlarının geriatrik hastaların tedavisi konusunda bilgileri mevcuttur ancak bu konuda eksikliklerinin olduğu da görülmüştür. Bu eksikliklerin giderilmesi aile hekimliği asistanlarının her bakımdan yeterli donanıma sahip birer aile hekimi uzmanı olmaları için önemlidir.
Aile Hekimliği
İnsanoğlunun gökyüzüne olan merakı ve uçma arzusu insanlık tarihi kadar eskidir. 1903 yılında Wright Kardeşlerin ilk motorlu uçağı yapmalarının üzerinden henüz bir asır zaman geçmesine rağmen havacılık alanında ciddi ilerlemeler yaşanmıştır. Hava araçları insanların seyahat için harcamış oldukları süreyi kısaltmış ve zaman içerisinde gelişen teknoloji ile birlikte daha konforlu bir hale getirmiştir. Günümüzde çok ciddi bir sektör haline gelen havacılık ülke ekonomileri içinde ciddi bir girdi kalemi oluşturmaktadır. ICAO verilerine göre 2019 yılında taşınan toplam yolcu sayısı 4,5 milyar sayısını geçmiştir. 2019 yılında tüm dünyayı etkisi altına alan Covid-19 pandemisinin etkisiyle, hava yolu ulaşımı, uygulanan seyahat kısıtlamalarının neticesinde yara almış olsa da 2021 yılında tüm dünyada 2,3 milyar yolcu taşınmıştır. Ülkemizde ise havacılık sektörü hızla büyüyen ve ciddi istihdam olanakları sunmaktadır. Sivil havacılık genel müdürlüğü tarafından yayımlanan 2021 yılı faaliyet raporuna göre 2019 yılında 295.547 kişinin çalıştığı 27.06 milyar dolarlık bir sektör haline gelmiştir. Böylesine hızlı büyüyen bir sektörde hem sistemin sekteye uğrayıp oluşabilecek maddi kayıpların önüne geçilmesi hem de sektör çalışanlarının karşılaşabilecekleri kaza ve meslek hastalıklarının önüne geçilebilmesi için iş sağlığı ve güvenliği uygulamalarının, sağlıklı bir şekilde hayata geçirilmesi önem arz etmektedir. Bu çalışmada Kars HarakaniHavalimanı yer hizmetleri gözlemlenmiş ve elde edilen bulgular Fine-Kinney risk analizi metodu ile değerlendirilmiştir. Araştırma kapsamında elde edilen bulgular, sonuçlar kısmında tartışılmıştır.
Sivil Havacılık
XX. yüzyılın önemli Arap edebiyatçılarından olan Ali Ahmed Bâkesîr, Endonezya'da doğmuş, anavatanı olan Yemen'de temel eğitimini almış, bir çok İslam ülkesini dolaştıktan sonra Mısır'a yerleşmiştir. Bu çalışmada modern Arap edebiyatının en üretken yazarlarından biri olan Bâkesîr'in şiir, tiyatro ve roman gibi edebiyatın farklı alanlarında yazdığı eserlerden hareketle edebî kişiliği incelenmiş ve bu eserlerdeki İslâmî unsurlar tespit edilmeye çalışılmıştır. Bâkesîr, Arap edebiyatının yanı sıra özellikle İngiliz edebiyatından etkilenmiş, bunun bir sonucu olarak yazdığı serbest şiirleri ile bu türün öncüleri arasında yer almıştır. Kısa siyasi tiyatrolarındaki başarısı, onu trajedi ve komedi türünde uzun siyasi tiyatro eserleri yazmaya yöneltmiştir. Filistin meselesini tiyatro eserlerinde ele alan ilk yazardır. İlgi duyduğu ve çok iyi araştırdığı tarih, onun edebî eserlerinin birçoğuna kaynaklık etmiş, bu nedenle yaşadığı dönemin siyasi ve toplumsal sorunlarını, çoğu defa tarihten seçilen konular içerisinde sembolize ederek ele almıştır. Bu eserlerde toplumsal yenilik, kalkınma, milli ve manevi değerler, sömürgecilikle mücadele, Filistin trajedisi, birlik ruhu, cihâd ve adalet gibi konular ön plana çıkmıştır. Eserlerine İslâmî bakış açısı hakimdir. Bu sayede XX. yüzyılın mevcut şartları içerisinde İslamî şuurun tesisine katkı sağlamıştır.
Doğu Dilleri ve Edebiyatı
Multipl skleroza hem genetik hem de çevresel faktörlerin neden olduğu düşünülmektedir. Birden fazla bireyin hasta olduğu aileler hastalığın ortaya çıkışında genetik faktörlerin varlığına dikkat çekmektedir. Batı toplumlarında %15 civarında izlenen ailesel olgularının, Türk toplumunda yaklaşık olarak %3-4.2 civarında olduğu düşünülmektedir. Hastalığın yüksek oranlarda görüldüğü Avrupa ile az görüldüğü Asya arasında yer alan Türkiye, farklı genetik altyapısı ve aile içi evliliğin yüksek oranda olması nedeniyle genetik çalışma açısından önem taşımaktadır. Bu çalışma için İstanbul Üniversitesi Nöroloji Kliniği tarafından 1979-2000 tarihleri arasında izlenmiş olan ailesel MS hastaları taranıp, oldukça geniş soyağaçlarına sahip 43 aile içinden 92 hasta ve 78 hasta olmayan akraba bireyin DNA'sı kullanılmıştır. Hastalık başlangıç yaşı ortalaması 28.7 olan 92 olgunun 81 'i Poser kriterlerine göre klinik kesin MS, 7'si laboratuar destekli kesin MS ve 4'ü de klinik olası MS'dir. Başlangıç belirtileri sırasıyla beyin sapı, duysal-motor ve optik nöropati olan olguların ailelerinin 13'ünde akraba evliliği saptanmıştır. Genotiplendirmenin verimli şekilde gerçekleştirilebilmesi amacıyla çalışma iki aşamada gerçekleştirilmiştir. İlk basamakta 92 hasta birey aralık genişliği ortalama 10 cM olan 392 mikrosatelit marker kullanılarak genotiplendirilmiştir. Elektroforez ABI 3700 ve ABI 373A sekans makinelerinde, genotiplendirme ise GENESCAN ve GENOTYPER yazılımları kullanılarak yapılmıştır. Allel frekanslarının hesaplanmasında SPLINK yazılımı, soyağacı hatalarının ortaya çıkarılmasında ise PedCheck ve Siberror yazılımları kullanılmıştır. Son olarak çok-nokta parametrik olmayan bağlantı analizi ("multipoint non- parametric linkage analysis") için Genehunter-plus yazılımı kullanılmıştır. Birinci basamak sonucunda ortaya çıkan 45 marker kullanılarak, ikinci basamakta hasta olmayan 78 birey genotiplendirilmiştir. Birinci basamak sonunda 0.7'lik LOD skor değerine denk gelen %5'lik nominal önemlilik değerini aşan 25 bölge saptanmıştır. Kromozom 9, 15 ve 18'de yer alan 3 bölgede MLS'un 1.8'i aştığı görülmüştür. İkinci basamak sonunda tüm genomda çarpıcı önemde ("genomewide significant") bir bölgeye rastlanmamış olmasına rağmen 3q, 5p15, 5q, 8q, 10q, 11q, 13q, 15q, 18p, 18p11, 18q23, 19p, 21q, Xp22 olmak üzere toplam 14 bölgenin MLS'ları 0.7'yi aşmıştır. 13q ve 18q'da MLS'u olası bağlantıyı düşündüren 1.8'in üzerindedir.Bu büyüklükteki bir genom taraması için rastlantısal olarak 0.7'lik MLS'u aşan 10, 1.8'lik MLS'u aşan sadece 1 bölge izlenmesi gerekirken, çalışma sonunda 0.7'yi aşan 14, 1.8'i aşan kromozom 13 ve 18'in uzun kolarında olmak üzere 2 bölge bulunmuştur. Her iki bölgede ulaşılan MLS'u bu yoğunluktaki bir genomik haritalama için olası bağlantıyı düşündüren ("suggestive linkage") değerin üzerindedir. MBP geni kromozom 18q23'de bulunmaktadır. Bu gen ile MS arasındaki ilişki hem bağlantı hem de ilişki çalışmalarında Boylan, Ibsen ve Tienari tarafından ortaya konmuş olmasına karşın bu çalışmalardan elde edilen sonuçlar başka toplumlarda yapılan çalışmalarca tekrarlanamamıştır. Çalışmamızda bu bölgede MLS'u 1.8'in üzerindedir. Bu bölgenin başka ailelerin eklenmesi ve daha fazla markerların kullanılarak ayrıntılı analizinin yapılması ile daha anlamlı sonuçlara ulaşılabileceği düşünüyoruz.
Nöroloji
Bu çalışmada, bazaltın beton yol kaplama inşasında kullanılabilirliği araştırılmıştır. Çalışmada, çelik lif içermeyen bazalt beton, çelik lif içeren bazalt beton, çelik lif içermeyen bazalt pudra beton ve çelik lif içeren bazalt pudra beton olmak üzere dört farklı rijit yol kaplama betonu üretildi. Bu çalışmada beton üretiminde su/bağlayıcı oranı 0,44 olarak alındı. Çelik lif içeren bazalt pudra beton üretiminde, dane çapı 0–1,0 mm olan bazalt agrega kullanıldı. Çapı 0,70 mm ve uzunluğu 35 mm olan çelik lifler beton karışımına eklendi. Kalıplardan çıkarılan tüm beton numunelerine 28 günlük hava kürü, 28 günlük 20±5°C su kürü ve kombine kür (3 gün 20±5°C su kürü + 2 gün 200±5°C etüv kürü) yapıldı. Hava kürü, su kürü ve kombine kür işlemlerinden sonra, tüm küp beton numunelerinin basınç testleri yapıldı. 28 gün hava kürü sonrası, çelik lif içermeyen bazalt pudra betonun maksimum basınç dayanımı 46,7 MPa olarak bulundu. 28 gün 20±5°C su kürü sonrası, çelik lif içermeyen bazalt pudra betonun maksimum basınç dayanımı 59,8 MPa olarak bulundu. Kombine kür (3 gün 20±5°C su kürü + 2 gün 200±5°C etüv kürü) sonrası, çelik lif içermeyen bazalt pudra betonun maksimum basınç dayanımı 80,7 MPa olarak bulundu. 28 gün hava kürü sonrası, çelik lif içeren bazalt pudra betonun maksimum basınç dayanımı 50,4 MPa olarak bulundu. 28 gün 20±5°C su kürü sonrası, çelik lif içeren bazalt pudra betonun maksimum basınç dayanımı 66,2 MPa olarak bulundu. Kombine kür (3 gün 20±5°C su kürü + 2 gün 200±5°C etüv kürü) sonrası, çelik lif içeren bazalt pudra betonun maksimum basınç dayanımı 88,8 MPa olarak bulundu. Çalışma sonucunda en yüksek basınç dayanımını sağlayan kür tipinin kombine kür olduğu görüldü. Çalışma sonuçları bazalt pudra betonların, beton yol kaplama inşasında kullanılabilirliğini göstermiştir.
Ulaşım
Amaç: Çalışmamızda Çocuk Acil ve Çocuk Yoğun Bakım Ünitemizde non-invaziv ventilasyon (NİV) desteği alan hastalarda sedatif olarak kullanılan nebülize deksmede-tomidinin hemodinamik parametreler ve sedasyon durumu üzerindeki etkisinin değer-lendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Nisan 2023 – Eylül 2023 tarihleri arasında planlanan bu prospektif, gözlemsel çalışmaya yüksek akışlı nazal kanül oksijen (YANKO) ve iki düzeyli pozitif havayolu basıncı (BİPAP) ile NİV desteği uygulanan, 1 ay-18 yaş aralığında toplam 46 hasta dahil edilmiştir. Ek bir girişimsel damar yolu gerektirmeden 2 μcg/kg dozunda nebülize deksmedetomidin uygulamasını takiben hastaların 1., 10., 30. ve 60. dakika-larda kalp tepe atımı (KTA), ortalama arter basıncı (OAB), sistolik kan basıncı (SKB), diastolik kan basını (DKB), dakika solunum sayısı (DSS) ve SpO2 ölçümleri ile eş zamanlı Comfort sedasyon skorları kaydedilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza belirtilen tarihler arasında dahil edilen 46 hastanın 21'i (%45.7) Çocuk Acil Ünitesinde, 25'i (%54.3) Çocuk Yoğun Bakım Ünitesinde izlenmekteydi. Hastaların 29'u (%63) YANKO, 17'si (%37) BİPAP ile NIV desteği almaktaydı. Hastaların ortalama±SS yaşları 4,3±4,4 olarak hesaplanmış olup 23'ü (%50) kız ve 23'ü (%50) erkekti. Hastaların 34'ünde (%73.9) kronik hastalık görülürken, en çok görülen hastalık %38.2 (13 kişi) ile nörolojik hastalıklardı. Hastaların takip süresince hemodinamik parametrelerinde gözlemlenen değişikliklere bakıldığında, KTA, SKB, OAB ve DSS parametrelerinde başlangıç ölçümüne göre 10., 30, ve 60. dakikalarda istatistiksel olarak anlamlı düşüş tespit edilmiştir. DKB' de ise başlangıç ölçümüne göre 30. ve 60. dakikalarda anlamlı derecede azalma gözlemlenmiştir. Takip boyunca ölçülen SpO2 ölçümleri arasında ise anlamlı farklılık saptanmamıştır. Takip süresince sedasyon skorlarındaki değişime bakıldığında, başlangıç ölçümüne göre 10., 30. ve 60. dakikalardaki Comfort ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir düşüş görülmüştür. Tüm hastalar başlangıçta yetersiz sedasyon seviyesinde ve ajite iken; 60. dakikaya ge-lindiğinde katılımcıların 24'ünde (%52) optimal, 21'inde (%45.7) ise derin sedasyon düzeyine ulaşılmıştır. BİPAP ve YANKO gruplarına göre nebülize deksmedetomidi-nin etkilerini karşılaştırdığımızda, BİPAP grubundaki hastalarda YANKO grubundaki-lere kıyasla daha etkili sedasyon sağlandığı saptanmıştır. Gruplar arasında 60. dakikada ölçülen Comfort skorlarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlenmiştir. Ancak ta-kip süresince tüm KTA, SKB, DKB, OAB, DSS, SpO2 parametrelerinde solunum destek grupları arasında anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir. YANKO desteği alan hastalarda farklı akım hızlarına göre sedasyon skorlarındaki değişime bakıldığında, takip süresince ölçülen tüm Comfort skorlarında gruplar arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Farklı yaş gruplarına göre ölçülen sedasyon skorlarındaki değişim incelendiğinde, gruplar arasında tüm Comfort skorlarında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Çalışmamızda hiçbir hastada ciddi yan etki gözlenmemiş ve destekleyici tedavi ihtiyacı ortaya çıkmamıştır. Hastalarda izlenen hemodinamik deği-şiklikler herhangi bir müdahale gerektirmemiştir. Nebülize deksmedetomidinin hemo-dinamik açıdan güvenli ve etkili bir sedasyon ajanı olduğu görülmüştür. Sonuç: Nebülize deksmedetomidin, NIV uygulanan pediatrik hastalarda etkili ve gü-venli bir sedasyon ajanı olarak kullanılabilir. Hemodinamik açıdan hastaların NIV'e uyumu üzerinde olumlu etkileri bulunmaktadır. Ancak nebülize deksmedetomidin he-nüz standart bir uygulama haline gelememiştir. Bu formunun kullanılabilmesi ve rutin hale gelebilmesi için daha fazla klinik çalışmaya ihtiyaç vardır.
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları
Doktora tez çalışmasının ilk kısmında, yüksek konsantrasyonda krom içeren deri endüstrisi arıtma çamurundan kromun geri kazanılması amacıyla, oksitleyici madde olarak hidrojen peroksitin kullanıldığı ve çamurun oksidatif olarak arıtıldığı bir yöntem geliştirilmiştir. Bu yöntem Cr(III)'ün alkali ortamda Cr(VI)'ya okside edilmesini takiben sülfürik asit çözeltisiyle ekstrakte edilmesi temeline dayanmaktadır. Oda sıcaklığında (21ºC) gerçekleştirilen işlemlerle yaklaşık 4 saat içinde kromun %70'i ekstrakte edilebilmektedir. Elde edilen bulgular değerlendirildiğinde geliştirilen oksidatif krom geri kazanma yönteminin; işlem süresi kısa, ılımlı işlem koşullarında ucuz ve daha az kimyasalın kullanıldığı etkili bir yöntem olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Tez çalışmasının ikinci kısmında, geliştirilen oksidatif yöntemin çevresel değerlendirilmesine yer verilmiştir. Krom geri kazanma işleminin potansiyel çevresel etkileri, deri endüstrisi arıtma çamuru yönetimi için iyileştirmelerin öngörülmesi için geleneksel çamur depolama işlemiyle karşılaştırılarak analiz edilmiştir. Yaşam Döngüsü Analizi metodolojisiyle her iki sistemin çevresel etkileri, Leiden Üniversitesi Çevre Bilim Merkezi tarafından geliştirilen CML (Centrum voor Milieukunde Leiden) yöntemiyle tanımlanmış etki kategorileri analiz edilerek, nicel olarak belirlenmiş ve değerlendirilmiştir.Elde edilen sonuçlar, boru çıkışı arıtmaların, arıtma işlemi basit ve önemli miktarda atığın geri kazanılmasını sağlamadığı sürece, materyal ve enerji kullanımı nedeniyle sistemin çevresel etkisini arttırdığını göstermektedir. Tez kapsamında değerlendirilen etki kategorilerine katkıda bulunan en önemli etkenler; çamur depolama emisyonları, atıksu arıtma işlemlerindeki elektrik tüketimi ve krom geri kazanma işleminde kullanılan kimyasalların üretim prosesleri olarak belirlenmiştir. Krom geri kazanma işlemiyle geri kazanılan düşük konsantrasyondaki kroma karşılık geri kazanma işleminde kullanılan kimyasallardan kaynaklanan emisyonların azaltılması ve kontrolü, üzerinde durulması gereken kritik noktalardır. Buradan hareketle; su tüketiminin azaltıldığı, ticari kimyasalların yan ürünlerle ikame edildiği ve çamurun anaerobik koşullarda çürütüldüğü üç senaryo oluşturulmuştur. Su tüketiminin azaltılması ve ticari kimyasallar yerine yan ürünlerin kullanılması durumunda, çamur arıtma sisteminin etki kategorilerine katkısında kayda değer bir iyileştirmenin sağlanacağı, abiyotik kaynak ve ozon tükenim potansiyeli etki kategorileri dışındaki kategorilerde geleneksel sistemden bile daha düşük etki değerlerine ulaşılabileceği belirlenmiştir. Bunun yanı sıra, arıtma çamurunun anaerobik koşullarda çürütüldüğü senaryonun enerji yönünden fayda sağladığı ve çamur arıtma sisteminin çevresel performansını dikkate değer bir şekilde iyileştirdiği tespit edilmiştir. Önerilen krom geri kazanma işleminde geri kazanılan krom miktarının bir ton çamur başına 42,63 kg krom olması durumunda, çamur arıtma sisteminin geleneksel sistemden daha iyi bir çevresel profile sahip olacağı saptanmıştır. Bu miktardaki kromun geri kazanılabilmesi için deri endüstrisi arıtma çamurundaki krom konsantrasyonunun çalışmamızda öngörülen değerin yaklaşık 20 katı olması gerekmektedir.Tez kapsamında elde edilen sonuçların, krom geri kazanma ve deri endüstrisi arıtma çamuru yönetiminin iyileştirilmesi için bir temel oluşturduğu ve özellikle boru çıkışı arıtmaya ilişkin işlemlerin plan ve karar verme aşamasında kullanılmasının yararlı olacağı sonucuna varılmıştır.Anahtar sözcükler: deri endüstrisi arıtma çamuru, krom geri kazanma, boru çıkışı arıtım, yaşam döngüsü analizi, çevresel değerlendirme
Deri Mühendisliği
Duffing denklemine dayalı olarak geliştirilen zayıf sinyal arama yöntemi öz itibariyle, nonlineer dinamik sistemlerin a-periyodik salınımlarının faz uzayına dayanır; kaotik sistemlerin `başlangıç koşullarına olan hassas duyarlılığından hareketle, sistemi dışarıdan uyarma (tedirgin etme) durumlarının faz uzayında meydana getirdiği olası değişimleri gözlemleyerek zayıf periyodik sinyallerin varlığı algılanmaya çalışıldı. Bu tekniğin matematiksel temeli, nasıl kullanıldığı ve diğer sinyal işleme yöntemlerinden farklılığı bu çalışmada ele alındı. Bu tezde, kaotik fiziksel bir dinamik sistemin yapısındaki olası zayıf periyodik sinyallerin (küçük genlikli periyodik salınımların) varlığını Duffing Denklemine dayalı olarak geliştirilen bu yöntem ile araştırıldı. Bunun için öncesinde zayıf periyodik sinyallere ilişkin yapılmış bir simülasyon deneyi incelendi, ve ayrıca bu yöntemin geçerliğini test etmek için simülasyon deney çalışmaları yapıldı. Yaygın olarak kullanılan diğer sinyal işleme yöntemleri konusunda da bilgi verildi. Bu çalışmada, epilepsi tanısı konan ve anamnezi alınan nöbet geçiren-geçirmeyen sağ eli kullanan hastaların standart çekilen EEG kayıtları kullanıldı. Bu EEG sinyalleri incelenerek, ?nonlineer dinamik sistemlerde zayıf periyodik sinyaller var mıdır?? sorusuna cevap arandı. Bu çalışma sonucunda, EEG zaman serilerinde zayıf periyodik sinyallerin varlığı gözlemlendi. Bulunan zayıf periyodik sinyallerin frekans ve genlik değerleri hesaplandı. Duffing denklemine dayalı olarak Dinamik Sistemler için geliştirilmiş bu zayıf periyodik sinyal arama yönteminin diğer yöntemlerden farklılığı konusunda bir değerlendirme yapıldı. EEG sinyallerine ilişkin ulaşılan bu sonuçların epilepsi hastalığı açısından bir tartışması yapıldı.
Biyofizik
Bu çalışma, sosyoekonomik düzeye (SED) göre sözel bellek ve anlatı becerileri arasında ki ilişkiyi incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmamıza 7-9 yaş aralığında 42'si yüksek, 42'si düşük SED grubundan toplam 84 çocuk dahil edilmiştir. Çocukların dil gelişimi Türkçe Erken Dil Gelişim Testi (TEDİL), anlatı becerileri Anlatıda Çok Dilliği Değerlendirme Aracının Türkçe uyarlaması olan MAIN-TR, Sözel bellek (SB) becerilerini değerlendirmek için Çalışma Belleği Ölçeğinin (ÇBÖ) alt boyutu olan SB alt boyutu kullanılmıştır. SED düzeyi demografik bilgi formu aracılığı ile belirlenmiştir. Sonuçlar, yüksek SED grubunda ki çocukların SB puanları düşük SED grubunda ki çocuklara göre daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0.001). Yüksek SED grubunun MAIN-TR Kedi Öyküsü Öykü Yapısı A ve TA, Yapısal Karmaşıklık A ve TA, İçsel Durum Terimleri-A ve Anlama puanları, düşük SED grubuna kıyasla anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur (p<.05 ve p<.001). Köpek Öyküsü alt boyutlarında, yüksek SED grubunun Anlama puanı düşük SED grubuna kıyasla anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuş (p<.001). SB, MAIN-TR Kedi Öyküsü alt boyutlarından Öykü Yapısı-A, Yapısal Karmaşıklık-A, Öykü Yapısı-TA ve Anlama ile pozitif ilişkili bulunmuştur (p<.01). Yaş faktörü ise hem sözel çalışma belleği hem de anlatı becerileri üzerinde anlamlı bir etki göstermemiştir (p>.05). Bu çalışma, SED'in SB ve anlatı becerileri üzerindeki etkilerini ortaya koyarak önemli sonuçlar sunmuştur. Bulgular, yüksek SED'e sahip çocukların SB puanlarının yanı sıra anlatı becerilerinde de düşük SED grubuna göre anlamlı şekilde daha yüksek olduğunu göstermektedir. Bu durum, belleğin, çocukların dil ve anlatı becerilerindeki temel rolünü desteklemektedir. Çalışamız, SB ve anlatı becerileri arasındaki ilişkiyi, SED bağlamında ele alarak literatürdeki boşluğu doldurmuştur. Bu bulgular, SED'in çocukların dil ve bilişsel becerilerini nasıl etkilediğini anlamaya ve bu doğrultuda müdahale programları geliştirmeye yönelik önemli bilgiler sunmaktadır.
Dil ve Konuşma Terapisi